29 Aralık 2013 Pazar

"Aynı gökyüzü aynı keder, değişen bir şey yok ki, gidip yağmurlara durayım.."

kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim..

sessiz akan bir ırmağım
geceden.
git dersen giderim,
kal dersen kalırım..

git
dersen,
kuşlar da dönmez, güz kuşları..
yanıma kiraz hevenkleri alırım.

ve seninle yaşadığım
o iyi günleri..
kötü
günleri bırakırım.

aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.

söylenmemiş, sahipsiz
bir şarkıyım..

belki
sararmış
eski resimlerde kalırım..

belki esmer bir çocuğun dilinde.

bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti

değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder.
 
Behçet Aysan / Bir Eflatun Ölüm

19 Kasım 2013 Salı

Önüm arkam, sağım solum sobe, diyorum. Kimseler yok. Sobeleyecek kimseler yok.. Ben de duvardaki tabloyu, çekmecedeki düğmeleri, pencereden görünen evleri, yoldan geçen arabaları sobeliyorum. Sonra kaçıp saklanıyorum kendime. Kimse beni bulmuyor, bulamıyor işte.. / Şiraze










Ne çok acı bitiktiriyoruz.. Hep acı mı biriktiriyoruz? Acılar mı büyütüyor bizi, acılar mı dolduruyor böyle içimizi, acılar mı değiştiriyor bir zamanlarki her şeyimizi?
Ne çok acı biriktiriyoruz...
Her dolabın içinde, her sandığın bohçasında, her çekmecede, her defterin birçok satırında, yatak çarşaflarının yamalarında... Ne çok acı biriktiriyoruz biz..
Oysa gülen gözlerimiz vardı, derlerdi “ne çok yakışıyor size tebessüm."
Koşarak inerdik merdivenleri, müzik ruhumuzun gıdasıydı, satın aldığımız her kitabı bir solukta bitirecek bol zamanla çevriliydik; sinemalara gider, tiyatro üzerine alkış tutardık... Biz en mutlu olduğumuz zamanlarda bile tebessüm arasına gözyaşı koymayı bir huy edinmiştik. Severdik, sevilirdik bir de... şimdilerde sadece telâşlarımız var hayat üzerine. Hayat şimdilerde telâş üstüne telaş.. Bu telaş ile ne kadar yürüyebilirim, ne kadar toplayabilirim güzellikleri?.. Ben acının hangi asrında, hangi sarayının ahşap korkuluğunda, hangi duvarının çatlağında, hangi “bulunmaz” denen kumaşının renginde..
Kendime tutunma vaktindeyim.. / Şiraze

27 Ekim 2013 Pazar

Denizin Beklediği / Afşar Timuçin














Seni sevmek, mor denizlerdi biraz,

Ne kadar gidilse, bir o kadar bitmeyen,
Umutlar ve yıkılmalar ardında direnilen..
Seni sevmek mevsimler içinde en güzel yaz..

Seni sevmek, yaşamın aşılmaz büyüklüğü,
Seni sevmek, kan dolu yüzyılları korkutan..
Ve sığınıp ılık kıyı kentlerine bir akşam,
Seni sevmek, çocukların düşlerinde gördüğü..

Varılırdı daha saydam günlere isteseler,
İsteseler yalnızlık giremezdi hiç evlere..
Seni sevmek, bir kırlangıç olacak bekleseler,
Ve uçacak durmadan adasız denizlere..

Kim bulacak cam kırığı gözlerinde sevgimi???
Sonra yalnız kalmak gibi yoksulca uğuldayan..
Bütün okyanusların baş eğdiği tek kaptan,
Sana verdim geç diye bütün denizlerimi...

Afşar Timuçin

Belki de boşa geçti onca zaman, Bu da bir tür geçip gitme duygusudur.. Ne güzel olurdu yeniden başlasak. Ne yapsan en başa dönülemiyor.. Ne yapıp yapıp dalı unutmalı, Rüzgârla yere düşen sarı yaprak... / Afşar Timuçin


Ayrılıkta Söylenmiş Bir Yaz Türküsü / Afşar Timuçin


Gözlerine bakar ağlar;
Bu son şarkı,
Son umut..

