29 Aralık 2011 Perşembe

Her Neyse..

Bilir misin Ne Zordur Susmak?

TESELLİ SÖZCÜKLERİ SAHİPSİZDİR..
Uzun zamandır niyetlenmiştim, en sonunda yakaladım fırsatı.. Yokluğuna çay ısmarladım bu akşam.. Çay iki,dedim.. Ben tektim.. Garsonun şaşkın bakışları altında karıştırdım çayların şekerini.. Şeker eridi.. Çay soğudu.. Oysa sevmezsin soğuk çayı.. Gelmedin.. İkisini de ben içtim..
Neler neler geçmedi ki aklımdan?..
Her şey dedim, kendi kendime ilk zamanlardaki gibi olabilse.. Araya bunca acı, bunca ayrılık, bunca gözyaşı ve yorgunluk girmemiş haliyle.. Biliyorum, her şeyin bir bedeli var bu hayatta, güzelliklerin de..Ödenmiş midir bedeli o birkaç güzel günün? Sen bir bedel miydin? Ve ben yaşadığım mutluluklara karşılık seni mi ödedim? Kim bilir?
Her şey böyle muamma işte.. Hem demiyorlar mı: Olduğu kadar, olmadığı, kader, diye..
Bu da öyle işte..
Neyse.. Her neyse..

Ha.









                                                                                                                                     







28 Aralık 2011 Çarşamba

Gün Geceye Döndükçe Çoğalır Acılarım..

BEŞİNCİ MEKTUP

Ayrılık diye bir şey yok.
Bu bizim yalanımız.
Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var.
Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun?

Güneş çoktan doğdu.
Uyanmış olmalısın.
Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi?
Öyleyse ayrılmadık.
Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.

Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum.
Önce beklemekten.
Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan.
İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.

Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar,
Sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini...
Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını,
Kanunlara saygı göstermesini,
İnsanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.

Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun.
Ya o? Ya o?
İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat,
Çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor,
Saadet bekliyor yaşamaktan.

Zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık.
Aradıklarının çoğunu bulamamış,
Beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak
Göçüp gidiyor bu dünyadan.

İşte yaşamak maceramız bu.
Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak
Ve yaşayıp beklerken ölmek!

Özleme bir diyeceğim yok.
O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası.
O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı.
O tek güzel yönü bekleyişlerimizin.

İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı,
Yaşantımız özlemlerle güzel.
Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin.
Bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem.
Bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.

Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam;
Seni özlediğim içindir.
Beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni;
Seni özlediğim içindir.
Yaşıyorsam; içimde umut varsa,
Yine seni özlediğim içindir.

Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!

27 Aralık 2011 Salı

Ey Mısra-ı Berceste..

Ey mısra-ı berceste..
Yağmurlar çoktan terk etti yüreğimin coğrafyasını.. İçimde soğuk, kurak bir mevsim.. Bilinmezlere gebe bir bekleyiş sancısı.. Kaç zamandır tutuklusuyum yalnızlığın.. Müebbet bir özlemin hapsinde, ikmale kalmış bir çocuğun hüznündeyim.. Sonu gelmez bir tükenişte bitmek üzere ümitlerim.. 
Sözlerimi yitirdim.. Sesimi arıyorum geride bıraktığım her yerde.. Yaşama ilişkin yazdığım ne varsa, silindi satırlardan.. Çok sevmekle çok kaybetmek, azdan artarak sanki hep gözlerimin halkalarına, saçımın aklarına, alnımın duasına yazıldı..Ben hep, çok severken çok yenildim.. 
Sahipsiz mektuplar gibi geldim.. Yüreğinin kapı eşiğindeyim..Açmazsan kapıyı, bir daha hiç yağmaz yağmurlar..  Kurur toprak, düşer yaprak,dal kırılır, çürür gövde, yanar kavrulur dünyam..
Ey mısra-ı berceste.. Bunlar sana son seslenişlerim.. Duymayacağını bile bile son son serzenişlerim.. Kısıldı sesim.. Tükenişlerdeyim..
Sevdiğin mevsimdeyim.. Nereye dilersen, oraya çağır.. Geleceğim..

Ha.

26 Aralık 2011 Pazartesi

Uzun Bir Ayrılıktan Geliyorum.. Üstüm Başım Toz İçinde..


YENGİ

Zaman çöl kadar ağır, bir ırmak kadar uçsuz bucaksız..
Bu, eskimeye kendimden başlıyorum demekle aynı..
Yorgunum..
Tarihin en adil savaşında yenildim..
Mintanım kurşun tutmuyor..
Dilimi hece hece geri çekişim, bundan..
Bu birinci fasıl sevgilim..
Her cümlede kendi içimden dışarı atılıyorum..
Elalem görsün diye;
Orada apansız bir adam atığı oluyorum..
Bir başkasının sığınağı oluyor her şey..
Başkası dediğim,
Ruhumdan düşen,
Üstümden eksilen neyse, onlar..
Benden ayrılan bir parça..
Bir donmuş gün hikayesi..
Bir gün, diyorum..
Dönmeyecek olan her şey gibi, kopkoyu bir yalnızlık oluyorum..
Bunu da ikiye say..
Biliyorum,
Yenildim artık..
Yüzümden geri çekiliyorum..
Ellerimden..
Umudum,
Sırlarım,
Kazandığım ne varsa,
Bulduğum,
Sakladığım,
Söze açtığım gedikten,
Nereye kadar gittiysem ordan..
Her ilden,
Her cihetten,
Her şeyden geri çekiliyorum..
Sonrası?..
Sonrası yok sevgilim..
Sonrası lakırdı.
Sonrası boşluk..
Sonrası yorum..
Benden bu kadar artık..
Yüzümden geri çekiliyorum..
Yüzünden geri çekiliyorum..

