31 Aralık 2015 Perşembe

Kısık Sesli Yalnızlık / Semiha Kavak

Sevda içerilerde bir yerde kurulan özgürlüktür. Ölüm de biraz sevdaya benzer, kaçınılmazdır. “Ölümsüzlük insanda değil, şiirdeki insandadır. Şair ölünce su, bitki, kum da olabilir ama gerçekte yeniden insan olur, durmadan yenileyerek kendini."

Semiha Kavak

Hiçbir Zaman Yeterince Deliremeyeceğiz / Osman Cihangir

...
Yayımlanan ilk öyküsü "meşhur" Hasar Sözlüğü, aslında onun öyküleri adına söz söyleyecek herkese bazı ipuçları veriyor. Osman'ın öyküleri, ağır hasarlı tiplerle dolu. Hayatın sillesini yemiş, sendelemiş, ama bir şekilde ayakta kalmayı başarmış ve sonunda hasarlarıyla eğlenmeyi, hadi yaşamak diyelim, öğrenmiş tipler.
Ben bu kitabı, Hasar Sözlüğü öyküsünün şu son cümlesiyle hatırlayacağım: "Hiç hasar almamak mümkün mü Betül? "
Aykut Ertuğrul

(Ben de bu öykü kitabını derin iç çekişle hatırlayacağım. Son zamanlarda dilimde sürekli aynı cümle: Hiç hasar almamak mümkün mü?)

Ha.


Dış Kapının Mandalı / Arzu Uçar

"2015 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'ne değer görülen Arzu Uçar, birbirlerini gören, ama duymayan; duyan, ama görmeyen karakterlerin ilişkilerini anlatırken eşyanın sessiz dilini kullanıyor. En sarsıcı duyguları bile, sükunetini kaybetmeden okura aktarıyor. "Dış Kapının Mandalı" sadece hayata pamuk ipliğiyle bağlı insanların değil, bir bakıma pamuk ipliğinin, yani nesnelerin de öykülerini içeriyor.
Demirin soğuğu, şelalenin gürültüsü, bir bluzun kokusu, bir eldeki kahverengi lekeler kimlik kazanarak bizi peşlerinden sürüklüyor. Ama, bütün bu yolculukların sonu, yalnızlığa çıkıyor. Yalnızlığı delip geçecek sırrı ise kimse bilmiyor."

(Sıkıntı, Arayış, Soba, Nokta gibi öyküleriyle, insanın bam teline dokunan bir yaklaşım sergilemiş yazarımız.
Okunması tavsiye edilir.)

17 Aralık 2015 Perşembe

Ruhumu Senden Toplayıp Kalkıyorum..

Huzursuz bir kalbim var benim.
Karanlıkta söyleyebiliyorum bunu ancak. Kalbim görmesin.
Karanlığı bir tek cılız mavi ışık tırmalıyor ve ben gözlerini görebiliyorum bu esnada. Karanlık, benim huzursuz kalbimi, senin bedenini, benim buruşuk gömleğimi, senin sigara dumanını, benim çocukluğumun sefer tasını, senin kaçamak anılarını, benim gözyaşlarımı, senin şefkatini örtüyor ve fakat senin gözlerini örtmeye gücü yetmiyor.
Karanlık, Für Alina’nın piyano seslerini, komşu kadının kıskanç sözlerini bile örtüyor ve fakat, ve elbette şükürler olsun, senin gözlerini örtemiyor.
Senin gözlerini hep görüyorum. Senin gözlerindeyken yakalıyor herkes. Aynı masada oturduğumuz herkes, kalkarken, benim gözlerimi, sözlerimi, yarınımı, senin gözlerinden toplayıp kalkıyor. Paramparça ruhumu senin gözlerinden toplayıp kalkıyoruz. Çünkü kırılgan bir ruhum var benim.
Birazdan gideceksin farkındayım. Ama dinle yine de. Sen ve gitmek ne kadar yakışıyorsunuz! Seni andığım her yerde bir gitmek peyda oluyor. Aslında ikimiz de birbirimize çok yakışıyoruz ama işte gitmek sana benden çok yakışıyor. Çünkü ben gidemeyenlerdenim.
Şunu söyleyeyim öyle git. Arkadaşların biraz daha beklesin gürültülü müzik çalan o dar mekanlarda.
Benim huzursuz bir kalbim var. Yabancı şehre gelmiş bir körün tedirginliğiyle yürüyorum sokaklarda. Adımlarım yavaş. Yavaş konuşuyorum.
Oturmuş, elimde bir kalem. Oturmuş, hayalimde sen. Oturmuş, karşımda Tanrı’nın ve seni seven ve seni kaybetmiş ve seni özleyen diğer insanların öfkesi. Ah onlar hiç gitmiyor karşımdan! Benden bıkmanı bekliyorlar.
Oturmuş, önümde bir kağıt. Yazıyorum. Yaşamayı bilmeyenlerin yaptığını yapıyorum diyelim.
Sen İsmet Bey’i biliyor musun? Özel’i? “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?” demişti ondan sordum. Ben çok severim.
Ne diyordum?
Oturmuş yazıyorum; hiç gidemediğim sokakları, sevgili olamadığım kadınları, sana edebileceğim vedaları. Bak buna bir türlü karar veremiyorum biliyor musun?
Sana nasıl veda edebileceğime yani. Kaç kere yazdım biliyor musun? Çok. Beğenmedim hiçbirini.
Sana Kafka’dan aldığım cümlelerle vedalar hazırlıyorum. Şaşkın, ne diyeceğini bilemeyen bir adam gibi. Senin için Turgut’tan, Edip’ten de ödünç mısralar aldım, söylemesi zor.
Vakit çok geçmiş farkında değilim.

Hiçbir şey söylemedim biliyorum.
Belki, belki gittiğinde söylerim. Sen acele etme yine de.

Ama şimdilik git. Müzik bitmeden, arkadaşların gitmeden.

Tarık Tufan

Aşkı Şeyh Galip'ten Öğrenmedik mi?

Hayattan yorulduğum zamanlarda kapağını kaldırdığım bir defterim var benim.
Şiirler, mısralar biriktirmişim onda. Altını çizdiğim satırları aktarmışım sayfalarına. Bu gün de o defterin yapraklarını çeviriyorum ve Fuzulilerin, Muhıbbilerin, Bakilerin üzerinden geçip Şeyh Galip beyitlerinde karar kılıyorum. Karar kılmak değil aslında benimki, orada takılıp kalıyorum, daha ileri geçemiyorum. Yıllar önce çok soğuk bir kış akşamında gittiğim bir konser esnasında davetiyenin boşluklarına kargacık burgacık bir yazıyla kaydettiğim şu mısralar çarpıyor gözüme çünkü. Aşkı Şeyh Galip'ten öğrenmedik mi?

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni

Ben bu sözden dönmezem devreyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni

  Kaderin alnına yazdığı sevdadan -sevgili yüz bin cefa etse bile- vaz geçmeyen, dokuz kat gök devrettiği müddetçe sözünden dönmeyecek olan Galip bu aşka yeri ve gökleri tanık tutmaktadır. Bundan büyük söz olur mu? Değil mi ki şairin cihandaki itibarı, âşıklar arasındaki şöhreti bile efendi bildiği sevgiliden mütevellittir:

Efendimsin cihânda i'tibârım varsa sendendir
Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir

Dahası sevgili, Galip'in hayatının bereketi, ruhunun semeresidir; şairin, ömür sermayesinden bir kârı varsa o da sevgilidendir:

Benim feyz-i hayâtım hâsıl-ı rûh-ı revânımsın
Eğer sermâye-i ömrümde kârım varsa sendendir

O sevilen ki bir sözüyle şairin yıkık gönlünü onarmış, onun şefkatinin şafağı sevenin karanlık gönlünü ışıklar içinde bırakmıştır:

Bir sühanla dil-i vîrânımı ma'mûr etti
Şafak-ı şefkati bu gönlümü pür nûr etti

Böylesi bir aşkı bulan âşık, sevgilinin güzelliği gibi cefasının da bitimsiz olması için isteklidir. Besbelli cefa da aşktandır. Yeter ki cihanda hiç kimse sevgiliyi kolayca sevmesin:

İsterim hüsnün gibi cevrine pâyân olmasın
Tek seni sevmek cihân halkına âsân olmasın

Gerçi hiç kimse şairin gönlündeki ateşin sebebinden haberdar değildir. Lâkin aşkın kendisi yeteri kadar zahmetli iken bir de onu saklamaya çalışmak ikinci bir külfet doğurur. Üstelik sevenin âh'ının dumanları her zaman tütmekte olduğu halde bu böyledir:

Kimse bilmez bâis-i sûz-ı dilim Gâlib benim
Derd nâ-ma'lûm iken her gâh âh etmek de güç

Zaten Galip, “düştü” redifli gazelinde kısmet kumaşının dağıtıldığı ezel meclisinde kendisine muhabbet payı olarak, düşe düşe paramparça bir kalbin düştüğünden şikâyet etmiştir:

O zaman ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i muhabbet dil-i pâre pâre düştü

    Aynı gazelin daha ilk beytinde kalbin camdan kayığı taşlık yola düşünce dayanamamış, paramparça olmuştur:

Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü
Dayanır mı şîşedir bu reh-i sengsâre düştü

Neticede Galip aşktan ve onun hallerinden -ki kalbini yakıp bitirmiştir- âh eden kişidir. Ama biz aşktan başka şeyler de öğrenmişizdir Galip'ten hayata dair. Çekilenlerin bu dünyada kalacağını, mutluluk demleri gibi sıkıntı dönemlerinin de sonsuza kadar sürmeyeceğini. Çünkü dünya, âdettendir, böyle hükmeder:


Çekilenler kalır Es'ad bu cihân içre hemân
Vakt-i şâdî de gelir mevsim-i mihnet de geçer

Nazan Bekiroğlu

12 Aralık 2015 Cumartesi

Karanlığa Işık Yaktılar.. (Yolculuklarınız uzundur mevsimler boyu bitmez.)


