26 Şubat 2015 Perşembe

Anlar beni, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur..

“Dost aramaya çıktım” dedi Ayşemin.
“Bulabildin mi?” diye sordu ses.
Başını iki yana salladı Ayşemin, “bulamadım” diye mırıldandı.
“Devam edecek misin aramaya?” diye sordu ses.
Yine başını salladı Ayşemin, “vazgeçtim” diye mırıldandı.
“Bu kadar çabuk mu?” diye sordu bu sefer ses.
“Tâkatim kalmadı” dedi Ayşemin.
“O gelsin sana” dedi ses, “bekle o bulsun seni; geze geze varamayacağın yerler var, araya araya bulamayacakların var, sadece senin istemenle gerçekleşemeyecek düşler var.”

Naz Ferniba

Her yeni büyüler insanı, ilk kez gördüğüne yüreğini kaptırır insan eskimeyeceğini, solup gitmeyeceğini zannederek. Açar avuçlarını ve diler ne dilediğini bilmeden. Her cümlenin vardır gittiği yer ve her cümlenin ardında vardır bir sürü bilinmeyen. Kilitlenmiş olan, artık görmek istediğinin dışında kalanların tümüne kör, duymak istediğinin dışında kalanların tümüne de sağırdır. Kör ve sağır olmak bazen insanın başka yeteneklerinin gün yüzüne çıkmasına yardımcı olur, bazen de en kıymetli olanların unutulmasının tek sebebidir. Düşünmeli, “neden ister insan?” Ve düşünmeli, “neden hep en zor olanı ister?”.. / Naz Ferniba

Öyle şeyler vardır ki, insan tek başına üstlenmek zorunda kalır; hiçkimse yardım edemez.. Öyle anlar vardır ki, durdurmak istersin akışını olayların ya da değiştirmek meselleri; kelimeler, yakarışlar, çırpınışlar kâr etmez; sadece izlemek düşer bahtına.. Öyle istekler vardır ki, sahibine gelirken beraberinde ağır yükler taşır da, insan ancak sırtına bindiğinde varlığını fark eder; artık yük yerleştirildiğinden kimse onu sırtından almaya yeltenemez ya da o cesaret haddi aşmak sayılacağından belki kimse buna cüret edemez; atılamayan, satılamayan, devredilemeyen yükler vardır da taşıma sırası gelmeden cinsi bilinmez.. Vazgeçmek imkânı verildiğinde arzulardan, karşılığında hep bir şeyleri feda etmesi gerekir insanın; vazgeçmek de her zaman kolay kabul edilmez; ne kadar zor da olsa hiç vazgeçilemeyenler, kendi seyrine salınamayanlar, gözden bedeli ne olursa olsun çıkarılamayanlar vardır..
... 
sabrı dileme, acılarla beraber gelir.
... 
varlıklı olmayı isteme, cömertliğini sana bildirmeden elinden alır.
... 
hiçbir yaşanmışı sorgulama, senin görmediklerin ve senin duymadıkların vardır.
... 
nedenleri her şeyin bir daire ile çevrili; dönerken sen onunla bazen bilmene izin verilir, bazen de bilmemen iyidir diye gizlide bekletilir.
Kızma seni dinlemeyene, dinlemek belki ona henüz öğretilmemiştir.

Kızma hâl dilini anlamayana, anlamak için çok mertebeden geçmek gerekir.

Kızma hiçkimseye, belki dinlemeyen sen ve belki anlamayan da sensindir.

Seni yoran ne istediğini bilmeyişindir..

Naz Ferniba

Kaybolmak?? Nasıl ve nerede kaybolur insan? Yolundan saptığında mı, anlamaya başladığında mı ya da hepten uykuya daldığında mı? Belki de bulunmak istemediğinde.. / Naz Ferniba


Aynı yerde değilsen bıraktığın yerin keskin kurallarını yüklenmeyeceksin.. Gönderilmişsen, gönderenin korkusunu zor olsa da içinden sökeceksin.. Öyle ya da böyle yaşamayı öğrenecek, gözlerden uzak ama hayatın tam da içinde olmayı bileceksin.. Çiçeklerin bile dikeni varsa, sen de kendine bir diken seç.. Bekleme korunup kollanmayı, bekleme sevilmeyi, bekleme hep özlenmeyi... Yüzünde tebessüm gezinirken, gözlerin ardındakini dahi görebilmeli.. / Naz Ferniba

Fotoğraf: Laedri

23 Şubat 2015 Pazartesi

Vardır Elbet..