Mustafa Karaosmanoğlu

Bir Kaderden Diğerine Sefer Eyle..



KARINCA YOLU

Terk ettiğim her şehrin ardından,
Kuşları göçtü memleketimin..
Yorgundum ve kanamıştı ellerim..
Üstelik üzerime yapışıp kalmıştı ölüm..
Kuşları göçtü, sen göçtün..
Kal diyemedim..

Şimdi hangi meyin sarhoşluğunda, 
Hangi tüccarın kesesindesin?..
Mecali kalmadı artık izini sormaktan dilimin..
Kör oldum yokluğunda.
Rüzgarı kesildi saçlarımın, kesildi nefesim..
Zamanın emzirdiği şey, buramda
İliklerimde sıkışıp kaldı da,
Söyleyemedim..

Ne varsa içimi acıtacak, tenimi buruşturacak,
Yüreğimi daraltacak ne varsa razıydım,
Ama diyemedim..

Şimdi bir ikindi vakti telaşıyla,
Bir karınca yolu inceliğinde,
Bakınıyorsam her taşın altına,
Ansızın bulmak istediğimden değil..
Kezzap serpilmiş yüreğim..
Sensin ey aklım ve seninle olan iyiliklerim,
Ve kaç zamandır söyleyemediklerim..
İşte söyledim.. 

Metin Kaplan


17 Aralık 2011 Cumartesi

Örtün Üstüme; Örtün Serin Karanlıkları.. / N.F.K.

 

Hiçbir şey öğretemez şiir
Yahut pek bir şey öğretemez..

Öğretmek yakışsaydı şiire,
Hayat denen bu doğaçlama oyunu
Tekrarlara düşmeden sürdürmeyi öğretirdi..

Öğretmek yakışsaydı şiire,
Kolay ölmeyi öğretirdi..

Cahit KOYTAK

13 Aralık 2011 Salı

Ayrılık Vakti.. / Necip fazıl Kısakürek

FOTOĞRAF / MhmdAy / Süphan Dağı Akşamı Uğurlarken..

























Akşamı getiren sesleri dinle,
Dinle de gönlümü alıver gitsin..
Saçlarımdan tutup kor gözlerinle,
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin..

Güneşle köye in beni bırak da
Küçüle küçüle kaybol ırakta.
Şu yolu dönerken arkana bak da
Köşede bir lahza kalıver gitsin..

Ümidim yılların seline düştü,
Saçının en titrek teline düştü,
Kuru yaprak gibi eline düştü,
İstersen rüzgara salıver gitsin..



12 Aralık 2011 Pazartesi

Bazen Hayat Ağırlaşır.. Bir Kelebeğe Kanatlarının Ve Süslerinin Ağır Gelmesi Kadar Hatta.. / Tarık Tufan


FOTOGRAF / Selma (Nihade) SAV / İSTANBUL'DA KIZ KULESİ 

YUT ACIMI İSTANBUL.. 
   











Akıntıya kürek çeker gibi.Olmayacak duaya 'amin' der gibi.. Yerçekimine karşı koyar gibi.. Avuçlarında kelebek saklar gibi.. Paylaşılmayan bir yudum çay gibi.. Boşluğu boşlukla doldurmaya çalışır gibi.. Hiç gelmeyecek bir yolcuyu bekler gibi.. Ağustosta yağan kar gibi.. Ölüme gülümser gibi.. Tek kanatla uçar gibi.. Uçurumdan düşer gibi.. Dalda asılı kalmış en son yaprak gibi.. Sonsuz gökte pervaz vuran kuşlar gibi.. Aynı yolları ayrı zamanlarda adımlar gibi.. Dudakta donup kalmış gülümsemeler gibi.. Beyazın içindeki tek nokta siyah gibi.. Aynı şarkıyı tekrar tekrar dinler gibi.. Erken düşen ak gibi.. Boğaza düğümlenmiş hıçkırık gibi.. Yüreğe düşen 'ah' gibi.. Anılarla yaşar gibi.. Paylaşılan en son sigara gibi.. Aklını Allah'a emanet eder gibi.. Bir elin artık hiç olmayan sıcaklığı gibi.. Artık çok yorgunum, halim, yok der gibi.. Yarayı 'yar' diye sever gibi.. Gözlerinin içine bakıp 'nasılsın?' der gibi..  Sana ait olmayan bir hikayeden usul usul çıkar gibi.. Kestane buğusu, fesleğen kokusu gibi.. En sevilen kitaplarda altı çizilmiş satırlarda buluşur gibi.. Kırılgan bir sonbahar, yara almış bir yağmur gibi.. Güllerini bahara emanet bırakmış güz gibi.. Kırık ezgiler çalan günbatımı gibi.. Yokuşlarda tıkanır gibi.. Dipte, en dipte vurgun yer gibi.. Sessizliğe mahkum sesler gibi.. Kifayetsiz kelimeler gibi.. Cevapsız sorular gibi.. 'Seni sevmiyorum; hayatımda sana yer yok.' der gibi.. Yıllar hızla geçerken, geçmeyen ölü zamanlar gibi.. 'Aklım Kara Kış, Ellerim Seni Üşüyor, Bugün Günlerden Soğuk..' dizesine ortak olur gibi.. Uykusuz geceyarılarımda, en kuytu bakışlarımda, başlayıp da bitiremediğim yazılarımda sakladığım 'sen' gibi.. Ve her şeyden sonra, her şeyden öte çırpınıp çırpınıp da anlatamadıklarım gibi..