“Anita küçük bir köyde başlamıştı hayata. Kendisinden büyük üç kardeşi ile bahçede oynayabilmek için neredeyse üç yıl beklemesi gerekmişti. Henüz oyunları anlayabilecek yaşta olmadığını söyleyerek bir kenara itip ‘seyirci de lazım’ diyorlardı gülerek. Anita seyirci olmanın da oyuna katılmak olduğunu düşünerek itildiği kenarda tebessümle görevini en iyi şekilde yerine getirmeye çalıştı. Sıkılmadı. ‘Yeter artık!’ demedi. Küsmedi. Hiç ağlamadı. Seyircilerin en iyisi olmayı diledi hep. Sonra Anita artık oyunları anlayabilecek yaşa geldiğine inanarak bir gün, çok iyi anımsıyordu, ağaçların yeni yeni çiçek açtığı ılık bir sabahtı, oyuncuların yanına sokularak fısıldadı: ‘Yanınızda durabilir miyim?’ En büyükleri hayretle baktı Anita’ya. ‘Bunca zamandır neden o basamakta oturduğunu söyle önce’ dedi. Anita çok şaşırmıştı. Böyle bir cevap beklemiyordu. Bir şey söyleyecek oldu, vazgeçti. En büyük kardeşinin yeşil gözlerine baktı. Cesaretini toplayıp sonunda, ‘ben seyirci’yi oynuyordum’ diyebildi. En büyük kardeşi acımasızca, ‘madem öyle’ dedi, ‘bundan sonra sen hep seyirci ol.’ Anita o günden sonra iyi bir seyirci olarak hayatta ilerlemeye başladı. Gördüğü her şeyin bir seyirciye ihtiyacı olduğunu düşünerek, gördüğü her şeye ne kadar iyi bir seyirci olduğunu göstermeye çabaladı.”
Yolun başında yorulursunuz.
Avuçlarınız terler kaldırım taşlarını sayarken.
Dalgalar öper kelimelerinizden.
Bir kibrit çöpü şahittir bütün yaşanmışlara.
Ve karanlık çöker kızıl saçlarınıza.
‘İstemediğim ne çok şey var’ diyen Sokrates’e bir perşembe pazarında katılırsınız.
Öykülerin kalbinde derin uykulara dalarsınız bir uğur böceği eşliğinde.
Kar taneleri bir külçe ağırlığında yeri hedeflediğinde yıkılır çocuğun kardan adam hayalleri.
Saçınıza yıldızlı şehir bayramları takar öyle çıkarsınız ikinci kat komşunuza.
Ve gözlük camınızın yaprakları dökülür.
‘Ben’ diye başlayan cümleler evinizi doldurunca temizlik malzemeleri korkuya kapılır.
Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur denizi deler geçer.
Cebinde kanguru saklayan çocuğun ev adresini bulabilmek için yedi tepeli şehri dolanırsınız.
Lâhitler açılır bir bir ışığa, ölüm çıkar karşınıza.
Ve hayat, sürprizlerini dağıtmak için bayramları beklemez.
Yolculuklarınız uzundur mevsimler boyu bitmez.
Entarinizdeki leke büyür büyür, mürüvvet hayalleri ile çıkar karşınıza.
Naftalin kokulu kazaklarınız inci kolye takıp vitrin ararlar kendilerine, satışa sunulmak istemiyle.
Anlatmak istediğiniz çok başkadır, insanlar en imkansızı çıkarırlar, sizi güldürmek için.
Ve perdeler çekildiği zaman küser güneş.
“Anita, her hayat bir dünya; her dünya, başka başka. Anita, anla...”

Naz Ferniba

Beklemek..

Balad’ta bir Arnavut kaldırımı dik yokuşta...
Masalsılık diye tutturmuş, şehrin Haliç sularına sahici yalanlarımı atmışım, sararmış bir fotoğraftayım, anla azınlığım, her şey kadar ahşap ve eski ve biraz terk edilmiş nadirliğim mekân kadar, kendime dairdir -bütün geçmişimle- anlattıklarım bir eski zaman kalıntısı... beklerim
Durağa geleli yarım saat olmuştu. Beklemekten bacakları sızlamaya başladığından küçük mesafede gidip gelmeyi denedi. “Neden bu kadar gecikti?” diye düşündü. Daha önce hiç bu kadar beklememişti. “Hep aynı saatte geliyorum” diyerek saatine bir daha baktı. Dörde geliyordu işte. Otobüs bozulmuş olmalıydı. Belki de lastiklerden biri patlamıştı. Yine de hiç bu kadar uzun süre beklediği olmamıştı. Yere oturup biraz dinlenmeye çalıştı. Karşısındaki yüksek binaları süzdü bir süre. Onlar bitince arkalarındaki binalara göz attı. Sonra altı şeritli yola takıldı bakışları. Yolda gidip gelen arabalar garip görünüyordu. Hiçbir yerde hiçbir zaman durmuyorlarmış gibi sürekli hareket hâlinde olduklarını varsaydı birden. İnsanı çileden çıkaracak derecede can sıkıcı bir ayrıntıydı bu. Herkes nereye gidiyordu böyle?
Otobüs hâlâ görünmüyordu ortalıkta. Birilerine sorsa iyi olacaktı, ama görünürde birileri de yoktu. Bu duraktan bir tek kendisi biniyordu zaten. Daha önce başka bir yolcuyla da karşılaşmamıştı.
Yolun karşısındaki gündüz vakti ışıkları yanıp sönen markete gidip sormayı geçirdi aklından, ama bu risk almak demekti. En az yirmi adım ilerideki yaya geçidine gitmek, ışığı beklemek, altı şeritli yolu geçmek, markete girip sormak, sonra geri dönmek çok uzun sürebilirdi ve bu süre içinde de otobüs gelip gidebilirdi. İşte o zaman iş işten geçerdi. Üstelik sorularına yanıt alacağı da kesin değildi. Markette karşılaşacağı kişinin buradaki duraktan habersiz olma ihtimâli bile vardı. “Pardon, anlayamadım. Durak mı dediniz? Nerede, hani? Daha önce hiç otobüse binmedim. Demek yolun tam karşısında bir durak var. İnanın hiç bilmiyordum. Kusura bakmayın size yardımcı olamayacağım. Ama isterseniz müşterilere sorabilirsiniz. Belki konuyla ilgisi olan çıkar...” Falan filan... Yarım saat sürme ihtimâli olabilecek bir duruma girmemeliydi. “Düşünmesi dahi tahammül edilir gibi değil” diye mırıldandı. Vazgeçti.  
Biraz daha beklemeliydi, nasılsa gelirdi. Hiç gelmediği olmamıştı, aslında geciktiği de hiç olmamıştı. Kesin önemli bir sorun çıkmıştı. Saat beşi geçiyordu işte. Beklemek korkunçtu. Berbat hissediyordu insan kendisini. Bunu ancak bekleyen anlayabilirdi. Hayatında hiç beklememiş olan bilemezdi. Çantasını başının altına koyup uzandı. Gökyüzünü gezindi bir süre. Berrak mavide dolanan beyaz öbekleri saydı. Ama hâla otobüs gelmemişti. “Ne olacak şimdi?” diye düşündü. Sağda solda, kaldırımda, bu tarafta, karşı tarafta hiç yürüyen insan yoktu. Kimse yürümeyi denemiyordu burada. Belki de bu yüzden otobüs gelmekten vazgeçmişti. Neden olmasındı. Mümkündü tabiî. “Ben varım ama, otobüs bunu çok iyi biliyor. Her gün aynı saatte burada bekliyorum” diye düşündü. Sanki biraz da öfkelenmişti. Düşüncesinden geçen kelimeler biraz sert vurgu yapmış gibi geldi ona. Sakinleşmeliydi. Şimdi bir otobüs yüzünden gerilmenin hiç sırası değildi. Dünya hâli. Her şey, her zaman yolunda gidecek diye bir kaide yoktu sonuçta. Ara sıra değişiklik yaşamanın tadına varmalıydı. Yine de biraz sıkıcıydı. Yani işin içinde beklemek olmasaydı belki keyifli olabilirdi ufak değişiklikler. Beklemenin sinirleri bozan tarafı ağır basıyordu. 
Gözlerini kapattı. Uyuyakaldığında arabalar hâlâ yolda akıyordu. Anlık rüyasında büyük beyaz bir otobüsü kovaladığını gördü. Dar sokaklardan geçerken otobüs çarpmamak için bir incelip bir kalınlaşıyor, bazen karşısına çıkanların üzerinden zıplıyordu. “Hiç böyle otobüs görmemiştim” diye düşündü. Arkasından koşarken bir yandan da ona sesleniyordu var gücüyle: “Hey dur! Beni almayı unuttun!” Ne çok bağırmıştı ki, kısık sesini kendisi bile duyamamıştı. Çok zamandır otobüs önde o arkada bu vaziyette idiler demek ki. Birden şehir bitti. Yol bitti. Zemin bitti. Uçmaya başladılar. Neredeyse bir kelaynak ile çarpışıyordu. “Önüne baksana, uçmayı bilmiyorsan ne işin var burada? İn aşağıya!” diye çıkışan kelaynak ile konuşabilmeyi diledi bir an. Tam bir şey söyleyecekken otobüsün karanlığın içinde kaybolmak üzere olduğunu fark etti. “Eyvah! Kaybedeceğim” diyerek uçuşunu hızlandırdı. Otobüs bir kara deliğin içine atlamıştı.
Yoldan hızla geçen itfaiye arabasının siren sesiyle korkuyla yerinde zıplayarak uyandığında önce nerede olduğunu anlayamadı. “Burası da neresi böyle? Ne işim var benim burada?” diye mırıldandı. Otobüs durağında olduğunu fark edince rüyasındaki otobüs hayâl meyal canlandı gözünde. Ayağa kalkıp çantasını sırtına aldı ve yürümeye başladı. “Hiçbir şeyi beklememeliyim” dedi. Bekleyerek kim bilir neleri kaçırmıştı. Bu kadar hızlı bir hayatta beklemek gerilemek demekti. Şimdi, nelerden geri kalmış olabileceğini kestirmeye çalışıyordu. Ama ne kadar düşünürse düşünsün bunu bilebilmesi mümkün değildi. 
Balad’ta bir Arnavut kaldırımı yokuş...
Masalsılıkla karışık, Haliç sularına sahici yalanlarımı atmışım.
Sararmış bir fotoğraf kenarında, anla
Azınlığım, her şey kadar ahşap, eski, terkedilmiş..
Nadirliğim mekân kadar, bir eski zaman kalıntısı... Beklerim..