İnsan Bir Yağmuru Ezberinde Tutabilmeli.. / Tarık Tufan

Her insanın ömrü boyunca ezberinde tutacağı bir yağmuru olmalı..
Ansızın ve keskin bir gök gürültüsü sonrası şehre düşen bir yağmuru, ezberinde tutmalı insan.

Damla damla ezberlemeli kendi yağmurunu..

Elifbayı ezberler gibi, bir kısa sureyi ezberler gibi,

Bir şiiri ezberler gibi ezberlemeli yağmuru..

Hiç değilse bir şarkı nakaratı kadar akılda kalmalı yağmur.

Annenin yüzü kadar, sevdiğinin elleri kadar aklında tutmalı yağmuru.

Gece olduğunda, uykuyu bulabilmek için aramadık yer bırakmayıp,

Artık vazgeçtiğinde insan; o yağmuru mırıldanmalı kendine.

İnsan bir yağmuru ezberinde tutabilmeli..


Tarık Tufan

"Sizde fazla mavi var mı, fazla bir gökyüzü, fazla bir cumartesi, fazla bir gülüş? Sizde fazla bir hayat var mı?"


"Çok şey vardı anlatılacak, o yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı?"


22 Şubat 2015 Pazar

Sana bir şiirler olmuş sevgilim, yüzün gözün söz içinde.. Hangi imla kitabına baksam 'ben' den ayrı yazılıyorsun.. / Özdemir Asaf


..nihayet yağmur başladı. Bu sabah artık yağmuru neden bu kadar sevdiğimi anladım, ağlayan bir yüreğe benzediği için.. / Tezer Özlü


Sana..

Bir şehrin kalabalığında yitirdim seni..Avuçlarımda korumaya çalıştığım bir kelebek gibi.. Bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, geçmişe hiç dönemeyeceğimiz bilgisiyle yitirdim.. Ki hiç olmadım ne dününde ne bugününde.. Zamansızılığa akan bir tünelin girişinde, boşuna ışık bekledim.. Günleri değil, tek tek anları saydım.. 
Çaresiz bir mutsuzluk ya bu bendeki, işledi iliklerime iyice.. Biliyorum, ne kadar koşarsam koşayım hep aynı yerde olacağım.. Yüreğimden ruhuma sinen bir yalnızlıkla, izleyeceğim zamanın mevsimlerle oyununu..
Ağlamanın demlerinde sorgulayacağım kendimi, neden, diye?
Ben, 'gerçekleşmeyecek denli güzel bir rüya gördüm.' ağlamam bundan belki de..
Mutlu olmayı hak etmeyecek kadar çok sevdim çünkü.. Zamansızdı sevgim. Yersiz. Yurtsuz. Yanlış toprakalara kök saldı ve kavruldu kendiyle.. Önce sessizliğimi yitirdim, sonra sesimi.. Ne çoğunu sustum konuştuklarımın, hiç bilmedin.. Bir yumru kaldı içimde söylenmemişlerden ve hiç söylenmeyeceklerden..
Ve bir kere susmayı seçmişse insan, bitmiştir hikaye..

Ha.

Sana..

..............
Yağmur var şehrimde, sevgili..
Aralıksız yağan bir yağmurla ıslanıyor gözbebeklerim..
Çay karası kirpiklerin takılıyor boğazıma..
Yutkunamıyorum..
Zemherinin sonları.
Bahar, kokusundan haberler gönderir bir eda ile nazlanmakta..
Yolun sonundayım sanki..
Bir ses diyor ki içimde:
"Bir yol var mıydı ki?"
Yoktu. Evet. Hiç olmadı..
Bir denizin buhranlarıydı belki.
Kıyılara çarpıp çarpıp kendine dönen..
Yitirdiği martıya, duyulmayan bir ağıt..
Gel-git ler arasında tıkanan bir soluk..
Vurgun yemiş bir dalga..
Pusulasız bir gemi..
Bir yol yoktu, bir hikaye vardı sadece..
Hiç yazılmayacak bir hikaye,
Susmalara ram olan,
Esrarı kendinde gizli bir hikaye..
Kırgın değilim sevgili.
Kızgın da..
Üzgün mü?
Evet.
Sadece bu..
Zamanla yatışacak ve bir iç çekişi olarak kalacaksın bende..
Ama zamanla..