11 Aralık 2011 Pazar

O kadar çok sevdi ki, 'Elif', 'Be' yi.. / Be'nin Hikayesinden.. (Cam Irmağı Taş Gemi- Nazan Bekiroğlu)

Fotoğraf / Mhmday / Van Gölü- Nemrud Dağı
  

“Her yan Be’ydi şimdi, her şey Be.

Be’ye bağlanınca Elif, Elifliğini bildi.

Her şeyi Be ile tefsir etti.

Dünya dediğin bir tefsir hikâyesi, yol verdi, geçsindi.”

“O kadar çok sevdi ki Elif, Be’yi. Kıyamete değin hiçbir kadının hiçbir erkeği böyle sevemeyeceğinden emindi.”

O kadar çok sevdi ki Elif, Be’yi.Elif kimi bu kadar sevebilirdi?

Nasıl sevdiyse öyle sevildi zannetti.Ama nerden bilebilirdi ki? Nerden bilsindi?

Sanki her şey susmuştu onları dinliyordu.Kulak kesilmişti kuşlar,ırmak ve bulut.Soluğunu tuttu Elif,Be’nin sesini duydu.

Be ona aşkı anlatıyordu.Dikkat etti Elif.
Be’nin kendi sözcükleri yoktu.Ona aşkı,Elif’in sözcükleriyle anlatıyordu.
Bir şey olmuştu ama kendine ne olduğunu anlayamadı Elif önce.
Bu olanla da uyum içinde geçinilir zannetti.
Can evinden vurulmuştu oysa yara sıcaktı,henüz duymuyordu.
Halinin kelimesini bulamadı,ancak kelimelerle yetindi.
Bir büyük boşlukta çığlık kopmuş gibi.Çığlığı atan görünürde yokmuş da,ses hala çınlıyarak devam ediyormuş gibi.
Bir uçurumdan düşerken kolundan yakalayan el uçurumun kendisine dönüşmüş gibi.
Bir uçurumdan düşmüş öylece hareketsiz kalmış gibi.
Dünya aniden bitmiş,bundan sonrası ölüm gibi.
Ölmedi.Bundan sonrasını da yaşadı.
Bundan sonrası?
Taşıdı.Taşıdıkça ağırlaştı.
Olan olmuştu bir bunu anladı da olanı içine nasıl sığdıracak,nasıl hazmedip sindirecek Elif bunu anlamadı.Bir daha toplanması mümkün olmayan bir kırılışla kırıldı.
Üzerinden tekinsiz bir rüzgar geçmişlere mahsus ürpertiyle kaçtı odalara günlerce.
Kimselere görünmek istemedi,kimseleri görmedi.Yüzlerce düşüncede battı.Kendi içine çevirdi gözlerini.Bütün gidişler eninde sonunda aynı kapıya çıktı.
Aşkın belası ,aşkla hesaplaşmaya kalkması,bir aşkta aşkın yorumunu yapması.Olanın bitenin ne olduğunu anlamak isteği.Elif’in en büyük girdabı oldu.
Keşke bitenin neye bittiğini anlasaydı.Ölü bir balık gibi böyle denize vurup durmasaydı.
Allah’ım dedi.
Kalp bilgimi arttır.Ki olup biteni daha iyi anlayayım.Anlarsam dayanırım.
Ne kalp bilgisi arttı,ne olup biteni anladı.Çözdükçe düğümlendi.Anlamaya çalıştıkça boğuldu.
Aşkıyla yüzleşip de sağ salim çıkamayınca bu kez aşkın kavram olarak kusurlu olduğuna karar verdi.Yaratılşından mücrimdi aşk duygusu.Netice de aşkı aşkı yalanlamaktan başka varlık hükmü kalmıyordu.

Ama aşk yalanlanınca da geriye bir tek karanlık kalıyordu.Oysa karanlığa tahammülü yoktu Elif’in .

Ama bu acıya dayanmak mümkün değildi.
Peki zaman her acının ilacı değil miydi?
Gözden ırak olan gönülden ırak olmuyormuydu?
Aşk bile olsa herşey en sonunda bitmiyor muydu?

Bitmiyordu.

Bir adım sonrası ölüm
Ölünmüyordu.Sürünüp gidiyordu.
Bir daha Be katılsa öfkesine sular gibi durulacaktı biliyordu.
Her şey eskisi gibi olabilirdi belki.Küçük bir kapıyı açık bıraktı.
Olmadı.O da kendiliğinden kapandı.
Değmezmiş diyebilseydi.

Allah’ım değmeyenle oyalama beni. Öyle bir oyalandı ki değip değmediğini bile bilmediğinde, dönerim zannetti de bir adım geriye dönemedi.

Ne kadar abesti aşkın yüzü.

Dahası ne çok yüzü vardı.Aşkın bir yüzü,aşkın iki yüzü,Aşkın yüzsüzlüğü.
Vefa,ihanet,ahd.Hepsi birbirine karışıyordu.
Uğrunda ahidler bozulan,ahde vefasızlık ediyordu.