Naz Ferniba

10 Aralık 2015 Perşembe

İnsan Nefesine Hasret..

Çıplak olarak ölü bulunduğunda Romy Schneider'ın avucunda sıkışmış bir kağıt parçasından, babası Wolf Albach-Retty'nin bir zamanlar kendisine yazıp bir yaş gününde hediye ettiği şu sözler okunuyordu:
Steck deine Kindheit in die Tasche und renne davon, denn das ist alles, was du hast!
Kısaca anlamı şu:
Çocukluğunu cebine sıkıştırıp kaç buralardan, çünkü sadece senin olan tek şeydir o!
İçine düştüğü gayya kuyusundan bir türlü çıkamayan, ne eli yüzü... her yeri yara bere içindeki yavrusuna bir baba bundan başka daha ne söyleyebilirdi?
Tam da rüya ile riyanın kesiştiği o noktada. Şöhretin zirvesinde.
Umudun yinelenişi.
Ufkun çizilişi.
Yolun.
Tutunamayanlara çığlık.
Gelmiş geçmiş zamanların en güzel tutunamayanına...
Romy Schneider'e...
Ne ki Orson Wells'in yönettiği ünlü Le Procès'deki (1961) şımarık kıza değil, Visconti'nin Boccacio '70'indeki (1961) mahzun dilbere...
Schneider'ın gözleri, sanırım bir kadına yakışabilecek hüznün en mahrem tecelligâhı...
Önce aşk acısı... sonra evlat acısı...
Onunkisi kendine bir türlü ulaşamayan bir kadının hikâyesiydi.
Kafka'nın Şato'su gibi. Kendine bir türlü ulaşamaz. Ne kadar yaklaşsa, o kadar uzaklaşır kendinden.
Penceredeki kadındır o! Camdaki kadın...
Pierre Granier-Deferre'in yönettiği filmdeki naif kadının ta kendisi!
Gerçekte bir ideolojiye, bir fikre, bir çıkara değil, sadece aşka inanan bir burjuva kadınının trajedisi... tüm yalınlığıyla....
Brigitte Bardot'nun tam da karşıtıdır bu yüzden.
Biri ne kadar beden, ne kadar şehvet, ne kadar et ise, diğeri de o kadar göz yaşıdır... mahzâ hüzündür... biteviye kaybediştir...
Tutunamayışın... düşüşün... zayıflığın.... güçsüzlüğün simgesidir Romy Schneider.
Kadın asaletinin simgesi...
Bu yüzden güzeldir.
Bir türlü çocukluğunu cebine sıkıştırıp yollara düşemez.
Yenilir.

Dücane Cündioğlu

(Meraklılar için: 
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=1064)

Orhan Veli Otobiyografisi..


Nazım Hikmet Otobiyografisi..


"Kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir,

                                               ben ayrılıkların...
Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını,
                                               ben hasretlerin.."

Nazım Hikmet Ran

İçinden Yalnızlık Geçen Bir Cümle Kur..

İçinden yalnızlık geçen bir cümle kuruyorum..
İçimden geçiyor yalnızlık..
İçim geçiyor..
Çiçeğine küsmüş bir bahar bendeki..
Olur mu çiçeksiz bahar?
Gün sonu suya vuran ikindilerden, çekip alıyorum zamanın gölgesini..
Yorgun gövdemi, serin bir cami duvarına bırakıyorum..
Kayıp düşlerim, dağılan tespih tanelerinde..
Onlar gidiyor, ben kalıyorum..

Ha.

30 Kasım 2015 Pazartesi

Zamanın Geçmiş Tozları..

Bir adım.
Bir adım daha.
Bırakınca kendini geçmişin kollarına, hafif bir esinti dahi yeter alıp götürmeye seni..
Farkına varmadan süzülürsün, o girift boşluğa.
Hangi an’a sığınmak isterdin?
Hangi kırılma vaktinde durdurmak zamanı?
Ya da hangi yol ağzında, seçiminin yanlış olduğunun söylenmesini ki, bildiğini okuyacağının bilinciyle..
Karşı konulamayanın o dayanılmaz hazzı doldururken içini, yıllar ve nice yaşamlar sonra, hangi yaşanmışlığa, evet yanlıştı, ama değdi, diyebilmeyi?
Sahi, neye değmişti?
Değmiş miydi?
Tercihlerden örülü bir ağdı hayat..
Seçtiklerin..
Seni sen yapan çizgiye gelene kadar, seçtiğini fark etmediklerin..
Bir suçlu vardır her daim. Birçok sebep.
Neden’ler.
Nasıl’lar.
Oldu bitti’ler.
Olmadı’lar
Ve bitmedi’ler.
En çok kendinden yana olduğun, hayır, hep kendinden yana durduğun; yargıcı, sanığı, hakimi, avukatı sadece sen olduğun o bitmez iç hesaplaşmalarından yorgun düştüğün bir gecenin sabahında daha, yüzüne çizilen bir çizgi, saçına düşen bir aktan sonra..
Bir daha.
Bir daha…
Kimdi suçlu?
(Aldanmayın. Kendimden yana hiç olmadım aslında.)
Bıçağı kemikte hissedip, yaşanan onca ağrıyla hemhal olunca..
Bitmeyen sorgularla..
Alıp verirsin kendinle. Alıp, vermezsin.. Atarsın bir ulaşılmaz uzaklığa.. Sanırsın ki, geçer. Üzeri tozlanır da biter.
Geçmez.
Bitmez.
Bugün durduğun yerde, bütün bir geçmişin vardır.
Bulamazsın, zamanı dondurmak istediğin bir an. Seçimini değiştirmene değecek bir yol ayrımı.
Sarıp sarmalarsın kırılganlıklarını, bütün kırılma noktalarından.
Öpersin gözlerinin yaşından, hayal meyal bir noktaya dalmış o kız çocuğunun..
Öpersin, saçlarının erguvan geceli kokusundan, tebessümü donup kalmış o genç kızın..
Öpersin, bütün ömrüne yön vermiş geçmişinin solgun bakışlarından ve bağışlarsın onu..
En güzel ’hoşça kal’ı kendine ısmarlarsın.
Ve bu kez, birbirine sımsıkı kenetlenmiş hızla akıp giden yıllarının ardından, el sallamazsın..

Ha.

28 Kasım 2015 Cumartesi

Aşk, Şifa Verici Biricik İlkedir..