Ha.

21 Şubat 2015 Cumartesi

Ne Lazım Şimdi Bana / Nazan Bekiroğlu

Gün bu gün. Kazasız belâsız atlatamadım hiçbir şeyi; yüzüm gözüm yara bere, dizlerim kan revan içinde.
Nereye gitsem, kaçtığımı orada hazır ve nazır, beni bekler buluyorum. Bir yanımdan kurtulsam diğer yanımdan boğuluyorum. Sağ yandan onarılsam sol yandan yıkılıyorum.
Toprak ile hemzemin, sanki ölmüşüm de baş ucumda bekleyen yüzleri üzerime eğilmiş, bir bir seyretmedeyim.
Ruhum, bedenim, fikrim, zihnim, cism ü canım yandı. Keder canı geçip kemiğe dayandı.
Yönünü yordamını, ne idüp n’eyleyeceğini şaşırmışlara mahsus bir yorgunluğun telâşıyla bir rüyaya razıyım.
Razıyım, bir rüya mesafesinde bile olsa her şeyi unuttuğum bir uykuya dalsam.
Bir nefes alsam.
Bu yapış yapış keder bir an bıraksa yakamı.
Unutsam.
Şimdi kırk fincan kahve yetmez.
Ne alır bu yorgunluğu? Beni ne paklar?
Geç açmayan kırmızı sardunya, ıhlamur gölgesi. Hanımeli kokusu. Mühür, göğün kara demiri. Ne lâzım şimdi bana? Ne akıtır bu zehiri?
Bir güle uyanmayalı ne çok zaman geçmiş. Kim hatırlatır bir güle su vermeyi?
Hangi tabiat beni aslıma döndürebilir? Hangi ağaç kendime getirir? Kim öğretir yeniden o bilgiyi? Yağmurun gökten döküldüğünü, ağacın topraktan büyüdüğünü, bir sürgüne kim hatırlatabilir? Gözüme her şey nasıl kadim görünebilir?
Bir çocuk dilinin kesmeyen kelimeleriyle bir halleşen, bir halden anlayan kim bulunur?

Kim oyar su mermeri içine çocukluğumun resmini? Kim hatırlatır, bir zamanlar her şey gibi benim kalbim de dosdoğruydu. Kusursuzdu. Masumdu.
Şimdi kim kusursuz bir güzellik için yüzümdeki bütün makyajları silmeyi öğretir? Hangi rüzgâr atar mavi bir kolyenin düğümünü? Hangi yağmur çözer bu kör düğümü?
Annemin eliydi, derim ben. Saçımdaki tek örgüyü kim yeniden örebilir, her akşam çözebilir? Kim takar çocuk koluma yasemen bileziği?
Aklıma güvensem kalbim, kalbime güvensem aklım almaz benim.
Hangi yol götürür? Hangi yol, yarı yolda bırakmaz?
Kim çetrefil cümlelere yeniden döndürebilir bu dili?
Hangi yaramdan sarsarak kendime getirir beni?
Bir sandıkta unutulmuş kirazlı hasır şapka. Bahçemde defne fidanı. Hangi dalganın yelelerinden su serpilir üstüme? Hangi ağaç korur, kim siyanet eyler beni? Hangi karayemiş dalı üzerime salar gölgesini?
Denizi ilk kez görür gibi. Ayağımı ilk kez toprağa basarmışım gibi. Hangi tacir karar bu merhemi?
Kim toplar, kim çıkarır, kim sağlar beni?