Gitme, hep burada kal,
Bizimle kal bu kıyıda..
Her yanına dokundum bakışının,
Her yerini tanıdım göklerinin..
Gün boyu sende uçtum,
Dinlendim dallarında..
Atlılar gibi yoruldum,
Yanında uyudum..

Ölür kıyı, ölür yazlar,
Alır götürür karakış..

Her bahar her umuda zorunlu mu?
Neden yolcusun bu kadar?
Gideceksen....
Al götür umudumu,
Al götür sonuna kadar...

Afşar Timuçin

7 Ekim 2013 Pazartesi

Tut beni bıçak yarası, ruhum kırılgan.. Ha düştüm ha düşeceğim.. Seninle aramda ince sızı.. Seninle aramda gözlerinin karası.. / Ömer İdris AKDİN

Bir çift papatya duruyor orda..
Bir fotoğrafa hapsolmuş. Yan yana bir çift papatya.. Hiç ayrılmayacaklar gibi. Bir sonsuz boşlukta, hep birarada..  Ölümsüzlüğünde fotoğrafın...
Bir bahar vakti. Nisan zamanı..
"İşte biz. İkimiz. Bu papatyalar misali." demişsin gibi.. Fotoğraflar bile sevgiden çok uzun ömürlüymüş oysa...
"Olmayan ilişki" adını alırmış, bütün paylaşılanlar zamanla.. Yetmezmiş sevgi sözcükleri, özlem dolu cümleler, yetmezmiş... Yalana kaçarmış tadı, bütün yaşananların.. "Git!" denmezmiş de, gitmesi gerektiğini anlarmış yürek.. Fotoğraflara sinen sevgi dolu bakışlar, bir gün buluşabilme hayalleri.. Hep olmamış olurmuş, olmayan bir ilşkide kaybolurmuş.. Hiç olmamış gibi...
Bir tek fotoğraf kalırmış geriye "olmayan ilişki" den..Yeşilliğin ortasında. Bir nisan vaktinde. Hiç ayrılmayacakmış gibi.. Yan yana iki papatya.. Durur öyle.. Hüzünle...


Ha.

30 Eylül 2013 Pazartesi

Söylence / Haydar Ergülen














Akdeniz gülüşlü bir çocuk olsaydın,
Ağzının kıyısında uçarılıklar biriktiren.
Yüzünde bin bir haylazlıkla sevseydin beni,
Yüreğinden beyaz kuşlar uçardı yüreğime..
Dokundukça portakal çiçekleri dökerdi, sevilmekten ürpertili dingin  gövden..
Ah çocuk ah kadın ah sevgili...
Sözlerin aşkı anımsatsa da,
gülüşünde onmaz acılar gizli..

Haydar Ergülen

29 Eylül 2013 Pazar

Uçurumları sevenin, kanatları olmalı.. / Nietzsche

En derin yaralarla başlar en derin gülücükler. En yüksek uçurumlardan düşerken öğrenirsin uçmayı. En derin denizlerde boğula boğula becerirsin tek bir nefesle yaşamayı...

F. Nietzsche

Kalır..










Gitmekle gidilmiyor ki.
Gitmekle gitmiş olamazsın;
Gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır..

Cemal Süreya

28 Eylül 2013 Cumartesi

Ne Çok Şey Yarım Kaldı..

Ellerimi açıyorum; boşluk.. Yüreğimi açıyorum; boşluk.. Hüznün ritmik dalgalarında bir o yana bir bu yana.. Zaman, alıyor benden sevdiklerimi.. Zaman, diyorum.. Üzerinden zaman geçtikçe iyileşen yaralar yalan oluyor.. Yaralar acıyor, yaralar küfleniyor, yaralar bekledikçe çörekleniyor yüreğine insanın..Yerini seven çiçekler gibi değil, öyle değil.. Yapışıp kalıyor yaralar, içimin en içine.. Özlemek, tuz; özlemek, yaraya tuz üstüne tuz.. Beklemek, bir umutsuzluk girdabında.. Beklemek.. Rüyalar boyunca, hayaller boyunca, uçsuz bucaksız bir sessizlikte beklemek.. Sonu olmayan bir yolculuk gibi belki de sevmek.. Yol boyu devam etmek, ama geride bırakmak hep sevdiklerini, özlediklerini, umduklarını, bulamadıklarını.. Sonu olmayan bir yolculuk gibi, sevmek; ve yola devam ederken, içini usulca çekip, çok yazık oldu, ne çok şey yarım kaldı, demek...