Allah’ım dedi

Ne olur yanılma olmasaydı.

Ne büyüktü vaad ve toprak ne kadar küçükmüş.

Gördü.Görmek an meselesi değil ama.Zaman meselesi şimdi.
Gördüğünün aslında kendi görme kabiliyetinden daha fazlası olmadığını,okyanusun kıyısında,gelgitler arasında neden sonra fark etti.Yani bu Be ne kadar olsa da Elif’in gördüğü kadardı.

Bir Elif’i çekemeyen Be…

Öyle ağırdı ki üzerine yıkılan mana,artık hallerini bilindik kelimelerle ifade edemedi Elif.Bir acı ki artık hallerini bilindik kelimelerle ifade edemedi Elif.Bir acı ki kelamda bu halin karşılığı yok acıdan başka.
Bundan sonra derin denizlerin yalnızlığı olsundu.
Hesapları bu dünyaya sığmadı,çözümünü bir başka dünyaya bıraktı.

Üzüntüsünün artık Be’ye dair bile olmadığını fark etti.

Kederi yön değiştirdi.

Gel zamanı çıktı,neredeyse denizin ortasında kalmış kumsal evinden.Ayak bilekleri ıslandı.

Karanlık kentin kapısına dayandı,geçtiği uzun ve meşakkatli bir yoldu.Gecenin otobüsleri güçlü yolcularıyla uzaklaşırken tehlikeli mesafelere,onun kara,kapkara giysileri bıraktığı yerde duruyordu.Önce portakal çiçeklerinden yapılma tacını çıkardı başından,son bir kaç deniz kabuğunun üzerine çözdü saçlarının örgülerini.Sonra beyaz giysilerini sıyırdı ,döküverdi ayaklarının dibine.Sol ayak bileğinden yasemen bileziğini çözdü…

Cübbesini usulca geçirdi sırtına,sonra başlığını çekti taa gözlerinin üzerine indirdi.Demir kapıdan geçip içeri girdi.Kimse yadırgamadı varlığını.Sanki herkes onun bir gün döneceğini biliyordu.Sanki hiç gitmemişti.Kente doğru ilk adımını atarken ,hiç olmazsa karanlık samimi,diye mırıldandı,hiç olmazsa tek rengi vardı onun..

Nazan Bekiroğlu

O kadar çok sevdi ki Elif, Be’yi.Elif artık kimi bu kadar sevebilirdi?..

30 Kasım 2011 Çarşamba

Ölmüş Saadeti, Karşılaştır Yaşayan Mutsuzlukla.. Günlerin Dökümünü Yap.. Benim Senden, Senin Benden Habersiz Alıp Verdiklerini , Kim Bilebilir İkimizden Başka?..

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan,
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi..
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz.
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca..
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız..
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim..
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında..
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden?..
Bizden diyorum, ikimizden,
Ne kalacak?..

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz..
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada,
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi..
Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi..
Kış başlıyor sevgilim,
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor..

Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan.
Oysa yapacak ne çok şey vardı
Ve ne kadar az zaman.. 
Kış başlıyor sevgilim,
İyi bak kendine..
Gözlerindeki usul şefkati,
Teslim etme kimseye, hiçbir şeye..
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim,
Ayrılığımızın kışı başlıyor..
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime..

 Murathan Mungan / Yalnız Bir Opera'dan

Özüm Aşktır, Gözyaşım Aktığından Beri İçime..

 
MUTEDİL DÜŞÜR ÖFKEYİ KALBİNE

Dostum ol, tut beni..
Bu hayat yalnız yaşanmaz,sarsmazsa bir el gövdeyi..
Belaltı özgürlüklere, vesikalık mutluluklara inat, 
Bütün doğruluklarına inat soysuzluğun;
Bırak, apaçık yanlış olsun hayatımız..
Dön bana yüzünü, gör ne çok yaması var hayatımızın ne çok yalan yaşıyoruz..
Ölüyoruz durmadan, yalancıktan ölür gibi..
Öldürmeyen her yara, hayata bileyliyor yüreğimizi..
Yaşamak, bir ırmağın akışı gibidir denize;
Çarpa çarpa, bulana durula, çatlaya köpüre..
Yola çıktıysan bir kez, ummayacaksın dostluktan başka azık..
Yüreğinden başka bir silah kuşanmayacaksın..
Duruşuna şahitlik edecek, yürüdüğün yol,
Gölgesinde konakladığın ağaç,
yüzüne çarptığın su..
Her insan, kendi hayatının kahramaın, öbürünün şahididir.
Sen!!
Dostum ol, tut beni!
Sars beni ki, bileyim yalnız düşmeyecek gölgem toprağa..
Düşersem, sen düşürme yüreğinden..
Unutursam, sen untma..
Kin gütme sakın,zulmetme, bana değil kendine bile..
Yenik düşürme adaleti öfkene..
Sen şahidim ol, sen işaretçim..
Mutedil düşür öfkeyi kalbine..