İnsan dünyanın şu veya bu yerinde bulunduğu için değil, aksine o koca gövdesini bizzat bu dünyada buluverdiği için huzursuz, gergin ve sıkıntılıdır, başka deyişle, onca yol yürüdüğü halde bir türlü kendisini bulamadığı, kendisine ulaşamadığı, biteviye kendisini özlediği için. Dikkat etmeli, kimliğini, kişiliğini değil, "kendiliğini", yani zâtını, özünü özlediği için. Kimlik ve kişilik sorunları ve çözümleri en çok geçim sıkıntısının (bedenin ve tin'in) tarihine aittir, can sıkıntısının (varoluşun) tarihine değil. Ne sistematik tıp, ne sistematik psikoloji, ne de sistematik din bu sorunları açıklayabilir, çünkü varoluş sızısı ne bedensel, ne tinsel bir hastalıktır, ne de bir inançsızlık belirtisi, aksine yaşamın ta kendisidir. Bu yüzden doğal, toplumsal ve dinsel gereksinimleri doyurmanın bu hasreti, bu sızıyı dindireceğini sananlar plasebo yanılsamalarıyla kendilerini kandıradursunlar, biz insanı, insanımızdan yoksunluğumuzu idrak etmek, onu ısrarla aramak, çözme ve çözümleme tekniklerine en yabancı kalan tarafımızla her birimiz tek tek yüzleşmek zorundayız. Nerede? Meydanlarda veya kalabalıkların içinde ya da klişelerde, reçetelerde değil, belki bir gözyaşı damlasında, belki bizim gibi yalnız ve yabancı olan bir yaşam yoksulunun iniltilerinde, belki derûnumuzdan gelen o nedensiz, amaçsız, tanımsız yakıcı sızının nefesimizi kestiği bir anda, ama hep sözde-başarılarımızla övünemeyecek denli yere yıkılmışken. Bilmeliyiz ki bir tabibe, bir psikoloğa, bir din adamına, kısaca kelli felli ciddi adamlara uzak ve karanlık kalan bir alandayız: masal-anlatıcılarının hükümranlığındaki gözyaşı vadisinde. Aradığımız hakikati bir iç çekişinde bulabiliriz ancak, hani şu burnumuza acı tütün uğradığı anlar vardır ya, işte öyle bir yürek yanışında, ama hep yoksulların, yoksunların ve mazlumların yanıbaşında, daima mağara gevezeliklerinin ötesinde, dünyevi iktidarların kıyısından çok, tam da karşılarında. Yârelerden şikayet etmemeli o halde, dertten, ıstıraptan kaçmaya kalkışmamalı, hiçlik çöllerinde can verirken bile yaşamı sevmekten utanmamalı, kendimizi kuyunun dibinde terk edilmiş bir halde duyumsarken bile sevgilinin tebessümünü bizden esirgemeyeceğine inanmaktan vazgeçmemeli. Aşk şifa verici biricik ilkedir, ızdıraplarımızı yatıştırdığı, bizi uyuşturduğu için değil, derûnumuzu çelişkiler içinde diri tuttuğu için. Kısacası, duam tüm huzursuzlar adına: aşk olsun erenler!

Dücane Cündioğlu

Yavaş Yavaş Geçtim Kalabalıkların Arasından..

Yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından,
Bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen geçtiği yeri.
Yavaş yavaş çıktım içimden.
Dokundum,
Yavaş yavaş acıya, kuvarsa, şiire.

Yavaş yavaş tarttım suyu, anladım nedir ağırlık.
Kokular.
Coğrafya.
Eğildim sonra, gövdeyi tanıdım ve düzenini.
Gördüm, sessizliğin dümdüzlüğünü.
Gördüm, yinelemedi gördüğüm hiçbir şey.
Böyle yavaş yavaş geçtim insandan insana.
İnsanlaştırdım yavaş yavaş dışımı.
Böyle karıştım kalabalıklara
Kalabalıklaştım böylece.

                                                               Kül.

İlhan Berk

Herkesin Bir Yara İzi Vardır..


Gidenler bizden hep bir parça götürürler..
O parçanın yerinde de derin izler kalır.
Herkesin bir yara izi vardır;
İnsanlardan gizlemeye çalıştığı, saklamak için çok uğraştığı bir yara izi..
Herkesin bir yara izi vardır;
Kimseye dokundurtmayacak kadar güzel olan.
Baktıkça nefes alabiliyor olmanın kıymetini anlamanı sağlayacak bir yara izi..
Bu izlerle yaşamaya alışırsın..
Bir sabah, belki gün doğarken baktığında dışarı, yaşamayı yeniden sevebilirsin..
Ve bir gün elbet birileri o yara izlerine dokunur.
Acın da biraz olsun hafiflemeye başlar.

Ali Atay

22 Kasım 2015 Pazar

'Baran'; Fıtratın dili..


Sanatta ancak fıtrata uygun olanın gönülleri fethedeceğini sezecek kadar bilge, taşmış da durulmuş ırmaklar kadar berrak ve sakin. Bir o kadar derin. Şatafatsız, şaşaasız. İddiasızlığında ihtişamlı.
İranlı yönetmen Mecid Mecidi'nin filmi "Baran", hayatın sert yanına çevrilmiş bir masal ışıldağında küçük sahneler üzerinden akıtılmış aşka dair büyük bir hikaye. Hazin ve zengin. Rikkatli bir doğu dili.
"Sinema Dili" diye bir ara başlık açmak niyetinde değilim. Sadece zannımca, münferit parıltılarına rağmen kesintisiz ırmağının ortak dilini bir türlü bulamamış Türk sineması gibi romanının da yitik malını sahiplenir gibi sahiplenmesi gerekenin böyle bir dil olduğunu işaret etmekle iktifa edeceğim. Şarkın bilgeliğinde halin dili.
O dil ki, tepeden tırnağa aşk olan bir hikayede kahramanlar bütün şunları kimi taşarak kimi sızarak ayan beyan söylüyorlar. Ama erkek olan aşka dair tek kelime etmeden, kadın olansa değil kelime etmek sesini bile işittirmeden.

Erkek (Her sahnede/Her haliyle)

Sen geldin. Benim eziyetim dokundu sana. Ama bağışla, senin sen olduğunu bilmiyordum. Ne zaman ki öfkemin üzerine indi yağmur. O zaman duruldum.
Sen saçlarını tararsın. Ben seni, puslu aynanın içinde bir resim, ağır ağır uçuşan perdenin üzerinde bir gölge olarak fark ederim. Masal keser dört bir yan. Seni yeşiller içinde bir cennet çiçeği velvelesinde ilk kez gördüğümde, sen o musun, diye sormam bile. Bilirim ki rengini gizlesen kokunu saklayamazsın, perdeni çeksen ışığını boğamazsın. Benim gördüğüm benim rüyamda kalır. Senden şüphelenmek yerine çimento yanığı göz bebeklerimden şüphelenmeyi yeğlerim. Fark ederim aynanın sırtındaki sırrı. Eksiğim gibi durduğunu. Güvercinlerin kanat sesleri inşaat işçilerinin yanık türkülerine karışırken fıtratın dilinde işlemeye başlarım. Bir yanımdan sakinleşir ama bambaşka bir yanımdan taşarım.
Bir başka aynada tanırım kendimi. Bundan böyle hoş-halim. Latifim. Gördüm ya seni görülmek de isterim. Yağmurun rengini ateşte seçerken ne yana gitsen sana dönerim. Çıkarırım alnımdaki kara bağı. Bahtımı ekmeğine bağlarım. Anlamsız varlığım anlam bulur. Başkalaşırım. Mademki elinin dokunduğu her şey, bir bardak çay, iki parça şeker olsa bile. Harikulâde bir şey.
Çamura saplanmış kara lastik pabucun bütün masallardaki kristallerden daha varlıklıdır. Ama yokuşun dik senin, yükün ne kadar ağır. Senin taşıdığın benim belimi büküyor. Sen ezilme, bel verme diye her şeyden vazgeçebilirim. Sarı bir sayfanın resmiyeti üzerinden kazınan vesikalık bir fotoğraf gibi bir anda kimliksiz kalabilir, ismim gibi cismimden de geçebilirim.

Kadın (Sadece Bir Sahnede/Peçesini indirmesiyle)

Daha düne kadar yüzüm açıktı sana. Aramızda masumiyet ihlaline dair bir hece yoktu. Çünkü senin farkında olmadığım gibi benim farkımda olduğunun da farkında değildim. Ama şimdi bir bilmek halindeyim ki yüzüm, keskin inen bir satırın gürültüsünde, her şeyi karanlığa boğan bir perdenin düşüşü kadar ani ve kesin, senin yüzüne kapalı bundan böyle.
Çünkü beni fark ettiğin anda ve bunu benim de bildiğim anda ne senin senliğin ne de benim benliğim kalır. Geriye sadece içimizde taşıdığımız Âdem ve Havva ve aramızdaki ezel olasılığı kalır. Bu yüzden şimdi sadece yüzümü değil kalbimi de her an izleyen bir çift göze dair terbiyeyle, aramıza bir uçurum koyuyorum. Senden kaçıyor, kendimi senden gizliyorum.

Ama. Aşkın koşulanda değil kaçılanda, açılanda değil kapananda olduğunun da bilgisindeyim. Peçemi örterek açıyorum sana kapılarımı. Dahası ezeli bir bilginin ürpertisi yüzüme sinerken aramıza bir senlik ve benlik davası sokuyorum. Seni ben karşısında tanımlıyorum yani. Sana yer veriyor, baha biçiyorum. O dairede kendimi tamamlıyorum. Senden gizlenerek seni sen, beni ben yapıyorum. Böylece benim için taşıyabileceğin bütün anlamların farkında olduğumu da beyan ederek benim kadın senin erkek olduğumuzu yüzüme indirdiğim şu peçede aşikâr ediyorum. Bu halimle seni bir mümkün olarak gördüğümü itiraf ediyor, senle ben arasındaki bütün ihtimallere evet diyorum.

Nazan Bekiroğlu

17 Kasım 2015 Salı

Susmak.. Kaç Hece, Kaç Gece?


Akasya ağacını, kışın kuşatmasına terk edilmiş demir salıncağı, mürekkebi tükenmiş mor kalemi..
Tüm yaşadıklarımı susmak istiyorum..
Kağıtlara dağılmış -boynu bükük harfleri- eksik şiirleri, gökteki o en parlak yıldızı, çiçek desenli kahve fincanlarını, kahve kokan geceleri..
Kelime kelime, hece hece susmak istiyorum..
Erguvan tozu günler..
Uzun yaz ikindileri...
Masada yarım çay.
Erken inen karanlık.
Boşluğa sarınıp kalmış tüm sözcükleri susmak istiyorum..
Tebessümün ardındaki hüznü, derin sulardaki batıklar misali öfkeyi..
Uzun zamanların, kolay kayıplarını susmak..
Yılları yormuşuz sadece..
Günleri biriktirip, eklemişiz birbirine..
İçimdeki o bağrış çağrış dinmeyen umudu..
Şarkıları, ki birlikte eşlik edilmiş birçoğuna..
Sahipsiz bankları, ki hiçbirinde adımız karalanmamış..
Yaşanmış sandıklarımı, yarına kalmamışları..
Susmak.
Susmak istiyorum..