Ha.

Aşka Reddiye / Hüsrev Hatemi

Kapılmayı göğün maviliğine,
Bir güneşle bütün bir gün mutluluğu,
Unutalı yıllar geçmiş aradan.
İnansaydım sana eskisi gibi,
Hatırlat derdim belki yine..
Sen yoksun ey aşk, insanlar arasında yangın yerleri,
Kısa yakınlıkların yıkıntıları var..
İşin kötüsü daha sevginin başında,
Ellerinde hesap cetvelleri,
Kar ve zarar hesaplıyor insanlar...
Kişiler acıyacak ve kin duyacak
Ve sevecek de bir zaman,
Fakat sürekli sevgiler sağanağını sildim aklımdan..
Bir zaman resmin olan cebimde ey sevgili!
Şimdi dörde katlanmış ilk kolesterin tahlili.
Ve aslı olmayan bir şeye, beni bunca yıl inandırdı diye, dargın öleceğim Fuzuli'ye.
Aşk.. Yoksun sen, seni biz uydurduk,
Saatleri unuttuk, aklımızca zamanı durdurduk.
 
Hüsrev Hatemi

Kuş Koysunlar Yoluna..

Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum, dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,
kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer...  Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık, kendi kendine nasıl da eğlenir. Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına, niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına, niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş.

Nilgün Marmara

27 Eylül 2013 Cuma

Hayatın özetini çıkardım: Beklemek.. / Mithat Cevher

Geçen akşam karşılıklı sohbet etmeyi çok özlediğimiz bir dostla buluştuk.
Birikmiş konular, sohbet muhabbet derken… Saate bir baktık; gecenin 2.30’u.
Hoppala… Yahu daha bazı konulara sıra bile gelmemişti.
Hem… Hani artık yaz bitiyor, geceler uzuyordu?
Bu muydu uzaması?
...O anda düşündüm;
Galiba, “Dört mevsim vardır… Yaza doğru günler uzar, kışa doğru kısalır” türünden bilgilerimiz de, en az, faytonların balkabağına dönüştüğü, prenslerin ayakkabının tekiyle prenses aradığı masallar kadar masal…
Hastalıklar, gurbetler, yoksulluk, yalnızlık vb. birçok dertle boğuşup durduğumuz şu hayatta, aslında iki mevsim var:
Biri "özleme" , diğeri "buluşma" mevsimi.

Özleme mevsiminde gündüzler de uzuyor, geceler de.
Buluşma mevsiminde ise gündüzler de kısalıyor, geceler de…

M.Emin Kazcı

26 Eylül 2013 Perşembe

Dalai Lama’nın hayat için 18 altın kuralı












Tibetlilerin sürgündeki kutsal lideri ve 1989 Nobel Barış Ödülü sahibi 
Dalai Lama‘nın hayat için 18 altın kuralı:

  1. Unutmayın ki büyük aşklar ve büyük başarılar, büyük riskler taşırlar.
  2. Kaybetseniz bile kaybınızdan ders çıkarmayı bilin.
  3. 3s‘yi aklınızdan çıkarmayın: Saygı, kendiniz için… Saygı, diğerleri için… Sorumluluk, yaptığınız her şey için..
  4. Unutmayın ki bazen istediğinizi alamamanız aslında sizin için büyük bir şans olacaktır.
  5. Kuralları öğrenin, böylece onları daha kolay ve etkili bir biçimde çiğneyebilirsiniz!
  6. Küçük bir anlaşmazlığın iyi bir arkadaşlığa zarar vermesine izin vermeyin.
  7. Bir yanlış yaptığınızda, gecikmeden bu yanlışınızı düzeltecek adımlar atın.
  8. H er gün yalnız başınıza biraz zaman geçirin.
  9. Değişime kollarınızı açın, ama elinizdekileri kaybetmemeye dikkat edin.
  10. Sessizliğin bazen en iyi cevap olduğunu unutmayın.
  11. İyi ve onurlu bir yaşam sürmeye çalışın. Böylece, yaşlandığınızda geçmişinize bakar ve yaşadıklarınızdan tekrar tekrar keyif alırsınız.
  12. Evinizdeki sevgi dolu atmosfer hayatınızın temelidir.
  13. Sevdiklerinizle anlaşmazlığa düştüğünüzde sadece o anı çözmeye çalışın, eski olayları gün yüzüne çıkarmayın.
  14. Bilginizi, bildiklerinizi paylaşın. Bu, ölümsüzlüğe giden bir yoldur.
  15. Dünyaya karşı nazik olun.
  16. Senede bir kere, daha önce hiç gitmediğiniz bir yere gidin.
  17. En iyi ilişkinin, birbirinize ihtiyacınızdan daha çok değer verdiğiniz ve sevgi gösterdiğiniz ilişki olduğunu unutmayın.
  18. Başarınızın değerini, onu elde etmek için neleri feda ettiğinizle ölçün.



25 Eylül 2013 Çarşamba

"Yaralanmayı, yaralarımı sıkça kanatmayı ve kendimi anlatamamayı sevdim..."














“zamanla alışırım” dediğim ne varsa çullanırken üzerime,
ben adımlarımdan kaçmanın imkânsızlığında durakaldım.
Her akşam çöküşünde aynı cümlelerle baktım batan güneşe
ve o an saygıyla dinledim ben başıma üşüşen tüm safsataları.Yaraları derinde olanların acılarını kimse farketmiyor diye dedim çoğu zaman kendime:
“eğer dönemiyorsa insan yürümekten bahsetmeli; hep ileri, doğu’nun uç bölgelerine, uçurumların önünü kestiği düzlüklere.”
Yıldızlar beni duymuyorsa doğru değildi her gece onlara seslenmek, giden geri gelmiyorsa, doğru değildi günün her saati adını anmak..
Kapılar açılmıyordu mâdem önümde, ben o kapıları tek tek bulup tek tek çalmalıydım açılana dek, ya da açtırmanın bir yolunu bulmalıydım,
daha olmadı kendi kapımı kendim yapmalıydım.
Kapıya ben kilit olmalıydım belki; o kapının gizi, gizemi...
Kendi açılan kapıların açılma vaktini de bir ömür beklemeyi bilmeliydim belki de...
Vakti dolmayan gün yüzüne çıkmıyor, gözler önüne serilmiyordu çünkü.
Vakti dolmayan çağrılmıyordu huzura.
Vakti dolmayan, vaktin dolacağını vakit dolmadan göremiyordu..
Eski olanı seçtim hep, ben eski olanı yakın buldum kendime,
incinmiş olanda bir derinlik, kırılmışta bir incelik sezdim hep,
bu yüzden kırılmayı hoş saydım, hoş baktım kırılmaya hep.
Garîb kalmayı insanlar arasında, garîpsenmeyi çokça, garîplerle anılmayı sevdim;
sevdim ben aksayarak yürümeyi, belimi bükmeyi, boynumu eğmeyi,
sesimi kesmeyi, bakışlarımı yerde gezdirmeyi, hiç görülmemeyi, bilinmemeyi,
gülümsemekle yetinip, gözyaşımla yıkamayı gecelerimi ve dertlerimi sevebilmeyi sevdim.
Taşıyamam sandığımı “
verilmezdi” diyerek bir adım daha götürebilmeyi,

bir kalem bir kâğıt ile sözü görülür kılma yeteneğimi sevdim.
Sorgusuz inanmayı, suyu bulandırmamayı, soruların kaosundan uzak durmayı seçtim..
Umutsuzca sevmeyi, güle değil dikenine vurulmayı,

yaralanmayı, yaralarımı sıkça kanatmayı ve kendimi anlatamamayı sevdim.

Gönül yazım!
nûn hakkı için söyle,
uzakları yakın eylemek için
ne yapmak lazım???


Şiraze


Kalbim Zaten Kırık; Beni Kırma, Demiştim...