E.İBRAHİM

27 Kasım 2011 Pazar

Yalnızlık Üzerine.. (Vardı, Evet.. Yok Oldu.. İnsan Gibi)

Yalnızlık üstüne neler neler söylenmiş, yazılmış, çizilmiştir.. Özdemir Asaf gelir aklıma en çok, yalnızlık denildiği zaman.. Yalnızlık üzerine en güzel dizeleri hep onun şiirlerinde yakalamışımdır, tam altı çizilesi mısralardır benim için.. Aslında şairlik olunca serde, yalnızlık kaçınılmazdır. Duyguların hası hep karanlık kuytumuza çekildiğimiz zaman gösterir kendini.. Hani 'Bize en çok yakışan hüzün' var ya, işte yalnızlığın kardeşidir o.. Necip Fazıl olsun, Can Yücel olsun, Cahit Sıtkı  ya da Şükrü Erbaş,Yılmaz Odabaşı veya Murathan Mungan, Nazım Hikmet ve daha nicesi hangisinin sesine değsem, sesime yalnızlıklarından örülmüş bir örtüyle ses verirler..
Aşktan sonraki sığınak, hayatın beyhudeliğinden kaçış, gurbete yaslanmışlık, insanlardan kopuş, hepsinde ulaştığımız nokta yalnızlıktır.. Kimi zaman bir seçimdir yalnızlık kimi zaman mecburiyet.. Seçim de olsa mecburiyet de olsa, kendi yüreğini kendinle ısıtmandır yalnızlık, kendine selam vermendir her sabah aynalarda.. Yalnızlık, iki elini birbirine kavuşturmandır, konuşmandır yüksek sesle, kendinle; iki kişilik yaşamaktır bir bedende, ya da çok kişilik.. Kendine çay ısmarlamandır yalnızlık, okuduğun kitabı kendine anlatmandır tekrar tekrar.. Yolları, kendinle adımlamandır; kendine şiirler okumandır yalnızlık.. Ve daha neler neler.. 
Biz sözü biraz da Hasan Ali Toptaş'a bırakalım, bakalım o neler söylemiş yalnızlık hakkında..

"İnsana en yakışan yalnızlıktır insan..

Yalnızlığın kelimeleri yoktur, O, bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir..

Yalnızlık, yazar ve okur..

Yalnızlık, kendimizi alıp kaçtığımız dilsiz bir attır; yelesi bakışlarımızda savrulur hep; nal sesleri duruşumuzda.. Bu yüzden uzaklar, atların topuklarında zonklar, biz uzaklarda..Zaten yalnızlık, bir uzaklıktır yakınımızda..

Bir ses bir sesi üşütmesin diye, yarasını patikalarla sarar çobanlar.. 

Ve benim gözlerim gördüklerimden yaratılmıştı o yıllarda,ellerim dokunduklarımdan.. Dilimi sormayın, konuşamadıklarımdandı ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda..

Yalnızlık, uçurumları giyinmektir biraz da..

Çünkü yüzlerle birlikte anlamlar da azalır; ve anlam, yüzün öteki yüzüdür..

Yalnızlık, biraz da, her şeyi bilmenin ta kendisidir..

Yalnızlık, alıp karşına kendini, öteki kendinle konuşmaktır..Bakışmaktır, öteki kendinlerle, dövüşmektir.. Kimi zaman da öldürmektir, içlerinde sana en çok benzeyeni, benzemiyor diye.. Yalnızlık, öldürmektir..

Yalnızlık, sizin size yokuşunuzdur..

Yalnızlık, susturmaktır, kendi sesinle kendini.. Yalnızlık en çok da susturmaktır..

Ve yalnızlık en çok da büyümektir..

Yalnızlık, bir boşluktur içimizde..

Ben yalnızlığı sensizlik sanmıştım her keresinde..

Her şey senin eteklerine süpürüyordu beni içimden.. İçin ki, içimin aynasıydı..Ve yalnızlık biraz da aklın, törelerin ve yasalarla alışkanlıkların bizi kuşattığı yerdi..

Ansızın ölümü istemektir yalnızlık, kendimizin kendimize sağırlığıdır..

Ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde..

Ölülerin dönüp dolaşıp bizde yaşamasıdır yalnızlık..

Ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde, yalnızlık, bende bensizlikti oysa ya da bende birçok ben.. 

Yalnızlık biraz da vazgeçmektir..

Ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde.. Sensiz kalmamak için sendim o vakitler..Seni uyuyordum sürekli, seni içiyordum çay diye.. Cennet diye seni düşlüyordum ki, sen bir yeşildin gözümde cennetten damıtılmış.. Oysa sen, anılarımız çoğaldıkça yalnızlığımız büyüyor derdin..

Yalnızlık, karanlığı çocukluğumuzdan kalma bir çocuktur..

İnsanlardan oluşmuş acı bir dumandır yalnızlık, yamandır..

Yalnızlık, kimi zaman asar kendini yaşamın alnına ödünç bir bedenle..

Ölümün yalnızlığı yoktur ,ama ölüm bir başına yalnızlıktır..

Ve her aşk büyüler kendini kendi başkaldırısıyla.. Aşklar ki, ah aşklar! Yalnızlığımız kadardır..

Gece gündüz sizinle gezer yalnızlık..

Gündüz gece sizinle gezer yalnızlık.."





Cibran Halil

Durmaksızın yürüyorum bu kıyılarda,
kumla köpüğün arasında.
Yükselen deniz ayak izlerimi silecek,
rüzgar köpüğü önüne katacak,
ama denizle kıyı daima kalacak.

20 Kasım 2011 Pazar

Sunay Akın / Bir Gün Diyorum, Bir Gün Gelecek Ve Uyanınca Aklıma İlk Gelen Sen Olmayacaksın..





























Yüreğim ıslaktır benim / kuytularda aglamaktan / Ve hafif uçuktur rengi / Kurusun diye kaç kez güneşe asılmaktan..

