28 Mayıs 2015 Perşembe

Bitti O Sevda..

Bitti o sevda, kesildi çığlıkları martıların..
Su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti.
İtti kıyıyı, adına deniz dediğimiz şey..
Unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği..
Kaybetti kumarda gözlerim,
Kaybetti kumarda gözleri.

Bir koru rüzgarlandı göğüs boşluğumuzda sanki,
Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden,
Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine..
Yani her soluk alıp verişimizde bizim;
Bir mekik gibi kalbin,
Bir mekik gibi kalbim,
İşleyip durdu bu yitikliği yeniden.

Ne kaldı
Farkında mısın bilmem..
Gündüzler..
Gündüzler biraz azaldı..


Edip Cansever

Hayatı Bağışlıyorum..

Yüreğimi bir ağaca sarıyorum; dallarına şarkılar, şiirler, hasretler asıyorum..
Her şarkıda bir ömür, her dizede yaşamdan bir sancı ve sevgiler gizli..
Harmanlıyorum..
Hayatın, yüzümde derin izler bıraktığı ıslak saçlı çocukluğumun çizgilerini, hayata sunuyorum..
Kalbini kırdığım bütün güzel yüreklere bir karanfil bırakıyorum. Bir kahvenin kokusuna yayılan, hatrı kırk yıldan öte dostlukları, yüreğimin en derinine saklıyorum..
Hayatın sırlarını çözdüğün vakit, ölümü  arzularsın; çünkü o da hayatın sırlarından biridir, diyen ustamız Cibran’ın sözünü mihenk edinip, ermek için hayatın sırrına, sırların sırrına;
Bağışlıyorum..
Yalanları bağışlıyorum.
Bana yapılan merhamatsizlikleri bağışlıyorum.
Çok yüzlülüklerini insanların, bağışlıyorum.
Hırsların bürüdüğü sözleri,
Öfkenin kararttığı gözleri bağışlıyorum.
Kırgınlıklarımı bağışlıyorum.
Umut hırsızlarını bağışlıyorum!
Hak etmeyen zamanlara ve insanlara adadığım sevgileri bağışlıyorum.
Seni bağışlıyorum!
Ve her şeyden önce, dinsin diye, yüreğimdeki fırtına, kendimi bağışlıyorum…
Arındırıyorum ruhumu tüm nefretlerden.
Sevgiyi örten kinden, arındırıyorum.
Yıllara yayılan bestelenmiş acıları, çıkarıyorum notaların arasından.
Heybemde gizli kalmış, örtülü hikayelerle büyüttüğüm güzelliklere ulaşıyorum.
Hayatı bağışlıyorum…

Ha. 

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Sana.. (Nihavent Bir Veda..)

Aynı gökyüzünden insek de yere,
Aynı toprağı ıslatmayacak damlalardık biz.
Bir şiire dize olamayacak, iki yaban kelime.
Birlikte adımlanmayacak yollar.
Yandığımız ateşler ayrı, ayrı küllerimiz.
Sen, toprağına kök salmış çınar,
Ben, rüzgarın önünde acemi hindiba..
Kalmakla gitmek eylemleri, yüreğe takınca çelme;
Durup düşünme vakti, çoktan bitti..
Yaşanmışlıkları bohçalayıp sandığın köşesine,
Söylenmeyenleri, yağmur eyleyip gözlerime,
Usulca ve içlice,
Bir veda iliştiriyorum bihaber yüreğine..
Ortak bir düşümüz olmadı hiç bizim..
Biz, olmadık hiç..
Aynı şarkıda hüzünlensek de, başka ağıtlara döktük yaşlarımızı..
Bir dilek tutmadık, yıldızlar kayarken gecede.
Suskunluktu düşen payıma, eskitilmiş onca sözcükten sonra..
Artık ne sen varsın ne gökyüzü ne mavisi denizin..
Ne üzerimde kanat çırpan martılar,
Ne tebessümüm..
Nicedir bir taş oturur kalbimin yerinde, sahipsiz..
Nicedir, dili dolaşır kelimelerin..
Herkes yüreğine bir gök arar da,
Kimisi bulduğunda zemin kayar ayaklarının altında..
Böyle bir hikayeydi benimkisi..
Bu, sana son veda..
Yağmurlara;

Mısralara,
Şarkılara,
Yıldızlara,
Bulutlara,
Kuşlara,
Hüzünlü dolunaya,
Söylenmişlere,
Sükutlara,
Hiç benim olmayışına,
Dilsiz bir ah'la,
Sitemkar bir dokunuşla,
Kırmızısını döken bir gül misali,
Bahara küskün kelebek,
Boynu bükük papatya,
Sana,
En çok sana,
En son sana,
Bir buselik veda..
Elveda..

Ha.

24 Mayıs 2015 Pazar

Aşka Çöl; Aşığa Yağmur..