19 Eylül 2013 Perşembe

Eylül... Yaralarımın otağı, sırdaşım, arkadaşım.. Yağmurlarına dalınca gözlerim, yolları nasıl da çağırır sesin.. Eylül... Mevsimi saklanışlarımın.. Ayrılıklarımın dem tuttuğu sızılarım.. Nasıl sığdırırsın bunca yalnızlığı yüreğine, Eylül.. Eylül.. Zamansız kaçışlarım, aldanışlarım.. Ha.




Bana yollardan bahsedin artık, büyüsün yalnızlığım.. / Turgut Uyar


'Acıyan yerlerini öpecek biri varsa hayatında, düşmekten korkma..'













Acıyan yerlerini öpecek biri varsa hayatında...

Önemli olmaz düştüğün yerler, atıldığın kuyular, aldığın yaralar, yalan çıkan bildiğin tüm doğrular..
İşittiğin tüm kötü sözlerin yeri bile çabuk iyileşir o zaman...
Nasihat etmeden, küçümsemeden dinleyen, anlatırken bile geçecekmiş gibi gelen, yuva sıcaklığında bakışlarıyla içini ısıtan..
Seni olduğun gibi kabul eden, değiştirmeye çalışmayan...

İstediği kalıplara uymasan da seni sevmekten vazgeçmeyen biri varsa eğer...
Korkma incinmekten..
Bırak sıyrıklar olsun dizlerinde!..
Öper ve geçer...!
"Acıyan yerlerini öpecek biri varsa hayatında düşmekten korkma!"

Alıntı

23 Ağustos 2013 Cuma












İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam, ama sevgim olmasa, çalan bir gong veya çınlayan bir zilden hiçbir farkım kalmaz..
Kehanet yeteneğim olsa, bütün sırları ve bilgileri çözebilsem; hatta dağları yerinden oynatacak kadar büyük bir inancım bile olsa, ama sevgim olmasa, ben bir hiçim..
Varımı yoğumu sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere feda etsem, ama sevgim olmasa,
bütün bunlar bana hiçbir şey kazandırmaz..
Sevgi, sabırlı ve yumuşaktır.
Sevgi, kıskanmaz veya övünmez.
Sevgi, kaba veya çirkin değildir.
Sevgi, kendi isteklerini öne çıkarmaz.
Sevgi, kolay kolay öfkelenmez.
Sevgi, kötülüğün hesabını tutmaz.
Sevgi, yapılan hatalara sevinmez.
Onun için asıl olan, gerçektir.
Sevgi, her şeye katlanır.
Sevgi, her şeye inanır.
Sevgi, her şeyi umut eder.
Sevgi, her şeye dayanır.

Izgnanie - sürgün / 2007

16 Ağustos 2013 Cuma

Eskidendi, Çok Eskiden..

Hani erken inerdi karanlık,
Hani yağmur yağardı inceden..
Hani okuldan, işten dönerken,
Işıklar yanardı evlerde..
Eskidendi, çok eskiden.
Hani ay herkese gülümserken,
Mevsimler kimseyi dinlemezken.
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken.
Eskidendi, çok eskiden.
Hani hepimiz arkadaşken,
Hani oyunlar tükenmemişken,
Henüz kimse bize ihanet etmemiş,
Biz kimseyi aldatmamışken,
Eskidendi, çok eskiden.
Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,
Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden..
Daha biz kimseye küsmemiş,
Daha kimse ölmemişken..
Eskidendi, çok eskiden.
Şimdi ay usul, yıldızlar eski,
Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden..
Geçen geçti,
Geçen geçti,
Geceyi söndür kalbim,
Geceler de gençlik gibi eskidendi..
Şimdi uykusuzluk vakti..

Murathan Mungan

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Yüzümden Düşen Bin Parça...