Özlemin tarifi yok, kim ne demişse sebebi çaresizlik. Yanımdayken bile sana doyamazken, nasıl anlatılır ki sensizlik.. 

Güveniyordum oysa ben sevgimize, vapur iskelesi ya da tren istasyonundaki saatin doğruluğu kadar..

Pişman değilim, çünkü ben sevdikçe, sen hep canımı yaktın.. Kalmaya ise sebebin çoktu, ama sen hep gitmeye bahane aradın..

19 Kasım 2011 Cumartesi

İbrahim Tenekeci / Kırkı Çıkmamış Sevdamıza Şiir..

paylaşılan mutluluğu severim
engin denizler kadar güzeldir o

I
bana ait olmayan cesetleri yaktım bütün gece
küllerini savurdum dans ettim
ay kaydı yıldızlar gülüştü pervasızca
ve saçlarımdan bir demet düştü suya
aldım öptüm gözbebeklerinden
cazibesini yitirmiş bir kadındın
sen 

seni ben güzel yaptım.

II
davudi bir sesim vardı
sonra kayboldu
yıldızların üzerine çığ düştü
ve ellerim damıttı ellerini-utandın-
demek ki biliyorsun
ah,tarihsiz duyguların ilk resmini bulutlara çizilen
gözlerine çiy düşmüştü
üşümüştün
aldım ısıttım seni.

III
ben uzaktan severim
seni de öyle sevdim
bir tutam gökkuşağı karıştı sevdamıza
kuş kanadı bir tutam
bıraktık korkularımızı
uçtuk gittik

Farkında mısın?..

Yüzündeki  serinlik kimin gözlerine dokunsa mahcup bir bakışa dönüşürdü. Uykusuna gömülmüş meyyit olurdu kim varsa.
Önce ben düştüm. Sonra şehir, insanlar..
Bakışların kanıma karıştı ve zehirlendim.
İstasyon istasyon arandım durdum. İçim ezildi. Bir sabahı daha geçtim- buhurumeryem- düşlerimde gezdirdiğim ivedi tutku ve son tren.
Ağır teamüllerin nişanı üstümde gezdirildi; sana mühürlendim. Oysa sen, ne kadar kahramansan, ben o kadar olağan şüpheliydim.
Rutubetli yüzler, çarmıha çekilmiş birkaç resim ve fırtınadan arta kalan son martı çığlığı.
Efkar tutarsa beni bu şehirde, tutarsa yılgın bir titreme; - Anla o zaman ne kadar hatıra varsa karantina.
-Zabit kayıtlarında eşkâlimize şerhler düşüyor sinsi bir kalem.  Gözlerini lavaboda unutmuş metalik bir gülümseme beni sana ihbar ediyor. Ve yarım kalmış bir aşk sahibini arıyor.  Farkında mısın?.. 
Ömer İdris Akdin

Cezmi Ersöz / Dünya Şimdi Küçük Bir Afganlı Kızdır..

Nereye gitmek istiyorsan oraya git, ama kendini unutamazsın... Adını, çocukluğunu, kalbindeki yaraları unutamazsın... Nereye gidersen git, gözünü kapatamazsın bu dünyaya...
Dünya şimdi annesini yitirmiş küçük bir Afganlı kızdır...
Uyudun... Uyandın... bak, yine bombalar yağıyor yoksul bir ülkeye daha... Nereye gidersen git, kendini nasıl tanıtırsan tanıt, seni yine tanıyacaklar... Kazandığın başarı, geride bıraktığın ne olursa olsun, kalbinden gözlerine yansıyan o ışığı saklayamazsın ki... Duymuyor musun sevgili? yoksulları yok ediyorlar... Nereye gidersek gidelim artık fazlayız bu dünyaya... Bizi istemiyorlar bu kesin!

18 Kasım 2011 Cuma

Ben.. Yağmur.. Ağladım.. / Yılmaz Erdoğan




Yağmur şehre bir yağdı
Ben ağladım..

Ben giderken en çok seni götürdüm;
Aklımın nakliyesiydi asıl yoran taşıyıcıları..
Yardan düşmüştüm, yaralarım yardan armağandı..
Ben sevmeyi beceremedim belki de sevilmeyi,
Benim sevmeye engel evcil acılarım vardı..

Ben yağmur ağladım bir şehre yağdı..
Ben şehre ağladım bir yağmur yağdı..
Ben bir ağladım şehre yağmur yağdı..

Ben..
Yağmur..
Ağladım.