Yalan değildir Mecnun'un kendini çöllere saldığı.. Dil-i bimar ile uğrun uğrun yandığı..
Hasret gecelerinde, çölü yar saydığı.. Önce yağmurun türküsüne sevdalanıp, aşka aldanıp, sonra dermansız kaldığı..
Bir miras kalmıştır o günden bugüne Mecnunluk yüreğimize..
Kan ağlarken içimiz, 'Fuzuli rind-i şeydadır' deyip, teselliyi şiirlerde aramamız,
ya da;
“Mende Mecnûn'dan füzûn âşıklık isti'dâdı var
 Âşık-i sâdık menem Mecnûn'un ancak adı var”
(Bende Mecnun'dan daha fazla aşık olma kabileyeti var, asıl aşık benim, Mecnun'un sadece adı çıkmış)
diyerek, aşkımıza bir ölçü bulmamız.. Hep Mecnun'dandır..
Çünkü yağmurlarda aşk ateşiyle yolunu kaybeden her yüreğin, güzergahı çölden geçmiştir bir kez.
Ve ibresi çöle vuran her aşık, bir gökkuşağı arayıp durmuştur kendine.. Umut olmuştur bu arayış, biçare gönüllere.. Çölde serap.. Gülde har.. Beklemeyi dayanılır kılan, sabrı bileyleyen..

Birçok insan, ömründe bir kez olsun hayal etmiştir gökkuşağının altından geçmeyi; o imkansıza ulaşmayı.. Bir dilek hakkı her daim saklı kalsın diye, bir kuytuya emanet etmiştir gülüşlerini..
Aşk da imkansıza vurulmak değil midir? Bu sebepten belki de, her insanın derununda bir aşkı, bir de içinde ukde gökkuşağı kalmıştır düğüm düğüm..
Hal böyle olunca, aşka çöl gerekir, tuzu dağlasın diye yarayı; ve aşığa yağmur, bir yanı saklasın diye baharı..

Ha.

Bazı..

Bazı gecelerin sabahı yoktur , yalnızca karanlık olarak kalırlar.
Bazı ayrılıkların dönüşü olmaz;
Giden gider, borçlarıyla yaşar kalanlar..
Geleceği yoktur bazı kalplerin;
Aşk uğramaz onlara bir daha, tek bir hatırayla yaşlanırlar..
Bazı pişmanlıklar uzun sürer, zamana yayılırlar..
Kendinden kaçanlara,
Saklanacak yer kalmaz dünyada;
Gün gelir, kendileriyle tanışırlar,
Asıl yalnızlık o zaman başlar..
Hayata geç kalmıştır, kendine geç kalan.
Şairin dediği gibi:
Bir daha yaşamak zorunda kalır, geçmişi anlamayan..
Bazı geceler,
Bazı insanlar,
Bazı yerlerde,
Sahiden karşılaşırlar.
Bazı insanlar,
Bazı aşklar,
Bazı şarkılar, bu yüzden unutulmazlar.
Bazı hayatlar,  hayal tutmazlar.
Bu yüzden, bazı bazı bazı çabuk yaşayıp
Ansızın kaybolmalar..


Murathan Mungan

Bir Hüzün ki Sol Yanımda..












Tek tebessümün, bitirecek cümle esaretleri.
Bir nazar eyle(sen), kelimeleri bahara boyanacak arsız hüzünlerin..
'Git' demek kolaydı.
'Gel' diyebilecek cesaretin varsa;
Bulacaksın beni; en koyu yalnızlığında, sol yanında..
Bir çocuk gülüşü sakladım sana,
Büyütmedim onu yabancılara.
Senin için.
Bir tek sana..
Kavurup yüreğimi bu ayrılıkla,
Bildirdim haddini, bilmediklerimin.
'Sus'lar öğrettim dilime, sen anla diye.
Bir çıplak yalnızlığım ben, bir ıssız karanlık..
Durdum.
Bekliyorum.
Hayatın sen kıyısında..

Ha.

20 Mayıs 2015 Çarşamba

İmkansızın Şarkısı










……………….

