29 Ocak 2015 Perşembe

Uzak Anılardaki Sevgili..

Aklımda yoktun nicedir..
Sırra kadem basar gibi çekildik, birbirimizin dünyasından.
Hangi mevsimdi? Kaç zaman geçti?
Uzak bir anının çağrışımı..
Şu yolun köşesi miydi?
Geciktiğin..
Zamanımızdan çaldığın için sana sitem ettiğim, yine de gülümsediğin..
Sahi bu köşe miydi ki, şimdi apartmanlarla dolmuş, ağaç yok, altında seni beklediğim..
Kaderin bir cilvesi.
Aynı şehirde, ama hiç karşılaşmayan iki dilsiz
Ayrılığı kolaylaştıran.
Olsa olsa kaderin bir cilvesi..
Ama işte yıllar sonra, hiç sebepsiz, birdenbire düşüverdin aklıma. Yaşanan onca acıdan sonra..
Oysa senden sonra da canımı yakanlar oldu, sen kadar olmasalar da.
Geçtim köprülerin üstünden, o köprülerin altından nice sular akarken..
Aldanmalarım da oldu.
Kaldığım her göçüğün altından, sana 'ah' ederek kalktığım uzun soluklu yıkılmalarım da..
Senden sonra hayatıma girenlerde, en az bir kez andığım için seni, pişmanlıklarım da..
Kaç köşeliydi ki yüreğim, en güzel köşesini sana verdim. Ve sen bir gün sana ait olmayan köşeler de dahil hepsini yerle bir ettin.
Unutulmuş, hafızayı zorlayan ne çok anı varmış sana dair..
Kimi bilerek, isteyerek gözyaşlarıyla gecelere akmış, kimi kırgın düşlerle bir suya bırakılmış, kimi hiç yaşanmamış varsayılmış.
Ne çok anı..
Kitap imzalatmak için beklediğimiz sıra. Çok işin vardı. Beni öylece orda bırakmandan çok, o anki mutluluğu seninle paylaşamamanın hüznü oturmuştu yüreğime.
Tren istasyonunun köşesinde kalmış o küçük çay ocağı. Kaç gece ortak oldu suskunluğumuza, çay kaşıklarının sesleri arasında. Sahi kaç şeker atardın çaya?
Yakalandığımız yağmurlar..
Sadece gözlerimizle konuştuğumuz o sonsuzmuş gibi gelen zamanlar..
Ve..
Sonra.
Neden sonra?
Ardından bakışım.
Kör kıyamet kalışım.
Hesapsız dağılışım.
Unutabilmek adına kağıda kaleme sarılışım.
Sen.
İlk aldanışım.
Ne çok anı..
...............
Yollar kat ettim. Sabırlar tükettim. Bileyledim yalnızlığımı.
Yol arkadaşlarım da oldu senden sonra, senin gibi yarı yolda bırakanlarım da..
Ayaklarımın altındaki kaygan zemin, bazen kabul etmedi duruşumu. Bazen ben çekildim, gönüllü adımlarla.
Sesimi duyar mısın ya da bir yerlerde okur musun bu yazdıklarımı bilmem.
Ama.
İşte.
Şimdi.
Burda.
Sen düşmüşken aklıma.
Canım yanmadan ve boğulmadan özlemle anabilmişsem seni.
Bil ki, affedilmişsin demek, uzak anılardaki sevgili...

Ha.

18 Ocak 2015 Pazar

" Kızgınlık gürültülüdür, oysa kırgınlık ne kadar da sessiz.."



Önce bir "çıt" sesi.
Farkına varmıyor insan..
Sonra bir ağırlık. Bir suskunluk.
Kelimeler kırılıyor ilkin. Devamında tebessümler..
Gün doğumları, gün batımları..
Damla damla yağmurlar. Yağmurda adımladığın iki kişilik tek şeritli yollar..
Kırılıyor.
Her şey, yavaş yavaş. Birer birer.
Çay bardağında buğusu kırılıyor çayın.
Altını çizdiğin satırları kitabın.
Gözlerinde hüzün kırılıyor; kirpiğinde tuz.
Bakışlarında dalgınlık.
Biraz mutsuz. Biraz solgun. Tenin kırılıyor.
Bir şiire dize olmayacak iki yaban kelime.
Şiir kırılıyor.
Zamana savrulmuş düşler.
Bir limon çiçeğine bakmak.
Kuşlara gökyüzünü bırakmak.
Toplamak bütün esaretleri kendinde.
İncelik kırılıyor..
Pencerene vuran ilk yaz güneşi.
Elinin perdedeki hafifliği.
Örtmek çirkinlikleri.
Tek tek dökülüyor yıldızlar gökten.
Her bir parıltı, dağılıyor dört yanına.
Gece, kırılıyor.
Taş bastığını sandığın bağrın, un ufak ediyor taşlarını.
Taş kırılıyor.
Sabrın kırılıyor.
Üzerine bastığın toprak kırılıyor.
İç çekiyorsun usul usul.
İçin kırılıyor.
Ayaklarının karda bıraktığı izler.
Gözlerini yatırdığın uzaklıklar.
Tırnaklarınla kazıdığın birliktelikler.
Tırnakların kırılıyor.
Başını koyduğun yastık, çalıyor uykularını.
Uykuların kırılıyor.
Tükeniyor, bütün tükenmez sandığın kalemler.
Kağıt kırılıyor.
İnsan.
Kırılıyor.
Bir sis gelip oturuyor göz bebeklerine. Bırakıyorsun anlam arayışını.
Yamalı bohçaya dönmüş kalbin, dikiş tutmuyor.
Kırılıyorsun..
Ama.
Geçecek.
Biliyorsun.