Yüzümden düşen bin parça.. Her parçada ayrı bir hikaye..
Ayrılıkların yol ayrımlarında, ayrılamadıklarımın hikayeleri, ayrı ayrı düşmekte yüzümün parçalarından..
Bir parça, çocukluğuma dağılmakta.. Akasya ağaçları altında salıncağım, bitmesin istediğim ikindi sonlarım.. Bisiklet sürmeyi öğrendiğim ilk çocukluk heyecenlarım.. Saklambaç, yakantop, yedi kule... Yaşıtlarımdan erken boyveren halime aldırmadan oyunlarım oyunlarım oyunlarım... Darmadağın..
Bir parça, lise sıralarında kendimle savaşlarım.. En çok da yüreğimi alıp götüren Sezen Aksu şarkılarım.. Mırıldanmalarım.. Geceleri balkondan yıldızları saymalarım, ilk heyecanlarım, ilk tutkularım, ilk aşkım.. Gece ile ilk hemhal oluşlarım.. Darmdağın..
Bir parça, üniversite sıralarında, bir an önce bitsin diye uğraşırken, bir daha hiç bulamadığım yıllarım... Başka iller de varmış, o illerde başka insanlar; ilk tanışmalarım.. Kendi şehrimin dışına ilk adımlarım.. Bilmekle yaşamanın hiç de aynı olmadığı hüsran zamanlarım.. Kalbimi engin sanmaktaki ilk yanılışlarım.. Yanlışlarım.. Darmadağın..
Bir parça, acılarım, sızılarım, kalp ağrılarım, hatalarım, umutlarım, umutsuzluklarım, vazgeçişlerim, kayıplarım, düşmelerim, yerde kalmalarım, ayağa kalkmalarım, planlarım, aldanışlarım, ve her seferinde yeniden başlamalarım.. Darmadağın..
'Bir nehir ki, ömrüm..' diyordu bir şarkıda.. Bir nehir ömrüm.. Akıp gitmekte, kendi seyr-ü seferinde..
Ben artık sadece seyirde..

Ha.

9 Ağustos 2013 Cuma

Anlamak çare değil mesafelere..

Hiçbir zaman dertsiz kalmadı gönlüm, bir çift gözden, bir yapraktan, bir kuştan..
Daima daha taze, daima yeni baştan..
Turnam, bir gün bırakmıyacağım peşini, sen nereye, ben oraya, adım adım..
İnsan sevdikçe iyileşiyor, artık anladım..

Turgut Uyar.

Bir şey söyle, sözü aşsın öze değsin.. Bir şey söyle, yanındayım, mesela.. / Turgut Uyar


5 Ağustos 2013 Pazartesi

Gönderilmemiş Mektuplar-7











Mesafeler kırıyor kalemimin ucunu, mesafeler diyorum; incitiyor seslerimi, heceye dönüşemeden.. Boynu bükülüyor harflerimin.. Gözümün daldığı noktada, dağılıveriyor mürekkebim..
Siyah bir avuntu sarınıp yüreğime, gecenin nöbetlerini tutmaktayım nicedir.. Saklanmış hüzünleri çıkarıp kuytularından, günün solgun eteklerine armağan eden ağrılı, sancılı kadınlarla bir, geceleri beklemekteyim.. Leylak rengini unutmuş menekşeleri büyütmek için, yangınlara ağıtlar dizmekteyim..
Sen, diye başlayan tüm sözcükler, öksüz bir çocuk gibi kalıvermekte satırların en ücrasında..
Sen, diye uyuduğum tüm uykular, bölük pörçük, paramparça..
Yokluğuna yazdığım satırlarda, dağılmış mürekkebimle yeniden, yeniden ve bir daha var oluşuna, sevinmekle kederlenmek arası bir çizgide durmaktayım..
Ve batmakta içimin en içine aynı kelimeler yeniden, yeniden ve bir daha: Ben sana uzak, sen bana yasak..
Kördüğüm gecelerdeyim...

Ha.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

"Elif.. Mim.. ve Nun.. Gayrısı sükûn..."