Hangi gece, yıldız sesleriyle uyutur? Kim yakar servilerin altındaki ateşi?
Kim indirir bu yangın yeri üstüne yaz akşamı buğday tarlasının sükûnetini?
Kim açar antik şehrin zaman kapısına çakılı, paslı kör kilidi?
Kim, kimin üzerinde hakkım kalmışsa helâl ü hoş ettirir?
Kim hatırlatır dağ çileğinin dikenini?
Hangi kumsal yeniden bir kitabın kapağını açtırır?
Hangi dalga sesi, hangi rüzgâr uğultusu, taşıdığım can hatırına onarır beni?

Nazan Bekiroğlu

19 Şubat 2015 Perşembe

Anlıyor musun?

Cümleler çoğalır bazen, çoğalır da nerede tüketeceğini bilemezsin..
Biriken saatlerin boşluğa vuran sesi, kırar zamanı..
Zaman, acımasız.. Yargısız infaz.
Kim anlayabilir içimdeki acıyı?
Yeryüzünün masalları bunca yalanken, kim inandırabilir beni kusursuz mutluluğa?
Masum bir ülkenin düşlerini kurmalıydık biz seninle..
Tenimizin gözyaşlarıyla ıslanmadığı bir coğrafyanın..
Gözlerimizi kırpmadan ıslandığımız yağmurların..
.........
Umutlarını yitirmiş denizleri iyi bilirim.
Geri dönmeyecek olanı.
Ardına bakmayanı..
Yolları.
Yolların anlatmadıklarını..
'Kal' diyeni olmayanı..
Kalmak isteyip de yer bulamayanı..
İyi bilirim.
Gittim..
Çünkü, öğrendim, gereksizdi kalmalar.
Çünkü, gökyüzünde asılı kalmıştı sorular.
Çünkü, cevapsızdım..
Çünkü, kaybettiğim bütün savaşların en haksız galibiydim.
Çünkü...
......
Kendimi nasıl yaktıysam, şehrini de öylece yaktım..
Kırılmalıydı şiir, en ince bileğinden..
Savrulmalıydı toz toz, yüreğimde biriken özlem..
Hüznü kamçılamalıydı yağmur..
Yokuşa akmalıydı sular..
Belki duyarsın beni diye, bir dilek taşıyıcısı gibi açılmalıydı avuçlar..
........
Bak, düşecek gibi duruyorum..

Rüyalarımda büyüyen boşluk, işgal ediyor ruhumu..
Anlıyor musun?

Ha.

8 Şubat 2015 Pazar

İlginç Hayatlar

1-Orhan Veli; Belediyenin açtığı çukura düşmüş, beyin kanaması geçirdiğinin farkına varmamış. İki gün sonra hastaneye kaldırılmış ve hayata gözlerini yummuş.
2-Charles Bukowski; Yıllarca babasından ustura kayışıyla dayak yemiş, lise yıllarında aylarca vücudunun her yanını kaplayan yaralar yüzünden tedavi görmüş ve sargılarla yaşamıştır. Alkolü ve kadınları çok seven yazar kanserden ölmüştür. Son sözlerinden biri “yaşamayı denedim,pişman değilim ama siz denemeyin” olmuştur.
3-Romain Gary; Annesi eşyalarını satarak ya da el falı bakarak büyüttüğü oğlunun ileride büyük bir yazar olacağına inanıyordu.İkinci Dünya Savaşı’nda pilottu, sonra diplomat oldu. İkinci eşi bir oyuncuydu kendisini aldattı ve terketti, kısa bir süre sonra da intihar etti. Gary onun intiharından bir yıl sonra silahla yaşamına son verdi.
4-Maksim Gorki; Çocukken büyükbabasından acımasızca dayaklar yemiş, yoksulluk çekmiş, annesinin yeni eşine bıçakla saldırmış, çok işte çalışmış, 19 yaşında kalbine tabanca dayayıp ölmek istemiş ama kurşun ciğerini delince ömür boyu sürecek bir vereme yol açmıştır. Lenin ile dostluk kurmuş, tabutu Stalin tarafından taşınmış bu yazar 68 yaşında ölmüştür.
5-Rimbaud; Şizofrendi. Şiirde sembolizmin atası kabul edilir. Çocukken saçlarını uzatan annesi onu bir kız gibi yetiştirmiştir. Defalarca evden kaçmıştır. 16 yaşında kaçtığı Paris’te bir grup askerin tecavüzüne uğramıştır.Daha sonra Paul Verlaine ile eşcinsel, kavga gürültü dolu bir ilişki yaşayacak ve onun genç karısından ayrılmasına neden olacaktır. Sonra ailesinin yanına döner, ahırda karanlıkta yaşar ve yazar…Dizinde çıkan bir tümör nedeniyle bir bacağı kesilir, birkaç ay sonra ölür.
6-Franz Kafka; Anlayışsız, süreklı bağıran bir baba ve sessiz bir annenin çocuğuydu. Babasının zoruyla hukuk okudu. 41 yaşında yıllarca çektiği ciğer hastalığından öldü. Mektupları ve kitaplığına gestapo el koydu..
7-Balzac; Günde 50 fincan kahve içer, içmediğindeyse kahve çekirdeği çiğnermiş. Yazı yazarken kafasına kalınca bir atkı bağlar ayaklarını bir leğen suyun içinde tutarmış.
8-Virginia Wolf; Manik-depresif teşhisi konulmuş,bir keresinde manik anında 48 saat konuşmuştu,yazılarını ayakta yazan yazar kibirliydi. Yahudiler konusunda ırkçı tutum sergilemiş, aşkı bir kadında bulmuş ama yalnızca kocası ile mutlu olabilmişti. Ceplerine koyduğu çakıl taşları ile evinin yakınındaki ırmağa girmiş ve intihar etmiştir.
9-Sergey Yesenin; Rus şair, mürekkep bulamayınca kolunu kesmiş burdan akan kanla şiirini yazmıştır. O gece kendini asıp ölmüştür.
Ne ilginç değil mi?
Farklı acı çekince mi yazar olunuyor yoksa yazar olunca mı farklılaşıyor insan?