Ha.

10 Kasım 2015 Salı

Bir Yıl Daha..

Eskimeyen hüzünler sapağında, durup düşünme; bekleme, olmamışları, olmadıları, olmayacakları...
Kendinden büyük bir gölgeyle, sığın, çatısına gecenin..
Türkülerini söyle..
Bir alt yazı geç filme: "Zaman, sadece birazcık zaman.."
Altı çizili satırlarla, yol ol kendine.
Ve.
Gülümse kaderine..

Ha.

9 Kasım 2015 Pazartesi

Hüznüne Sevda..

Ben hayata, yaşamaktan kaçarken tutuldum Sevgili.
Bir intihara koşar gibi kabullendim hayatı.
İnadına ve isyanla yaşadım, ölümler çağırmaktan kısıldı sesim, beter oldum.

Yaşadım.
Kapanmış bir yarayı dürteler gibi yaşadım.
Tutup yine de sevmişsem seni, intiharım olan yaşamakta, aşkın panzehirinin olmayışındandır.
Benim hayatım kaybedişler üzerine kurulmuştur Sevgili.
Eni sonu malum bir cinayetin masum ve meçhul bir maktulüyüm ben.
Ben seni yaraya tuz basar gibi, bütün vuslatları yıkarak sevdim.
Ben seni sadece sevdim.
Dedim sana.
Aşk gibi hüznün de sebebi yoktur Sevgili, tutamağı vardır sadece.
Yok olmuş zamanlar ve imkânsız mekânlar gibidir benim sevgim.
Ben şehirleri, nemli bodrum katlarının kaldırım hizası pencerelerinden tanıdım.
Bu yüzden büyük umutlarım olmadı benim.

Biliyorum.
Senin gülüşün benim baharımdır.
Ne ki bodrum katlarının kör odalarında aslolan hüzündür Sevgili.
Ben seni hüznüne sevdim Sevgili, ben seni sadece sevdim.
Biliyorum.
Senin gülüşün benim baharımdır.
Oysa benim adım gurbetlere yazılmış, yüreğime hüzün düşürülmüştür.

Eylül yorgunu saçlarımla en güzel hüzünleri ben yaşarım.
Ben seni gerekçesiz ve neticesiz sevdim.
Ve nasıl sevmişsem seni böyle dolu dizgin, ulu orta, öylece hüzne belenmişim işte.
Bazı acılar vardır, tütün gibi işler adamın yüreğine, aşk gibi, yaşamak gibi.

Sevgili,
Sevmişsem seni ve yaşıyorsam hâlâ,
Tütün çekiyorsam gecenin bir vakti,
Demli bir hüzne çatmışım belle.
Dedim sana,
Aşk gibi hüznün de sebebi yoktur Sevgili, tutamağı vardır sadece.

E.İBRAHİM

8 Kasım 2015 Pazar

Hiç Kimsem.. Herkesim..

Yağmursu bir yaşamın, yoğun bir ıslaklığın içinde uygun adım yürüyorduk. Düşündüklerini bulamıyordum, düşündüklerimi bilmiyordun. Ellerin pantolonunun ceplerine, hep iki akrep gibi kıvrılıyordu korkuyla. Gündüzlerimi soyunuyordum akşama. Kızıl bir akşam mor bir geceyi hazırlıyordu kendine.

Yanımızdan geçen bir adam selam verdi. Düşleriyle. Selam verdim boşlukça. “kim bu?” diye sormadın, kim olduğunu söylemedim. Bağışla, hazırlıksız bir hüznün acemiliği var üzerimde. Üstüm başım karanlık içinde. İçimden geçeni söyleyemiyorum.

Yangınım olur musun?

Çok kültürlü bir “gün” değil aradığım. Kemirilmiş, kullanılmış “gün” istiyorum. Bulutları avlamayı özledim, garibanlarla çayımı yudumlamayı, ateşlerinden başka bir şeyi olmayan köprü altı fukaralarıyla fukaralığımı paylaşmayı, uçsuz bucaksızlığımı özledim. Ben damar damar, bölük pörçük gitmelerimi özledim.

Özlemlerim olur musun?

Hiç kimsem, herkesim…

Sahte gün batımlarını takip ediyor yanlış zaman kipleri. Zamansızım, kabulsüzüm. Susmak için mazeretler arıyorum; öyküler, kıymık gibi ince bir sızı içimde. İçim toz duman, içim yerle bir.. Birileri zayıf yanıma dokunmuş olmalı.
Hiç kendim için ağlamışlığım var mı benim? Bunu bilmiyorum, bilmem gerek galiba. Ağlasam, mahşer sesim olacak, ama ağlayabilsem. Gece kokuyorum. Zihnimin sayfa aralarında rastladığım hüzün kırlaştırıyor avurtlarımı. Siyah hüznümle öğelerine ayırıyorum. Öznesi “sen” olan yeni bir cümle kurmalıyım. Tarih bile yorgun, biriktirdiğim nefret antolojisinden. Yalnızlığım eskiyor, yıpranıyor. Yavan artık yalnızlık, bayat ekmek kokuyor.

Herkes çıkınca benden anlıyorum ki, sessizliğimin kalabalığa ihtiyacı var. Yalnızken sessiz olamıyorum konuşmaya yelteniyor içimde dövünüp duran ben. Ters dönüyor içimin yüzleri, bin bir surat gecemin duruşları. Sesim bana yaban, sesim bana gurbet el…

Anlamlar yitiriyorum, yitirdikçe yitiyorum. Bir ayna buğulanan yüzümü siliyor. Ve adımı özlüyorum en çok. Her şeyin bir adı oluyor; beklemenin adı, hazırlıksızlığın adı, sığınmanın, kaçışın adı… Peki benim adım ne? Adsızım. Gel, içimde yaşarken büyüttüğüm intiharları öldür!

Nereden geldiğini bilmediğim bir israf, kasvetli karanlığımı ulu orta dağıtıyor. Gölgeler uzatmayacağım artık kirli hayaletlere. Annemin zamansız düşlerinden biri olarak kalacağım. “Düşünüyorum, o halde yokum” diyeceğim tek çizgilik öykülerde. Kendine aşık denizler, uykularıma bilenmiş bıçaklar yüklüyor. O denizlerin dalgalarına taş fırlatmalı fikrim. Göğü yırtık bir hırka gibi sırtına geçiren aya kafa tutmalıyım. Taş kaldırımlarında boylu boyunca uzanmalıyım şehrimin, uyumalıyım dipsiz ayak izlerinde.

Hiç kimsem, herkesim… Şimdi gitmeliyim; bir dünya eksilecek sadece içinde ben kadar.

Eksik gecelerime alt yazı düşer misin?

“Senin şiirlerin de saçlarını at kuyruğu yapar mı? Yok. Ama sık sık aşık olurlar” diyen şair kadar pervasızım. Tutanaklara geçsin soluğum.

Ayşegül Altunhan (Yolcu Dergisi)


Güzel Şeyler de Olmuştu Bir Zamanlar, Bir Yerlerde..


Güzel şeyler de olmuştu, bir zamanlar, bir yerlerde..
Duvarlara çarpa çarpa küçülen zaman, yalnızlıklarımızı büyütmeden önce..
Akşam olmak düştü kimilerinin payına sadece; onarmak dikişleri atan geceyi, ilmeği kaçan düşleri..
Ayakta durmak, her daim güçlü.. Kimilerinin nasibi buydu..
Bir yontucunun devasa kayalarla boğuşması; her fırtınanın ardından gemiyi sahile sağ salim ulaştırması kaptanın..
Acının kaç rengi vardı?
Kaç dili, suskunluğun?
Pencerenden gördüğün kadardı hayat..
Nasıl batmıştı güneş; gün, nasıldı doğarken?
Büyümenin ödül olmadığı yıllara denk gelmiştin bir kez..
Geceyi yüklenmiştin.. Geceydin, bu tarumar döngüde..
Say şimdi tekneni döven dalgaların bıraktığı çizikleri, yılların aşındırdığı paslı gövdende..
Yakalayamadığın düşleri say..
Yüreğinde düş bile olamayanları…
Say.
Ve.
Bir düğüm daha at geceye; kimsesizliğini ört sessizce.
İklimi güze çalan gökyüzünden savrulan telekleri, yorgan yap üzerine.
Bir serzenişlik borcun kalsın, bütün yitiklere..

Ha.

Masal..