Rabbim dedi:
Ey kalplerin Tartıcısı!
Çok bunaldım senin uzaklığında, senden habersiz,  cennetinden kovulmuş, çok yorgunum..
Bana bütün haberlerin yerini tutacak bir haber gönder. Üzerime bir iyilik ve güzellik kondur.
Avunmalığım olsun, hiç ummadığım bir sevinç nasip et. Latifsin, lütfet!
Lütfet.. Bu gam denizinde tatlı bir dirlik olsun. Sürgünlüğümün sebebi o değil, ama mükafatı Havva olsun.
Sen ki, dağları dağlara kavuşturursun, "Kavuşmamız kıyamete kalmasın" burada olsun.
Bir dünya yetmez Havva'ya doymaya, ahretliğim de o olsun.
Ya Rabbi, dedi Adem ,ey kalpleri çekip çeviren, açan değiştiren.. Yokluğu yokluk ki, ben onu hala yitirdiğim cenneti sever gibi seviyorum. Şu arzın sathında cenneti onun kadar kuvvetle hatırlatacak biri daha varsa, gönder bana.
Yoktu...
Arzın sathında bir Adem bir Havva, aralarında bir büyük umman duruyordu..

Nazan Bekiroğlu / La (Sonsuzluk Hecesi)

16 Temmuz 2013 Salı

Ağzının bir kıvrımından cesaret bularak, ter yürekte susayışlar yaratan yağmurlara açıldım.. / İsmet Özel

Biliyor musun ben sana inanıyorum.. Hem de çok..Bu sebeptendir sana bu kadar yalın, savunmasız gelişim, zırhlarımı indirişim...
İnandırmaya devam et beni olur mu?...
Bilirsin, çocuklar inandıkları için güzeldir masallar..

Alıntı

26 Haziran 2013 Çarşamba

Ne Olur Geri Dönme!..



















Önce Taksim'deydi. Beyoğlu'nda, İstiklal Caddesi'nde pek de ortalıkta olmayan duvarlarda gördüm:
"Ne olur geri dönme!"
Sonra Nişantaşı'nda gördüm aynısını. En afilli duvarı bile acısıyla tarumar edecek kadar acayip bir cümle gibiydi:
"Ne olur geri dönme!"
Büyük harflerle, şehre sığamayan büyüklükte.
"Buralarda bir çocuk herhalde" dedim. "Kendi kendine çekmek istiyor acısını ve söylüyor bunu şehirde yürümekte olan sevgilisine."
Sonra işler değişti. Maslak'ta, ki uzaktır Nişantaşı'na, oto sanayiinin duvarında gördüm aynı yazıyı, aynı harfler, aynı yazımla:
"Ne olur geri dönme!" 
Ne oluyor? Biri, bir genç adam muhakkak, şehrin duvarlarına kaydetmeye mi karar verdi acısını? Şehrin duvarlarını çize çize mi katlanıyor yalnızlığa? Çünkü sadece Avrupa yakasında değil, Anadolu yakasında da:
"Ne olur geri dönme!"
Büyük harflerle, kendine sığmayan büyüklükte...
Alışır insan. Alıştığı, alışmaya başladığı anı da bilir üstelik. Gidenin yokluğuna alışmaya başladığını, bir hastalığın nekahet dönemine girdiğini bildiğin gibi bilirsin. Ve ondan sonra esecek bir rüzgâr, çalacak bir telefon, gecenin bir yarısı pişman olmuş biri beliriverdiğinde kapıda... En baştan, ta en baştan başlamak zorunda kalırsın hummaya. O yüzden işte, bir gün bir anda artık istemez olursun, geri gelmesini hiç istemez olursun. Giden bir kere gitmiştir çünkü. Bir kere giden ne kadar geri gelse gelmez. Gelişi bir türlü dikiş tutturamaz. Bu yüzden içinden, çok içinden yalvarmaya başlarsın:
"Ne olur geri dönme!"
Artık geri dönme...
İtalo Calvino'nun bir hikâyesidir. Âşık olduğu sevgilisinin her anını fotoğraflamaya karar verir adam. Giderek bir saplantıya dönüşür bu. O kadar çok fotoğraf çekmeye başlar ki, sonunda kadın bıkar ve gider. Bu kez adam, kadının yokluğunun fotoğrafını çekmeye başlar. Kadın "her yerde olmadığı" için her şeyin ve her yerin fotoğrafını çekmeye başlar adam, her anın fotoğrafını. Giderek kadının yokluğu, var olan her şeye yayılmaya başlar böylece. Onun gibi bir şey işte. O yüzden bir genç adam da elinde kara bir boyayla dolaşıyor İstanbul'da bugünlerde. Her yere yazıyor:
"Ne olur geri dönme!"
Belki önce kızın geçme ihtimali olan yerlere yazıyor. Sonra biraz düşününce başka yerlere. Sonra geceleri aklına geliyor kızın şehrin herhangi bir yerinde, orasında ya da burasında olabileceği, şuraya ya da buraya işinin düşebileceğini. Gidip oralara da yazıyor:
"Ne olur geri dönme!"
Bunun ne acıklı olduğunu, ne korkunç bir alışmak olduğunu biliyor adam. Peki kadın biliyor mu? Adamın nasıl bir isyan ve inatla ağulu aşkı başından kovmaya çalıştığını? Geri dönse adamın yeniden bütün şehri dolaşacağını... Bütün şehri dolaşıp tek tek o yazıların üzerini daha da kara bir boyayla kapatmaya çalışacağını... Hayatın maskarası olduğunu düşünüp düşünüp enayiliğine ağlayacağını... Şimdi, bugün, hayatın karşısında böyle maskara olmamak için bağıra bağıra yazdığını o cümleyi:
"Ne olur geri dönme!"
Ve bunun dünyanın en güçlü geri dön çağrısı olduğunu...
İstanbul'da genç bir erkek, bugün, delirircesine istiyor bir kadının geri dönmesini. Şehir duvarlarının manşetlerine taşıyor bunu. O adama işte, kolay gelsin diyorum...