Bence büyük yetenek , acı, duyarlılık bir arada olursa tam oluyor.

(Alıntı)

7 Şubat 2015 Cumartesi

Bir Mezarlık Güncesi..

Fotoğraf: Ben
Güzel bir güne uyanırsın.Yapacak onca iş vardır.
Vardır da yorulmuşsundur koşturmaktan. Hayatın kalabalığından. Yetişmek zorunda olduğun zamanlardan. Planlı yaşamlardan.
Yorulmuşsundur, saati saate uydurmaktan.
Durursun ve adımlarını serbest bırakırsın.
Bir otobüslük yolun vardır ve bir de can yoldaşın. Hiç konuşmasan, hiç konuşmayacak.
Ne o sorar ne sen söylersin.
Gidelim dersin.
Gelir..
Bir mezarlıkta alırsın soluğu.
Sana ait olan veya olmayan taşlar arasında dolaşırsın önce.
Bir yandan kurumaya yüz tutmuş ağaçlar, bir yanda tomurcuklar.. İç içe, hayat ve ölüm..
Bütün köşeleri tutmuştur çeşmeler. En çok suya ihtiyaçları varmış gibi..
Bir de kuşlar..
Aralıksız.
Durmadan.
Sarmışlardır göğü.
Usul usul dolaşırsın mezarlar arasında..
Okumamaya gayret etsen de takılır bakışların mezar taşlarındaki yazılara.
Ne kadar genç dersin, ne kadar küçük, ne kadar çok yaşamış. Yaşamış mı acaba?
Söyleşirsin kendinle. Söyleşirsin ağızsız dilsiz taşlarla..
Bu hayattan siz de geçtiniz.
Güldünüz. Ağladınız. kızdınız. Özlediniz. Bir pencere kenarında özlemlerinizi menekşelediniz. Yol beklediniz. Telefon beklediniz. Sabrı büyüttünüz yüreğinizde. Dolup dolup taştınız. En haksız kavgalarınızın en koyu savunucusu oldunuz. İçlendiniz. Kırıldınız. Günlerin tutsaklığında çok sıkıldınız. Bunaldınız, hem de yüzlerce kez belki ölümü dileyerek. Katlanmak zorunda olduğunuz insanlar da oldu, sevmeye doyamadıklarınız da..