Çocuktum,
Her şeyi anladığımı sanıyordum.
Sonra büyüdüm,
Bombaların ve bankaların dağlardan ve ırmaklardan daha fazla olduğunu gördüm..
Bahçıvanlar generallerden, menekşeler mermilerden daha azdı.
Yenilmişti dünya..
Yenilmişti dünya..
Duanın özgürleştiren rüzgarı,
Çekilmişti yüzlerden.
İnsanlar dua değil, yönetmelik okuyordu.
Nükleer artıklar ve çok uluslu yalanlarla kirlenmişti yüzümüz..
Teknolojinin o yok edici, o gri gölgesi düşmüştü yüzlere..
Yenilmişti yüzümüz ve görüntü aynıydı bütün aynalarda.
Her şey çok açıktı; herkes kimsesiz, herkes bir şeyin yoksuluydu.
Hepimiz aynı anda yenilmiştik ve şarkılarımız kederliydi.
Yanlış bir zamanda mı yaşıyordum ?
Çekip gitse miydim?
Hayır!
Ne yanlış bir zamanda yaşıyordum
Ne de çekip gidecek bir yer vardı.
Her yer aynıydı.
Kaldım.
Sürekli çağıran ve ayrım yapmayan toprak, nasıl olsa beni de çağıracaktı!
Masal dünyanın bittiği yerde başlar.
Biliyorum, klasik zamanlarda değiliz artık ve masallar böyle anlatılmaz.
Biliyorum!
Ben hiç masal yazmazdım, dünya sisteminin hepimize anlattığı masal kötü olmasa bu kadar..
Biliyorum!
Bir karınca türküsünden daha hafif olacak sesim.
Biliyorum!
İnsanların birbirlerine olan yabancılığı büyüyecek, dünya küçüldükçe.
Biliyorum!
Telefonlar oldukça insanlar birbirini görmeyecek..
Biliyorum!
Birbirimizi hiç görmeden öleceğiz..
Her şey için, tek şey diliyorum:
Allah’ın gülleri yakamızı bırakmasın..


Mevlana İdris Zengin

Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.. İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda.. Her şeyden öte, öyle sevdim ki ben seni, yoluna baş koymak diyoruz, biz barbarlar buna.. / Birhan Keskin


Mutsuzduk..

Aynı ipin üstünde yürüyen iki cambaz gibi birbirimizin dengesine tutunarak yürüyorduk.
İpin dışında var olacağımız başka bir dünya yoktu.
Farkındaydık.
Gösteri bittiğinde zamanı soyutlayarak sığınabileceğimiz herhangi bir ada ya da üstünde uçarak mekân ve boyut değiştirebileceğimiz sihirli bir halımız yoktu.
Böyle nefes aldığımız sürece imgeler sirkine mahkûmduk.
Ne hissediyordun bilmiyorum, ama benim için bu gerçeği bütün çıplaklığıyla kabullenmek, bildiğim bütün keskin yanlarımı törpüleyen ve görünmeden çalışan düş öğütücü bir alete dönüşmüştü sanki. Hayat; tıpatıp, gözyaşları içinde izlediğimiz "Acı Hayat" filminin senaryosu gibi yürüyordu.
Filmin sonu da bizim sonumuz da belliydi ve mevcut koşullara bakıldığında ikimizi bekleyen "acı son" gayet olağan görünüyordu; çünkü her şeyin, herkesin bir yerlerden güç aldığı dünyada acı, insanın hayatın içine işleyen imkânsızlığından, imkânsızlığın sönmek nedir bilmeyen nârından alıyordu bütün gücünü.

Bizse zayıftık.
Sürekli aynı ipin üstünde yürümekten yorgun, güçsüz, finale doğru koşar adım sürükleniyorduk.


Mutsuzduk.


Mutsuz, mutsuz, mutsuz..

Fatih Yavuz Çiçek

Şubat..

Ben bu içimin yankısı, ben bu içimin koruyla,
Bu narı daha fazla taşıyamam.
Düşecek ellerimden, dağılıp dökülecek odaları,
Dayanamam.
Benden sana,  mevsimlerden anne, uykularımdan tüller,
Ömrümden ağrılar sızmıştır.
Bu aşk bende bir imkânsızlık tasarımı gibi kaldı,
Kaldıramam.
Adı şubat olan bu şiirde kalbim,
Uzun bir nehir gibi ağrıyor.
İnat yumağım çözüldü.
Sol omzundan siyah atımı, sana düştüğüm o eski şubattan,
Çukurumu alıyorum.
Benden kalan boşluğa kırmızı bir araf düşüncesini koy.
Nasıl hatırlanırsa bir yaprakta bir orman,
Bu kez o olsun beni sana hatırlatan.
Bir gün olur senin de düşerse elinden nar,
Aşk bir gün seni de alır bir yerden bir yere koyar
Ne zaman ki, kaplar gönül mülkünü kar,
Çağır o zaman, anlatırım sana,
Bir ömürden nasıl döne döne geçer turnalar.
Sanma ki, inadımda sarı bir safra,
Dilimde uçuşan rüzgârlı bir sayfa,
Sözlerimde silinmiş şifre vardır.
Sökmedin beni çölden, yolum araftır.

Birhan Keskin

Önce Kanatlarım Oldun, Sonra da Kanatlarımda Kar..

İçimizdeki gedikleri,
Yalnızlıkla kapatmaktan yoruldum..
Sevdaların hepsi birer kağıt gemiydi,
Bilemedim..
Denize bir saldım, hiçbiri geri dönmedi.


Bu kadar sevda kağıt gemiye yüklenmezmiş,
Öğrendim..
Biliyorum,
Nasıl olsa gelmeyecektin;
Ama içlerinde en son seni bekledim.
Bir gece,
Her şeye,
Herkese inat,
Koynuma yüzlerce aşk sığdırdım.
Yüzlerce koku.
Yüzlerce sıcaklık.
Sabah her yerimde yüzlerce bıçak yarasıyla uyandım.
Önce,
Bütün gemilerini kağıttan yapan ellerimle,
Yüreğimi,
Sonra da,
Bir bana sevda dolu bakmayan gözlerini yaktım..
Küçüktüm.
Uçmayı da
Öpmeyi de bilmezdim.
Önce kanatlarım oldun,
Sonra da kanatlarımda kar..
Yüreğimi suya her salışımda,
Bir gülüşünü hatırladım,
Bir de gözlerini özledim..
Sana dair ne varsa, bildiğim ya da bilmediğim,
Hepsini..
Her sevda,
Sana biraz yaklaşmak içindi.
Bu şehrin bütün ışıklarını sen söndürdün.
Senin yüzünden yaktım bütün gemileri.
Sen sev, diye öğrendim sevdayı.
Bu yılanı koynıma sırf senin için soktum.
Sevmedin..
Sahi,
Niye sevmedin?
Unuttum...

Vilma Benli

Ah, kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya.. Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar; evler, çocuklar, mezarlar çizerek dünyaya.. Yitenler olduğu görülüyor; bir türküyü açtılar mı, bakıp kapatıyorlar.. Geceye giriyor türküler ve ince şeyler.. / Gülten Akın

Bu iki dizenin kitaplarda kalmayıp başka yerlerde de okunması, okutulması, göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünmüştüm: Otobüs duraklarına mutlaka, parkların girişlerine elbette, vapur iskeleleri, tern garları, şehirlerarası otobüs terminalleri, havaalanlarına kesinlikle. Sonra üniversite kapıları, stadyumlar, sinema, tiyatro perdelerinin üstü, caddelerin üzerine asılan pankartlar,
Bizim başkalarına, başkalarının bize bundan daha doğru, daha sahici ve daha anlamlı söyleyecek bir çift sözü, bir çift dizesi olabilir mi?

Haydar Ergülen

25 Ekim 2015 Pazar

Hayattan Yüz Bulamamanın Hazin Tarihi..