Ece Temelkuran

22 Haziran 2013 Cumartesi

Gel Beraber Heceleyelim, Ömrümüzün Geri Kalanını..

Yakınlaştıkça uzaklaşan bir boşluktan sesleniyorum sana.. Özlemin kıyılarından, umudun sönmeye yüz tutmuş ışığından..
Varlığın, yokluğundan tenha; yokluğun, varlığından ağır... Dağların ardındayım, dardayım.. 'Bir ay da doğmuyor ilk akşamdan geceden..' Karanlıktayım..
Kilometrelerce acı biriktirdim içimde, denizlerce hasret.. Parmak uçlarımda yaşamaya alıştım; hep tedirgin, hep güvensiz, hep ürkek..
Elini tuttum, kayıverdi ellerimden..
Kayıverdim ellerinden..
Dedim ki: "Güven yüreğindekine.."
Dedim ki: "Güvenmeliyim yüreğimdekine.."
Bir kalp çarpıntısı kadarmış her şey; anlık, dakikalık, saniyelik belki de.. Güven, bir olurken yerle, mutluluk da kanatlanıp gidermiş sevgiyle birlikte.. Anlamalıymış insan, neyi kaybettiğini.. Hatırlamalıymış, neyi kaybetmemesi gerektiğini.. Şimdi sözcükler birer birer boşluğa karışırken, dilimde artık anlamını bulurken sessizlik, kırılan kalbin yine de sevebileceğine dair umudum varken hala, diyorum ki: "Gel beraber heceleyelim, ömrümüzün geri kalanını.."

Ha.

12 Haziran 2013 Çarşamba

"Hatırladığım Kadar Seviyorum Seni, Seveceğim Şekilde Hatırlıyorum Bir de.." Şiraze


Ey ömrümün geri kalanı, kırılan yaralı dalım, en gizli yanım
ve kendimle dahi paylaşamadığım!..
Ey düşünmeye kıyamadığım, tarihini belirleyemediğim alışkanlığım,
en hazin düş kırıklığım ve sabrım!..
Sen ey gülü dalında bırakan, gün batımında doğan!
Desem ki; sensin mutluluğum da, mutsuzluğum da..
Aşk’a varamayacak sığlıkta kalışım, insan tarafım ve günahlarım..
Desem ki, sevmekle sevmemek arasında kurduğum köprüde gidip geliyorum;
gündüzleri uykuya vererek, geceleri gündüzlere ekleyerek, kendime tahammül vaktini sınırlandırıyorum..
Bil ki; sırf seni sevdi diye, kendime kıyamıyorum..
İki hecem, emsâli çok, çaresi yok derde düştüm düşeli, kendimden kaçacak yer yok diye, dönüp dolaşıp senin kapında duruyorum..
Şiraze