Ha.

13 Ocak 2015 Salı

Hiç kimse, kimsenin hayatına sebepsiz yere girmez ve çıkmaz kimse, kimsenin hayatından sebepsiz yere.. Kimi, tamamlar bir parçanı.. Kimi, yaralar, senden geriye kalanı.. Kimi, öğretir, öğrenirken. Kimi, ağlar, ağlatırken.. Kimi, bir süreliğine oyalanır sende. Kimi, doldurur hayal dünyanı renklerle.. Kimi, suskunluğuna suskunluk ekler.. Kimi, seni tebessümlerine ortak eder.. Bazen bütün bunlar tek bir kişiyle var olur.. Ama her ne sebeple olursa olsun, vakti gelen yoluna gider.. Kalır insan, o hudutsuz yalnızlığın sınırsızlığında.. Bir elinde kuş ölüleri, diğerinde kurumuş güller.. Durur. Bakar. Susar.. Yüzleşir aynadaki aksiyle. Kelimeler bir yumru olurken boğazında, seyirci olmak düşer yine payına.. / Ha.


"... yaklaşıyoruz hayatın ikindisine, biraz daha yaklaşıyoruz.. Bir el uzatımında, akşamın alacasındayız.. Napalım işte, ağlamamayı beceremiyoruz.."

Fotoğraf: Ben

Bazen Kanlıca Sahili, Bazen Yalnız Kız Kulesi.. Yani Sen İstanbulsun..


8 Ocak 2015 Perşembe

Siz İsmail'i Bilmezsiniz..

Fotoğraf: Ben
Bu, İsmail'in hikayesidir.
Hani adına koç inen değil belki, ama bir o kadar adanmış bir hikaye..
Bir deli gönül İsmail, bir yaralı kartal.. Taşlarla konuşur, bilir toprağın derinini; bağrındaki sırları en iyi toprağa döker, taşları ortak eder yüreğine..
Tütün sarar İsmail. Siner parmaklarına tütünün sarısı..
Arada bir ayet okur. "Mülk Suresi" der mesela, ikinci ayet der. Yaradılmış her varlıkta bir ayet gizlidir, der..
Vurgun yemiştir, sol kaburgasının altından.. Geçmiştir sevdanın karasından. Tövbelidir..
En çok da bundan belki de; susar İsmail. Sustukça susar.. O susunca, bir yanardağ patlamaya hazırlanır, alevler püskürmeye.. Ama İsmail naif.. Söndürür kelimelerin ateşini yüreğinde..
Gözüme bakar İsmail. Gözlerime..
"Ağlamıyorsun değil mi? Ağlama be. Hepsi hepsi dört çivinin üstünde değil mi ömür? Sabahın bir Rabbi var.. Ağlama.."
Bu taşların hikayesi nedir İsmail?
Durur. Bakar. Munis bir bakış. Şefkat yüklü. Sanki taşa değil de bir bebeğe dokunur.
Bunların, der başından neler geçmiştir bir bilsen.. Kayasından kopanlar. Lavlarda parçalananlar. İçindeki ateşle yananlar.
İnsan gibi, derim. İnsan gibi, der.
Her şeyin özü taştır, diye devam eder İsmail. Bu cam mesela, bu masa, bu kül tablası ve insan.. Ve insan.. Bizim de ham maddemiz taştandır aslında, ama insan bilmez.. Ağızsız, dilsiz sanırız, oysa çok derindir hikayeleri..
Yürümeyi sever İsmail, bir uçtan bir uca şehri. Geceyi sever. Geceleri yürümeyi sever. Geceyle konuşmayı sever. Bir de gecenin sahibiyle..
Dervişanedir.
Yıldızları dinler, söyleşir ağaçların dilinden..
Yaralı bir hikayeyi çok uzaktan bile tanır. Pencerelerden seyreder hayatı. Temiz pencerelerden. Kirletilmemiş bir coğrafyanın sancılarını saklar en derininde..
İnsan, der. Biz, der. Neye elimizi attıysak kirlettik, der.
Bir deryadır İsmail. Durmadan çağlasa, bıkmadan dinlesem dediğim bir derya.
Zamana hapsolmamış bir muhabbetin kıyılarında, üç ay geçse, beş ay geçse veya yıllar..  O muhabbet, aynı dokunulmamışlıkla..
Anlatsa.
Dinlesem.
Hayatın gölgelerinden, dünyanın sınırlarından sıyrılsam.. Dinlesem.. Nefes alsam o uzak ufuklarda..
Bu, İsmail'in hikayesidir. Siz bilmezsiniz.
Hani adına koç inen değil belki, ama öylece sonsuza adanmış bir hikaye..
Ne anlatsam eksik.
Ne söylesem yarım.

Ha.