Çok şey istemiş, ama istediklerini bir türlü gerçekleştirememiş, bu yüzden hayatları allak bullak olmuş insanların tarihi hazindir. Onlar ne yapmışlarsa düşle gerçek arasında sağlam bir köprü kuramamış, kurduklarını zannettikleri her seferinde, o köprüyü geçmek isterken, kendilerini talihsizliğin ırmağında çırpınırken bulmuşlardır. Ancak düş kurmanın albenisi, az buçuk yüzme bilenleri yeniden kıyıya çekmiş, yeniden sahte bir köprü kurdurmuş, yeniden kaderin dalgalarıyla baş başa bırakmıştır. Nihayetinde kimisi birinci, kimisi ikinci, kimisi üçüncü, kimisi bilmem kaçıncı denemsinde, dünyaya kahır dolu sözler ederek, yenilmişlere ait mazbut bir zeminde istirahate çekilmişlerdir. Mağduriyetin çarmıhına gerilmiş bedenlerinde, artık ne bir zafer için coşacak, ne de yenilgilerin ıstırabını hissedecek sağlam bir sinir kalmamıştır. Herkes gibi büyüdükleri dünyada,  herkesten farklı olarak gördükleri şey, yaşamanın aslında bomboş bir uğraş olduğudur. Ne vakit büyük bir arzuyla ona tutunmak isteseler, o, ketum kollarını esirgemiş, arzulusunu bir buz gibi güneşin insafına teslim etmiştir…
Bir gülşene varayım derken nasiplerine çalılık düşmüş bu insanların hemen hemen hepsinin ortak özelliği, bir türlü büyüyememiş olmalarıdır. Kocaman bedenlerinin içinde,  dinlediği masallardan vazgeçmeyen bir çocuk onları esir almış, kendisine ölesiye bağlamıştır. Her neye bulaşmışlarsa mutlaka sonunu getireceklerini sanmışlar, fakat her seferinde kendi sonlarını hazırlamaktan başkaca bir şey becerememişlerdir. Dokunduğu ne varsa yoluna koyan o mucizevi kuşun teleğini hiçbir zaman ellerine geçirememiş; bu yüzden ne cinleri, ne de kötü ruhlu karanlık güçleri saf dışı bırakamamış, kendi masallarında kendi muratlarına eremeden, hüzünbaz bir oyunun kurbanı olmuşlardır.
Hayatın bir masal olmadığını, orada bir yenen bir de yenilenlerin bulunduğunu, bazı mutlu sonların ancak bazı mutsuz sonlar sayesinde gerçekleştiğini kabullenmek istememişlerdir. Kendilerini kandıracak bir masalları kalmadığında ise, perçemleri keskin bir kılıç gibi alınlarına düşmüş, önlerini kalın bir sis bürümüş, artık gerçeği az buçuk kavramaya başlamışlardır.
Başlamışlardır başlamasına ama,  gelip dayandıkları yenilginin burçlarından geriye dönüp baktıklarında, uçsuz bucaksız bir çölden başkaca bir şey de görmemişlerdir. Sayılı nefeslerinin mühim bir kısmının ya yanlış adım atmakla ya da yanlış adım attırılmakla tükendiğini ve artık bir zaferlerinin olmadığını bilmek, yüzlerindeki incinmişlik haritasına nihai şeklini vermiştir. O haritada şimdi, en güzel inciyi bulmak için sürekli denizin dibine dalan, fakat her seferinde vurgun yiyen bir dalgıcın donmuş kanı; defalarca kazanmak için kuşandırılıp bozkıra gönderilen, lâkin vücudunun bir yerlerini kaybederek geriye dönen bir süvarinin sövelmiş intikam hırsı;  ne etmişse tercihini kârlı hale getirememiş bir tüccarın titreme tutmuş elleri; güneşli ve güzel bir günün ortasında can çekişen ve sığınacağı kalbe bir türlü giremeyen divane aşığın yüreğine oturan yalnızlığı ve daha nice hikâye, kayıp şehirler gibi, birbirlerinin sınırını yoklayarak, kendi yerlerini arayıp durmaktadır.
Hayatın yüz vermediği insanların tarihiden bize kalan, kimsenin yazgısının dışına taşamayacağıdır. Her hayat, ancak kendi kader evini dolduracak kadardır. O evin ötesi başka hayatlara, başka kaderlere tahsis edilmiştir. Adımlarımız bir kere bile sınırını geçemeyecek, buna asla müsaade edilmeyecektir. Zaferler ve başarılar hak edenlerin değil, nasip edilenlerindir. İstesek de izin verilmeyen bir kalbe giremeyecek, kursağımıza pay edilmemiş bir yemişi çiğneyemeyeceğiz. Evet, belki her yenilgiden sonra yeniden yeniden denemeliyiz. Nasibimize yenilginin düştüğünü öğrenebilmek için bile buna değer. Hem zaten bunun bilgisine ulaşmak bir zafer değil midir?

Ali Ayçil / Ceviz Sandıklar ve Para Kasaları

Tehir Duası..

Yaz sonu…
On yedi yaşında ince bir oğlan, Gözeler İstasyonu’nda Doğu Ekspresi’nin gelmesini bekliyor. Küçük istasyon binasının yanındaki kahvehaneden biraz ilerideki şoseye bakan suskun birkaç adam olmasa, o boşlukta kaybolup gidebilir insan. Genç yolcu, rayların iki yanına ilişmiş on on beş evi ve biçilmiş ekin tarlalarının sarı düzlüğünü tekrar tekrar süzüyor göz ucuyla. Neredeyse iki saat geçtiği halde bir türlü gelmeyen tren yüzünden mekân bulanıklaşıyor. Buranın gerçekten bir istasyon olup olmadığını, buradan gerçekten bir trenin geçip geçmediğini sormaya başlıyor kendine. Beklerken, okuduğu bir romanda Sibirya’ya sürgün taşıyan Rus katarını, onun geçtiği bitkin istasyonları hayal ediyor. Tıpkı raylar gibi iki demir yalnızlıkla mühürleniyor gözleri. Akşam yaklaşıyor. Yirmi kilometre ötedeki kendi kasabasından da, gitmeyi umduğu kentten de umudunu kesiyor bir ara; karanlık onu, henüz adını koymadığı bambaşka bir zamanın içine çekiyor. Evler silikleşiyor, biçilmiş ekin tarlalarının sarı zemini silikleşiyor, kavak ağaçlarının yaprakları silikleşiyor. Nihayet görevli memur, genç yolcunun bulanık yüzünü, hayatında ilk kez duyduğu bir kelimeye emanet ediyor: Tehir…
Yaklaşık otuz saat önce, Haydarpaşa garından lodosun kompartımanlara doldurduğu deniz kokusuyla yola koyulan Doğu Ekspresi, onu beklediğim küçük Gözeler İstasyonu’na vardığında, ne renginden ne de kokusundan eser kalırdı. Rengi değil, ama içine girdiğimde burnuma çalınan kokusu, ilk yolculuklarımda fazlasıyla rahatsız ederdi beni. Zamanla alıştım bu kokuya. Dahası, bindiğim trenin kokusunun, adını “yol kokusu” koyacağım özel bir kimyasının olduğuna, İstanbul’dan Kars’a kadar taşıdığı her bir yolcunun, durduğu her bir istasyonun, kıvrıldığı her bir dönemecin bu kokuda bir payının bulunduğuna şüphem kalmadı. Hem hüzün hem de gururla yol alan bu çelik gövde, Gözeler İstasyonu’na geldiğinde, onu birbiri ardınca uğurlayan deniz esintisini, fabrika dumanlarını, orman rüzgârlarını ve bozkır tozanlarını, kaderleri başka başka sayısız insandan yayılan buğuyla karıştırmış, kendi imalatı şu “yol kokusu”nu kıvamına erdirmiş olurdu. Sanki ben, yolun sonuna doğru bu kokuyu kontrol etmekle görevlendirilmiş bir eksperdim. Trene biner, boş bir koltuğa oturur, gözlerimi kapar, sonra da yavaş yavaş kokuyu içime çekerdim…
Bir yol nasıl kokar…
Eğer çok uzak bir mesafeden gelen bir trene defalarca binmemişseniz, bunu nereden bilebilirsiniz ki? Arkama yaslandığım koltukta, yol kokusunun kimden kalmış olabileceğini düşünerek tuhaf bir oyun oynardım kendimle; dört saatlik Gözeler-Erzurum yolunun bir kısmı bu tuhaf oyunla geçerdi. Hiç bilmediğim istasyonlarda trenden inen ama geride kokularını bırakan yolcuların çoğunu fakir, çaresiz, hasta insanlar olarak düşlerdim. Ağır demir kapıyı aralayıp kompartımana girdiğimde, halen yola devam eden yolcuların halleri de düşüncemi pekiştirirdi. Bana öyle gelirdi ki, artık bütün umutlar tükendiği için evine gönderilen kanserli bir hastanın son terleri, gelininin yanında tutunamayan yaşlı bir kadının beddualı nefesi, kentte akrabasının kızına âşık olmuş kasabalı bir oğlanın ciğerlerinden havaya yayılan ateş, sürekli hareket eden bu yaslı koku çanağında birbirine karışır, birbirinden teselli umardı. O yaslı çanağın içinde yeni evli çiftlerin koltuklara, perdelere sinmiş hevesli nefesi ya da trende tanışan, kaşla göz arasında avuçlarına birbirlerinin adreslerini iliştiren ergenlerin buğusu da olurdu elbet. Ama onların mutluluğu bile bütün kokuları birbirine karıştıran uzun yol katarının karamsar havasını değiştirmeye yetmezdi…
Bir yolun artık sonuna yaklaştığımızı işaret eden yerler vardır. Yolcular, çok arzulasalar bile varacakları kente ansızın varmak istemez, önce ona yaklaştıklarını haber veren mekânlara dikkat kesilirler. Bu dikkat onlara sadece toparlanacakları geniş bir zaman bahşetmez, “son”la birdenbire yüzleşmelerinin gerginliğinden de uzak tutar. Bana, çıktığım yolun sonuna yaklaştığımı ilk haber veren, Aşkale Çimento Fabrikası’ydı. Havasını kirlettiği kasabanın kıyısından gulyabani gibi başını göğe doğru uzatarak yapardı bunu. Dar vadilerden geçtikten sonra gürbüz bir yaylaya varan tren, geçtiği istasyonlardan imal ettiği yol kokusunu son bir kokuyla, çimento fabrikasının dumanıyla sarar, düzlüğün keyfini böyle çıkarırdı. Bu son kokuyla beraber artık yavaş yavaş trenden uzaklaşırdım. Trenden uzaklaşır, beni Erzurum’a, fakülte kantinine, arkadaşlarıma, her akşam oturduğumuz çay ocağına yeniden kavuşturacak şehir istasyonuna odaklanırdım. Kimi İstanbul’dan, kimi Eskişehir’den, kimi Ankara ya da Sivas’tan trene binmiş yorgun yolcuların arasına ilişerek geçirdiğim dört saatlik yolculuğun bitimine doğru, hem onları hem de geçip geldikleri istasyonları hayal etmeyi bırakırdım artık. Kokumu, bir başka hayalperest yolcuya bırakıp inerdim trenden…

Son sefer…

Yirmi bir yaşındaki genç adam, biçilmiş ekinlerden kalma sarı bir düzlüğün ortasında Erzincan’dan gelecek treni bekliyor. Bu, Gözeler İstasyonu’ndan çıkacağı son yolculuk. Tehir kelimesini ilk duyduğu dört yıl öncesinin o tenha akşamında, fazla değil bir yıl sonra yakın bir akrabasının şu küçük istasyon evlerinden birine yerleşeceğini, yolculuklardan önce evin balkonunda oturup biçilmiş ekin tarlalarını, rüzgârda savrulan saman yığınlarını, uzaktaki dağları seyredeceğini; bunun aşk acısına iyi geldiğini ve balkonda otururken trenin gecikmesi için tehir duası edeceğini aklının ucundan bile geçiremezdi.. İlk karşılaştığında, garip bir suskunlukla kahvehanenin önünde oturan adamlardan pek çok hikâye dinleyeceğini, yolcuların öylesine bakıp geçtiği bu küçücük istasyonun zamanla kendisi için bir sığınağa dönüşeceğini de geçiremezdi aklından. Şimdi, son seferine çıkarken, “yalnızca bir okuldan değil, bir balkondan, bir istasyondan, bir yol kokusundan ve bir aşktan da mezun ediliyorum,” diye geçiriyor içinden. Artık trene binebilir. Bırakın binsin..