Beğenmediğiniz yemeklere burun kıvırdınız. Çikolatayı çok sevdiniz belki. Kahvesiz yaşayamam, dediniz; çaysız hayat olur mu ya da..
Yetişemediğiniz vapurlar, kaçırdığınız otobüsler, ramak kala atladığınız metrolar, kırmızıya aldırmadan geçtiğiniz kavşaklar, hızla geçen bir ambulansa yol verirken ettiğiniz dualar, bir çocuğun başını okşayarak bıraktığınız sadakalar, dayayıp ağzınızı musluğa, kana kana içtiğiniz sular, geciktiğiniz randevular, beklediğiniz, beklettiğiniz eş, dost, sevgililer oldu..
Oldu elbette sizin de; ocakta yemeği unuttuğunuz, balkonu yıkarken bel ağrısıyla söylendiğiniz, saatini hiç kaçırmadığınız dizileriniz, ayracını hep bir yerlerde unuttuğunuz kitaplarınız, işe geç kalmamak adına kahvaltısız sabahlarınız, telefon veya cüzdanınızı unuttuğunuz mağazaları tek tek dolaştığınız, ağrılarla uyuyup ağrılarla uyandığınız, ağrı kesicilere sarıldığınız..

Olmazsa olmazlarınız da oldu; geceyi çok sevdiniz mesela, dolunaylı geceleri özellikle..
Vazgeçemediniz bir türlü kağıtla kalemden.. Çok sevdiğiniz şarkılarınız. Şarkılardan tuttuğunuz fallarınız. Onsuz uyuyamadığınız yastığınız. Can havliyle komşuların kapısını çaldığınız. Bir dost muhabbeti için dağlar aştığınız. Anlaşılmasa da anlattığınız ya da kimsenin hissetmediği sırlarınız. Yalan olduğunu bile bile inandıklarınız. Aldandıklarınız. Aldattıklarınız. Geceyi yorgan yapıp bir türlü dalamadığınız uykularınız.
Alınganlıklarınız. Yanlış anlamalarınız. Kendinizi anlatmak için çırpınırken yanlış anlaşılmalarınız.

Aşık da oldunuz belki bir filmin baş rol oyuncusuna. Unutmadınız öğretmeninizden ilk aldığınız hediyeyi. Bu şiir benim için yazılmış, dediniz.. Terk edildiniz mesela. Kırılıp dökülüp un ufak kaldınız..
Yol ayrımlarında sadece yolları ayırıp yüreği hiç ayıramadınız.. Karşılıksız aşklarınız. İnandığınız. Yanıldığınız.

Aşkına karşılık vermediğiniz sevenleriniz de oldu. Acıyı üçe beşe katlayan tesellileriniz.
Yaşadınız siz de mutlaka.

Öfkelendiniz. Tebessüm ettiniz. Kahkaha attınız.. Kilolarınızla baş edemeyip kilometrelerce yol yaptınız. Hediye aldınız. O hediyeyi veren kişiyi hiç unutmayacağınızı sandınız ki, belki hediyeniz hala duruyordur evinizin bir köşesinde, sizden asırlarca uzakta ya da bir tavan arasında.
Hayalleriniz de oldu. Umutlarınız. Başarılarınız. Kayıplarınız. Kazançlarınız. Diplomalarınız. Ödülleriniz. Dualarınız.. İsyanlarınız. Sevaplarınız. Günahlarınız. Bir şekilde tattınız hayatı. Ya da anlam dahi veremeden yol aldınız..
Erken vedalaştı bazılarınız. Bazılarınız vedalaşmaya fırsat dahi bulamadı. Kırgın ayrıldı kiminiz, kiminiz hasretle, son bir kez göremeden sevdiğini..
Yani ki bu dünyadan siz de geçtiniz.. Bir elmalı şeker tadında mı bir iç çekiş kadar mı bilmiyorum, ama işte burdasınız. Tamamlanmış bir hayatın son durağında..

Belki de hiç yaşamadınız. Bunların hepsini ben uydurdum.. Her taşa bir hikaye biçip gözyaşlarımı avuttum.
Böylesi daha kolay belki de..

Ha.



2 Şubat 2015 Pazartesi

Günün Bir Vaktinde Seni Bir Şey Sandım..