Ahmet Ümit / Ninatta'nın Bileziği

Ahmet Ümit adını duyduğumda, aklıma polisiye edebiyat gelir ilkin. Polisiye edebiyat geleneği, bizde Mehmet Rauf'la başlamış ancak pek rağbet görmemiştir.. Hatta sırf bu sebeple, Mehmet Rauf, geçim kaygısıyla yazdığı polisiye eserlerini, edebi değer taşımasına rağmen, 'Cingöz Recai' takma adını kullanarak yazmıştır. 
İşte bu türü edebiyatımızda tekrar başlatan sanatçı, Ahmet Ümit olmuştur.Güçlü gözlemleri, kıvrak zekası, eserlerindeki merak öğesi ve hümanist yaklaşımları eserlerini çok okunanlar arasına taşımıştır.
Bütün eserleri geniş bir okuyucu kitlesine sahip olmasına rağmen, özellikle son romanı 'İstanbul Hatırası'  çok yankı yapmıştır. İstanbul'un tarih ve kültür dokusunu işlemesi bakımından roman takdire şayandır. Ancak yazarın bu eseri, medyatik bir duruma getirmesi, tarafımdan pek de hoş karşılanmamıştır.. Edebiyat, edebiyattır çünkü.. 
Sözü daha fazla uzatmadan gelelim 'Ninatta'nın Bileziği'ne.. Yazarın romanları içinde ilgimi en çok çeken ve etkisinde çok kaldığım bir roman olduğunu söyleyebilirim.. Bir solukta okundu ama elden düşmedi.. Nazım tekniğinden yararlanılarak yazılmış bir eser olması, farklılığının bir sebebi sanırım. Ancak bunun yanısıra tarihi içeriği ve mitolojik unsurlar da romanı oldukça cazip hale getirmiştir.
Eserde, imkansız bir aşkın doğurduğu ihanet ve ihanetin getirdiği savruluşlar.. 
Benden söylemesi, sizden okuması..Biraz da kitaptan alıntı..

Ninatta'nın Bileziği

Hoş geldin, ey, uzak yolların yolcusu,
ey, güzel haberlerin müjdecisi,

ey omuzlarında yılların bilge yorgunluğunu,
gözlerinde bilnmezin heyecanını taşıyan kişi,
yaşlı ülkeme,
Hattilerin bin Tanrılı toprağına,
güzel Hattuşa'ya hoş geldin...
Hastalanmış mutluluğa,
uzun ömürlü kedere, sona erdireceğin yasıma hoş geldin.
Öksüz sokaklara, kimsesiz meydanlara,
boynu bükük evime hoş geldin.

Seni bekliyordum.
Uzun geceler, uzun günler boyunca,
neşeli baharlar,
doygun yazlar,

yorgun sabahlar,
kavruk kışlar boyunca,
uzun, çok uzun yıllar boyunca.
Hoş geldin.

Kaç savaş geçti bu topraklardan, kaç talan,
kaç kral çıktı tahta, kaç kral hükmedemez oldu,
kaç insan öldü, kaç insan doğdu,
kaç ihanet, kaç aşk,
kaç bayram, kaç ayin,
kaç hasat, kaç düğün yaşandı.
Seni bekliyordum.Tanrılar bizi, Kadeş'te yeryüzünün en korkunç lanetiyle,
savaşla cezalandırmadan,
seni bekliyordum.
Kadeş'te yer yüzünün en büyük savaşı henüz başlamadan.
Seni bekliyordum,
biricik aşkım Nuvanza, Kadeş'e gitmeden.
Seni bekliyordum,
yiğit Nuvanza Kadeş toprağında kaybolmadan.
Seni bekliyordum,
yas, ihtiyar kadınların yüzlerini göz yaşlarıyla yıkamadan;
ölüm, genç gelinlerin saçlarını zamansız ağartmadan,
savaş, çocukların oyunlarına koyu bir bulut gibi çökmeden.
Seni bekliyordum,
Kral Muvatalli daha savaş emrini vermeden.
Hattuşa boşaltılmadan,
Mısır Kral Ramses, kadeş üzerine yürümeden,
askerlerin genç bedenleri savaş meydanında çürümeden.
Seni bekliyordum,
kim olduğunu bilmeden,
ama sana verilen görevi yapacağını adım gibi bilerek.
Seni bekliyordum,
kim olduğunu merak bile etmeden,
ama senden emin olarak.
Seni bekliyordum,
binlerce yıllık özlemini dindirmen için.
Seni bekliyordum,
yarım kalmış şarkımı tamamlaman için.
Seni bekliyordum,
biricik aşkım, yiğit Nuvanza ile ruhlarımızı buluşturman için,
Seni bekliyordum,
bana yardım etmen için.
Seni bekliyordum,
tanrılara duyduğum inancı yitirmemem için.
Seni bekliyordum,
kendimi, Kral Tabarna soyundan gelen atalarımı,
bir zamanlar Ay Tanrıçası'yla eş tutulan güzelliğimi,
kendi adımı, Ninatta'yı unutmamak için.