Ali Ayçil / Yenilgiden Dönerken

15 Ekim 2015 Perşembe

Boynunun en kırılgan yerinden, adımlarına kanat takıp uzaklaşan dem.. Peşinde kül tozu bekleyiş, ardında kapı.. / Semiha Kavak


Sükuta Ram Sesim..

















Mürekkebinden damlayan en siyah kelimenin en sessiz harfine düşürdün düşlerimi..

Gökten ipil ipil hüzün ağıyordu,
Yerden incecik bir keder..
Kirpiklerime takılı kalan anılar, eskimiş bir acıya evrilirken,
Yüz yıllık çınarın soğukluğuna yasladım, gövdemin sıcağını..
Durdum.
Kısa ömürlü kelebeklerden dinlediğim hikayeler, işgal ederken ruhumun dehlizlerini;
Sözlerinden devşirdiğim umudu, bıraktım suyuna yağmurun..
Sustum..

Ha.

14 Ekim 2015 Çarşamba

Mut-lu-luk

Hayat bedel istiyor, demiş, Sevgili Ali Ural..
Her şey bedel istiyor aslında..
En çok da mutluluk sanki.
Aslında mutluluk bir masal, biliyor musun? Geçmiş zaman düşlerinin devlerinden korunduğumuz, ormanda kurda kuşa yem olmadığımız, saçlarımızın uzun örgüleriyle hayata tutunduğumuz.. Bir masal..
Bir sanrı..
Yok öyle bir şey..
Geçici teselliler var sadece.
Sun'i avuntular..
Hayattan çaldığımız kaçamak tebessümler..
Ayağımıza takılana dek bir taş ya da yolun sonuna gelip de yanlış olduğunu fark ettiğimizde.. Kıyamet kopmasa da kopacak gibi olduğunda içimizin en derininde..
Mutluluk, çocukların gökyüzüne kaçan balonun arkasından ağlaması ki, az önce ışıl ışılken gözler..
Filmin en güzel anında kopan şerit.. Hayatı noktalayan.. "oysa yapacak ne çok şey vardı ve ne kadar az zaman.." der gibi..
Kaldırmalı 'mut' sözcüğünü tüm kitaplardan ki, ondan türeyecek kelimelerden vazgeçsin insanlar..
Beklemekten vazgeçmek çünkü, belki de en büyük mutluluk...

Ha.

11 Ekim 2015 Pazar

Ve mutsuzduk biz.. Ah, ne güzeldi o günler! / Victor Hogo

Yüzündeki  serinlik kimin gözlerine dokunsa, mahcup bir bakışa dönüşürdü.
Uykusuna gömülmüş meyyit olurdu kim varsa. Önce ben düştüm. Sonra şehir, insanlar..
Bakışların kanıma karıştı ve zehirlendim. İstasyon istasyon arandım durdum. İçim ezildi. Bir sabahı daha geçtim- buhurumeryem- düşlerimde gezdirdiğim ivedi tutku ve son tren.
Ağır teamüllerin nişanı üstümde gezdirildi; sana mühürlendim. Oysa sen, ne kadar kahramansan, ben o kadar olağan şüpheliydim. Rutubetli yüzler, çarmıha çekilmiş birkaç resim ve fırtınadan arta kalan son martı çığlığı. Efkar tutarsa beni bu şehirde, tutarsa yılgın bir titreme; - Anla o zaman ne kadar hatıra varsa karantina.-
Zabit kayıtlarında eşkâlimize şerhler düşüyor sinsi bir kalem.  Gözlerini lavaboda unutmuş metalik bir gülümseme beni sana ihbar ediyor. Ve yarım kalmış bir öfke sahibini arıyor.  Farkında mısın?

Ömer İdris Akdin


"Kuşların isimlerini öğreten, sabretmeyi de öğretiyor.."


2 Ekim 2015 Cuma

Ben Seni Arıyorum..

Dışarıda yorgun bir sonbahar havası var.
Ağaç dipleri yaprak mezarlığına dönüyor.
Üşüyen sevgili için kaşkolünü çıkarıp, onun zarif boynuna sarma zamanı.
Bir sahil kenarı çaycısına sığınma vakti.
Bulutlar bir şeyler anlatmaya çalışır böyle zamanlarda.
Ben bulutların dilinden anlamam
O yüzden sık sık yağmur yağar ben dışarı çıkınca.
Şimdi bütün bunların önemi yok.
Önemi yok şimdi bütün bunların
Ben umut arıyorum.
Ben umut arıyorum.
Ben umut arıyorum.
Ben seni arıyorum..

Tarık Tufan / Hayal Meyal

Tahta Masada Yazı..

Victor Hugo, Notre Dame Katedrali’ni gezerken, kulelerden birinde, bir duvarın üzerinde, silik bir kelime görür: FATALIS. Notre Dame’ın Kamburu olarak tanıdığımız Notre Dame de Paris’nin ilhamı bu tek kelimededir: KADER. Bir zamanların ünlü Sultanahmet Cezaevi’nin iliklerine kadar acı işlemiş rutubetli duvarlarından birinde, “Şoför Ahmet”in adı kalır, yıldız sayısı çoğul otellerin zamanına.
Topkapı Sarayı Haremi’nin yüzlerce odası ve hücresi arasında, adı Cariyeler Hapishanesi’ne çıkmış birinde, zamana yenik düşmüş bir isim: “Bağrı Yanık Dilfirib”.
Bir seyahat molası, tahta bir masa üzerinde iki satır yazı, karşılaşırsınız, üç beş kan damlası: “Bana biçilen rol çok ağır, taşıyamıyorum, ‘84 temmuzu”.
Ya da öğrencileri çoktan gitmiş sınıfın kara tahtasında, iki satır: “İçim çok acıyor, ‘95’in mayısı”.
Duvarlara, ağaçlara, sıralara, kapılara, masalara, kara tahtalara, çinilere, fresklere. İsimlerini kazıyorlar, acılarını sehl-i mümtenî içre görünür kılıyorlar, ya da mutluluklarını. Kimdirler, nedirler? Bu yazıları neden yazmaktadırlar? Ve biz onları ne diye okumaktayız? Hem, duvara yazılmış tek kelimeyi okumakla, bir romanı okumak arasındaki fark zannettiğimiz kadar büyük müdür?
Roman ya da duvarda tek kelime. Yazı “ben”den daha uzun ömürlüdür ve insandaki en kuvvetli iştiyak, sonsuzluk iştiyakıdır. Bunun için dünya yüzünde geçici olduğunu bilene en kestirme kalıcılık yolu gibi görünmektedir yazı. Dahası okuyacak birilerinin ya da birisinin varlığını ümit etmek, acıları hafifletmektedir.
Ancak bunların ötesinde ve öncesinde yazı bir varlık problemidir. Bir yazanı vardır, yetmez, bir de okuyanı olunca gerçekleşir.
Bir bilinçte yer almaktır çünkü bütün mesele. Yazan dairenin başlangıcıdır. Sonsuzluğu sağlayan, daireyi tamamlayansa okuyandır.
Öyleyse okumak varlığına bir eylemdir, dahası, yokluğuna.
Yazan yazdığının görülmesini ister, roman ya da tek kelime. Sonra görüldüğünü bilmek ister. Üstelik gören de gördüğünün bilinmesini ister. Tam bir dairesel oluştur bu. Tahta masaya tek kelime, biri okusun, kim okursa.
Tahta masaya kazılmış yazıyı okurum ve okuduğumun onu yazan tarafından bilinmesini isterim.
Neden?
Bir daha asla karşılaşmayacağımızı bildiğimiz halde biz iki isimsiz, yazan ve okuyan, hızla geçişen iki trenin penceresinde belirirken hayallerimiz, en güzel yüzümüzü takınır, kendimize çeki düzen veririz. Görmekte ve görülmekteyiz. O bizi görerek, bizim varlığımızı onaylarken, biz de onu görerek onun varlığını onaylarız ve bunun karşılıklı bilinmesini isteriz.
Görülmek istemek, yaradılışın esâmisinden bir şelâle gibi döküle döküle bize kadar inmektedir. Bir bilinçte yer almaktır bütün mesele.
Bu yüzden görmek ve görülmek mühim bir şeydir.
Başta sorulan sorunun karşılığına gelince. FATALİS sözcüğüne sığdırdığı bir ömürlük macerayı Notre Dame duvarlarından birine kazıyarak görülmek isteyen ortaçağlı ile Notre Dame de Paris’yi kağıda yazan Hugo, bir varlık problemi olarak baktığımızda, çok da farklı değildirler. Aradaki basit bir hacim farkı.
“Bağrı Yanık Dilfirib”, onun şanssızlığı ise bir Hugo’yla karşılaşamamış olması.

Nazan Bekiroğlu / Mor Mürekkep