26 Haziran 2013 Çarşamba

Ne Olur Geri Dönme!..



















Önce Taksim'deydi. Beyoğlu'nda, İstiklal Caddesi'nde pek de ortalıkta olmayan duvarlarda gördüm:
"Ne olur geri dönme!"
Sonra Nişantaşı'nda gördüm aynısını. En afilli duvarı bile acısıyla tarumar edecek kadar acayip bir cümle gibiydi:
"Ne olur geri dönme!"
Büyük harflerle, şehre sığamayan büyüklükte.
"Buralarda bir çocuk herhalde" dedim. "Kendi kendine çekmek istiyor acısını ve söylüyor bunu şehirde yürümekte olan sevgilisine."
Sonra işler değişti. Maslak'ta, ki uzaktır Nişantaşı'na, oto sanayiinin duvarında gördüm aynı yazıyı, aynı harfler, aynı yazımla:
"Ne olur geri dönme!" 
Ne oluyor? Biri, bir genç adam muhakkak, şehrin duvarlarına kaydetmeye mi karar verdi acısını? Şehrin duvarlarını çize çize mi katlanıyor yalnızlığa? Çünkü sadece Avrupa yakasında değil, Anadolu yakasında da:
"Ne olur geri dönme!"
Büyük harflerle, kendine sığmayan büyüklükte...
Alışır insan. Alıştığı, alışmaya başladığı anı da bilir üstelik. Gidenin yokluğuna alışmaya başladığını, bir hastalığın nekahet dönemine girdiğini bildiğin gibi bilirsin. Ve ondan sonra esecek bir rüzgâr, çalacak bir telefon, gecenin bir yarısı pişman olmuş biri beliriverdiğinde kapıda... En baştan, ta en baştan başlamak zorunda kalırsın hummaya. O yüzden işte, bir gün bir anda artık istemez olursun, geri gelmesini hiç istemez olursun. Giden bir kere gitmiştir çünkü. Bir kere giden ne kadar geri gelse gelmez. Gelişi bir türlü dikiş tutturamaz. Bu yüzden içinden, çok içinden yalvarmaya başlarsın:
"Ne olur geri dönme!"
Artık geri dönme...
İtalo Calvino'nun bir hikâyesidir. Âşık olduğu sevgilisinin her anını fotoğraflamaya karar verir adam. Giderek bir saplantıya dönüşür bu. O kadar çok fotoğraf çekmeye başlar ki, sonunda kadın bıkar ve gider. Bu kez adam, kadının yokluğunun fotoğrafını çekmeye başlar. Kadın "her yerde olmadığı" için her şeyin ve her yerin fotoğrafını çekmeye başlar adam, her anın fotoğrafını. Giderek kadının yokluğu, var olan her şeye yayılmaya başlar böylece. Onun gibi bir şey işte. O yüzden bir genç adam da elinde kara bir boyayla dolaşıyor İstanbul'da bugünlerde. Her yere yazıyor:
"Ne olur geri dönme!"
Belki önce kızın geçme ihtimali olan yerlere yazıyor. Sonra biraz düşününce başka yerlere. Sonra geceleri aklına geliyor kızın şehrin herhangi bir yerinde, orasında ya da burasında olabileceği, şuraya ya da buraya işinin düşebileceğini. Gidip oralara da yazıyor:
"Ne olur geri dönme!"
Bunun ne acıklı olduğunu, ne korkunç bir alışmak olduğunu biliyor adam. Peki kadın biliyor mu? Adamın nasıl bir isyan ve inatla ağulu aşkı başından kovmaya çalıştığını? Geri dönse adamın yeniden bütün şehri dolaşacağını... Bütün şehri dolaşıp tek tek o yazıların üzerini daha da kara bir boyayla kapatmaya çalışacağını... Hayatın maskarası olduğunu düşünüp düşünüp enayiliğine ağlayacağını... Şimdi, bugün, hayatın karşısında böyle maskara olmamak için bağıra bağıra yazdığını o cümleyi:
"Ne olur geri dönme!"
Ve bunun dünyanın en güçlü geri dön çağrısı olduğunu...
İstanbul'da genç bir erkek, bugün, delirircesine istiyor bir kadının geri dönmesini. Şehir duvarlarının manşetlerine taşıyor bunu. O adama işte, kolay gelsin diyorum...

Ece Temelkuran

22 Haziran 2013 Cumartesi

Gel Beraber Heceleyelim, Ömrümüzün Geri Kalanını..

Yakınlaştıkça uzaklaşan bir boşluktan sesleniyorum sana.. Özlemin kıyılarından, umudun sönmeye yüz tutmuş ışığından..
Varlığın, yokluğundan tenha; yokluğun, varlığından ağır... Dağların ardındayım, dardayım.. 'Bir ay da doğmuyor ilk akşamdan geceden..' Karanlıktayım..
Kilometrelerce acı biriktirdim içimde, denizlerce hasret.. Parmak uçlarımda yaşamaya alıştım; hep tedirgin, hep güvensiz, hep ürkek..
Elini tuttum, kayıverdi ellerimden..
Kayıverdim ellerinden..
Dedim ki: "Güven yüreğindekine.."
Dedim ki: "Güvenmeliyim yüreğimdekine.."
Bir kalp çarpıntısı kadarmış her şey; anlık, dakikalık, saniyelik belki de.. Güven, bir olurken yerle, mutluluk da kanatlanıp gidermiş sevgiyle birlikte.. Anlamalıymış insan, neyi kaybettiğini.. Hatırlamalıymış, neyi kaybetmemesi gerektiğini.. Şimdi sözcükler birer birer boşluğa karışırken, dilimde artık anlamını bulurken sessizlik, kırılan kalbin yine de sevebileceğine dair umudum varken hala, diyorum ki: "Gel beraber heceleyelim, ömrümüzün geri kalanını.."

Ha.

12 Haziran 2013 Çarşamba

"Hatırladığım Kadar Seviyorum Seni, Seveceğim Şekilde Hatırlıyorum Bir de.." Şiraze


Ey ömrümün geri kalanı, kırılan yaralı dalım, en gizli yanım
ve kendimle dahi paylaşamadığım!..
Ey düşünmeye kıyamadığım, tarihini belirleyemediğim alışkanlığım,
en hazin düş kırıklığım ve sabrım!..
Sen ey gülü dalında bırakan, gün batımında doğan!
Desem ki; sensin mutluluğum da, mutsuzluğum da..
Aşk’a varamayacak sığlıkta kalışım, insan tarafım ve günahlarım..
Desem ki, sevmekle sevmemek arasında kurduğum köprüde gidip geliyorum;
gündüzleri uykuya vererek, geceleri gündüzlere ekleyerek, kendime tahammül vaktini sınırlandırıyorum..
Bil ki; sırf seni sevdi diye, kendime kıyamıyorum..
İki hecem, emsâli çok, çaresi yok derde düştüm düşeli, kendimden kaçacak yer yok diye, dönüp dolaşıp senin kapında duruyorum..
Şiraze

10 Haziran 2013 Pazartesi

Bugünlerde ben adsız bir özlemim , yağmur yemiş bir deniz gibiyim.. Attila İlhan


Ne güzel bir yalansın sen, hep inandığım.. Attilâ İlhan











Dünden bugüne çektiklerin eksilmedi, dedi yağmur bana,  eksilmeyecek, dedi bugünden yarına..
Bir hiçliğin koynunda istifham gibi büyüyeceksin, sual sorduğun her şey senden sual soracak..
Bitirdim sandığın vakit, başladığını göreceksin..

Attila İLHAN