Vakti zamanında göğe çıkardığımız insanlar olmuştur hani.. Bununla yetinmeyip de hiçbir yere sığdıramadığımız duygulanmalar, kalbimizden taşan sevgilerle.. Bir rüya içinde ayaklarımızın yere basmadığı anlar.. Hep kaybetme korkusunun arkasına sakladığımız o iç ürperten heyecenlar.. Olmuştur işte hayatlarımızda, beklediğimiz, umut ettiğimiz, kırılganlıklarını bile içimize sindirdiğimiz, o masal zamanlar.. Sustukça çoğaldığımız bazen, bazen konuştukça eksildiğimiz insanlar.. Aşktan kara rengin bütün bakışları kapattığı, dünyayı bir insandan ibaret sandığımız o yalan aldanışlar.. Yaşadım, diyebilmenin tesellisiyle avunup kendimizi kandırdığımız o histerik bunalımlar..
Oysa..
Oysa, 'umut ne kadar azdı; gündelikti, anlıktı, birazdı..' diyen şarkının sözleri, ne kadar da anlam kazanır sonralarda.. Tek kullanımlık olmasa da güven, bir kez kaybedilince çok zordur artık eski yerine konması..
Bir şey sandıklarımız, çok şey yerine koyduklarımız, yerini almaya başlayınca nesnelerin dünyasında, 'herkes gibisin' bile diyemeyeceğimiz bir duruş sergilendiğinde; acı, mayalandığında yürekte, o vakit anlar insan o yüce duygunun sadece kendinden beslendiğini..
'Sevdiğim sen değilmişsin..' Sen olsaymışsın, şu anki yokluğun ortasında, ben hala içimde bu güzelliği taşıyor olmazmışım.. Mırıldandığım şarkılar, ezberimdeki dizeler, senle hayat bulmuş, yanılgısına düşmezmişim.. Aşkın, şehvetle kirletildiği bir coğrafyada barınamadığı gerçeğiyle yüz yüze  gelmezmişim.. Hiç olamayacağın bir konuma seni bunca yüceltmezmişim.. Birbirini hiç anlamayan bir nehrin iki yatağı gibi, senin bunca uzağına gönüllü olarak akmazmışım..
Ne acı bir yüzleşmedir bu..
Ayrık otu gibi bahçemi talan etmesine izin vermişim sevgisizliğin, güvensizliğin, riyanın, egonun.. Tiyatroya oynayan değil de izleyen gözüyle bakabilmek gerekliymiş ki, işte o zaman asıl, suretten ayrılırmış..
Keşke hiç tanımasaymışım seni.. Hiç aslını görmeyip suretine duyduğum aşkla yanakalsaymışım.. Değirmenlerce öğütmeseymişim yüreğimi.. Ama keşke yok!! Yaşanılanları saygıyla teslim etmek var zamana..
Günün bir vaktinde seni ne çok şey sanmışım...

Ha.

1 Şubat 2015 Pazar

Akasya Kokulu Sabahlar / Yeni Türkü


"Geri verin, zamanın geçmek bilmediği, gençliğimin sırtıma bir yük gibi bindiği akasya kokulu sabahlarımdan hiç olmazsa birini.." / Nuri Ercan yazmış sözlerini, Derya Köroğlu bestelemiş..
Beni, her dinlediğimde çok uzaklara götüren bir şarkı..
İç acıtan, yürek burkan bir serzeniş.. Özlem kokan, bir akasya kokusuyla uzak upuzak özlemlere yelken açtıran kalp ağrısı gibi.. Hatırlıyorum da, diye başlayan cümleler.. Hatırlamanın umut vaad etmediği o kayıp yıllar.. Hiç geçmeyecek, hiç bitmeyecek sandığımız, ama su gibi akıp giden zamanlar..
Büyümenin zor olduğunu fark etmediğimiz ve hayata yetişmeye can attığımız çırpınışlar..
Henüz kimseyi kaybetmediğimiz, ölümle tanışmadığımız, aldatılmadığımız, aldatmadığımız, her şeyin aynı kalacağını sandığımız, yaşam denilen burguyu hiç mi hiç tatmadığımız yıllar..
İşte şarkımız..
Hangi akasya dalına asılı kaldıysa dilekleriniz..

Ha.