Hoş geldin...
Biliyorum ki, duydukların aklını karıştıracak,
biliyorum ki, gözlerin gördüklerine inanmayacak.
Sakın şaşırma,
sakın yolundan dönme.
Beni, karanlıkta gördüğün  boş bir süret sanma sakın.
Ben, Panku meclisinin üyesi soylu Maruvaş'ın kızı,
yiğit komutan Nuvanza'nın bahtsız kadını Ninatta'yım.
Seni bekliyordum.
çünkü soylu Nuvanza Kadeş'e doğru yola çıkmadan önce,
savaşın ortasında kayıplara karışmadan önce,
senin geleceğini söyledi.
Seni bekliyordum,
çünkü bunu bana nuvanza söyledi.
çünkü Nuvanza bunu Göğün Güneş Tanrısı'ndan duydu.
Seni bekliyordum,
çünkü, bunu uykumda bana,
Hakimem Arinna'ın Güneş Tanrıçası da söyledi.
Göğün Güneş Tanrısı'nın ağzıyla konuşan yiğit Nuvanza
ve Hakimem Arinna'ın Güneş Tanrıçası bana dedi ki:
Seni mutluluğa kavuşturacak kişi,
yılların ötesinden gelecek.
O, zamanın büyüsüyle yabancı bir ülkeye dönüşmüş olan
bu toprakların insanı olacak.
O, büyük savaşların içinedn gelmiş biri olacak.
O, derin acıların,
çiğ gibi büyüyen kederlerin,
sel gibi büyüyen gözyaşlarının içinden gelen biri olacak.
O gelecek ve yazdıklarını okuyacak.
O gelecek ve seni anlayacak.
O gelecek ve senin üzerindeki laneti kaldıracak.
O gelecek ve seni, soylu Nuvanza'ya kavuşturacak.
Ona, Göğün Güneş Tanrısı'nın izniyle,
yiğiy Nuvanza'nın yaptırdığı on iki bilezik halkasını anlat.
Ona de ki;
O bilezikler ki, sadece ilki bendedir.
Diğerlerinin her biri ayrı bir şehirde,
ayrı bir yerde gömülüdür.
Ona de ki;
Sen, o şehirlere git.
Sen, o bilezikleri topla.
Ona de ki;
Her bilezikte bir sonraki bileziğin nerede olduğu yazılıdır.
Ona de ki;
sen o bilezikleri toplarsan,
benim biricik sevgilim, güçlü erkeğim,
Yiğit Nuvanza bana geri dönecek.
Ona de ki:
Bunlar benim değil, Tanrıların dileğidir.
Tanrıların dileğini yerine getirmek;
kurumuş tarlaya su vermek kadar güzel,
aç bir insanı doyurmak kadar iyi,
sevgiliyle diz dize oturmak kadar mutluluk vericidir.
Ona de ki;
Tanrıların dileklerini yerini getirmemek;
tarlayı kurutmak,
yoksulu aç bırakmak,
sevgiliye sırtını dönmek kadar kötüdür.
Eğer sen sevgiliye sırtını dönersen,
Tanrılar da sana sırtını döner,
ve seni lanetler içinde bırakırlar.
Ona de ki;
Sen, beni yiğit Nuvanza'ya kavuştur,
ben de sana mutlu bir ömür dileyim.
Çünkü aşıkların dileği kabul olur.

16 Kasım 2011 Çarşamba

Söyleyemem, Söylemek İstediklerimi Bir Kalemde..

Öperek uyandırdım bu sabah ayrılığı. Fırından yeni çıkan bekleyişler satın aldım. Kırmızı mavi ekoseli yalnızlığımı serdim masaya. Manzaraysa ayrılığa sıfır! İşte her şey hazır.. Acılarımla iki lafın belini kırdık. Yokluğunda bir kuş sütü eksik..Yalnızlığım ve ben; seni çok bekledik..
 
Cemal Süreya

13 Kasım 2011 Pazar

Paulo Coelho / Elif / Bir Eleştiri Denemesi..

Bir eleştirmen değilim, ama iyi bir okuyucu sayılırım.. 
Bu nedenledir ki, bu kitapla ilgili konuşmak istedim.. Paulo Coelho'yu 'Simyacı' ile tanımış ve çok memnun olmuştum. Ardından 'Beşinci Dağ', 'Veronika Ölmek İstiyor' gibi kitapları beğenimi arttırdı. Bir süre ara vermiştim ki, 'Elif' isimli bir kitap ile tekrar gündem konusu oldu yazar. Meraktan diyelim, okuma ihtiyacı hissettim. Aynı meraka sahip olanlara küçük bir tavsiye mahiyetinde, bu kitap bence bir Paulo fiyaskosu. Reankarnasyona inanıyorsanız, okumanız açısından diyecek bir sözüm yok tabi ki, ama yine de zaman kaybı derim, benden söylemesi..
245 sayfalık bir kitaptan alınabilecek en güzel bölümü şimdi paylaşacağım sizinle.. Sırf bu sayfa, iyi ki okumuşum dedirtmedi ama, çok güzel mesajlar içeriyor.. Altı çizilesi ve tekrar tekrar okunası bir bölüm.. Yine de kitabın tamamını okumak isterseniz keyifli okumalar dilerim ;)
" Döktüğüm yaşları bağışlıyorum.
 Acıları ve aldatmaları bağışlıyorum.
İhanetleri ve yalanları bağışlıyorum.
İftiraları ve ahlaksızlıkları bağışlıyorum.
Nefreti ve zulmü bağışlıyorum.
Yüreğimi yakan darbeleri bağışlıyorum.
Yıkılan hayalleri bağışlıyorum.
Ölen umutları bağışlıyorum.
Sevgisizliği ve kıskançlığı bağışlıyorum.
Umursamazlığı ve kötü niyeti bağışlıyorum.
Haklılık uğruna haksızlık edenleri bağışlıyorum.
Öfkeyi ve şiddeti bağışlıyorum.
İhmalkarlığı ve unutkanlığı bağışlıyorum.
Bütün kötülükleriyle dünyayı bağışlıyorum.
Kendimi de bağışlıyorum. Geçmişteki facialar artık yüreğime ağırlık yapmasın. Istırabın ve kinin yerine anlayışı ve ahengi koyuyorum. Acının yerine unutmayı, intikamın yerine zaferi koyuyorum.
Elimde hiçbir şey olmasa da vermesini bileceğim.
Bin türlü engele rağmen neşeyle çalışacağım.
Yapayalnız kalsam da terk edilsem de elimi uzatacağım.
Hıçkırarak ağlarken bile gözyaşlarımı sileceğim.
Bana güvenilmese de ben güveneceğim."  Paulo Coelho / Elif /
sf.147-148