Mektubuna teşekkür ederim, diye yazıyordu, Naoko.
Ailesi, mektubumu bulunduğu yere hemen göndermişti. Mektup almak onu üzmemiş, hatta doğruyu söylemek gerekirse, çok mutlu etmişti. Ayrıca tam da bana yazmanın artık zamanı geldiğini düşünüyormuş zaten, öyle diyordu.
Mektubun devamın okudum.
“Buraya geleli neredeyse dört aya yaklaşıyor.
Bu dört ayda seni çok düşündüm. Ve düşündükçe de, sana karşı belki de haksızlık ettiğim duygusuna kapıldım.
Galiba çok daha açık davranmalıydım, dürüst bir insan gibi.
Ama bu düşünme biçimi kuşkusuz çok doğru değil. Çünkü, birincisi, benim yaşımdaki kızlar ‘dürüstlük’ sözcüğünü kullanmazlar. Sıradan kızların ‘dürüstlük’le bir alışverişleri yoktur. Onlar, güzellik veya mutlulukla çok daha yakından ilgilidirler. ‘Dürüstlük’, her şeyden önce erkeklere özgü bir sözcük. Ne var ki, şu anda ben, bu sözcüğün bana tıpatıp uygun düştüğünü sezinliyorum. Güzellik ve mutluluk bana göre öylesine can sıkıcı sözcükler ki, sonunda bambaşka ölçütlere bağlanmışım. Dürüstlük, açıklık, evrensellik gibi..
Ama ne olursa olsun, galiba sana karşı haksızlık ettim. Ve bana, seni de sürüklemiş ve yaralamışım gibi geliyor.
Ama ben de sendeledim, ben de kendi kendimi yaraladım. Kendime bahaneler bulmaya ya da kendimi haklı göstermeye kalkışmıyorum, gerçek bu. Eğer seni yaraladıysam, senin yaran aynı zamanda benim yaram demektir.
Bu yüzden, beni suçlama. Ben eksik kalmış biriyim. Sandığından çok daha fazla. İşte bunun için beni suçlu bulmanı istemiyorum. Eğer benden nefret edersen, paramparça olurum. Ben, senin gibi kabuğuma çekilemem. Bu yüzden, sana zaman zaman öyle imreniyorum ki, belki bu nedenle seni gereğinden uzaklara sürükledim..
Olaylara bu tür bakış açısı, kuşkusuz fazla analitik değil mi? Bu, benim tedavimin fazlasıyla analize dayandırıldığı anlamına gelmiyor. Ama, insan benim gibi, aylardır böyle bir tedavi görüyor olunca, sonunda, ister istemez her şeyi analiz etmeye, incelemeye başlıyor. O zaman, filanca şey yüzünden bu böyle olmuştur ya da bunun anlamı şudur veya bu, şunun yüzünden böyledir, diye düşünüyorsun. Pek bilemiyorum, bu analiz dünyayı basitleştirmeye mi çabalıyor, yoksa paramparça etmeye mi?
Her neyse, bir süre öncesine oranla daha iyi olduğumu hissediyorum. Temiz hava, dış dünyadan kopmuş sakin bir çevre, düzenli bir yaşam, her gün idman, kuşkusuz tüm bunlara ihtiyacım varmış. Şimdilik, sadece birine yazabilme isteği duymak bile beni mutlu ediyor. İşte böyle yazıyorum sana.
Saat, akşamın yedi buçuğu. Çevremde her şey sakin. Dışarısı karanlık. Genelde yıldızlar görünür, ama bugün bulutlardan görünmüyorlar. Buradakiler yıldızları iyi tanıyorlar.  Herhalde ister istemez ilgileniyorlar onlarla, çünkü gece olunca burada yapacak başka hiçbir şey yok. Ve gene bu nedenle, kuşları, böcekleri ve çiçekleri de çok iyi tanıyorlar. Onlarla konuşunca, ne denli bilgisiz olduğumu görüyorum ve bu, çok hoş bir duygu.
Bizim asıl olarak burada bulunmamızın sebebi, kendimizdeki çarpıklığı düzeltmek değil, ona alışmamızı sağlamakmış. Ve sorunlarımızın biri de bu çarpıklığı kabullenmeyişimiz imiş.
İşte bu çarpıklığımızla doğru dürüst uyum sağlayamıyoruz. Bunun için de bu çarpıklığın yarattığı gerçek acıya ve sıkıntıya bir yer bulamıyorum ve bundan kurtulmak için buradayım. Burada olduğumuz sürece, başkalarına acı vermiyoruz ve başkaları da bizi üzmüyor. Çünkü hepimiz ‘kaçık’ olduğumuzu biliyoruz.
 Bulunduğumuz yer, dış dünyadan tümüyle farklı. Dışarıda, insanların çoğu, kaçıklığının bilincinde olmadan yaşıyor. Ama, biz bunu gururla sergiliyoruz, bir Kızılderili’nin hangi kabileden olduğunu belirten tüylerini sergilemesi gibi. Ve karşılıklı birbirimizi incitmemek için, kendi halinde bir yaşam sürüyoruz.
Okuyorum, müzik dinliyorum. Ne radyo ne televizyon var, ama buna karşılık kitaplık da müzik bölümü de oldukça zengin. Bu kurumda tek sorun, bir kez girince bir daha çıkmak istemiyorsun, çünkü korkuyorsun. Burada yaşadığın sürece sakin ve rahatsın, kendi kaçıklığınla doğal bir şeymiş gibi yüzleşebiliyorsun. Hatta iyileştiğin izlenimine bile kapılıyorsun. Ama dış dünyanın bizi aynı şekilde kabul edeceği inancına sahip olamıyorsun.
Bana bakan doktor, dışarıdakilerle yeniden ilişki kurmamın zamanının geldiğini söylüyor.
‘Dışarıdakiler’ sıradan bir dünyada yaşayan normal kişiler. Onları düşününce aklıma sadece senin yüzün geliyor.
Sana açıklamam gereken birçok şey var. Başarabilir miyim bilmiyorum, ama susarak geçiştirilecek şeyler değil.
Ama tüm bunları söylediğim için, sana yük olmam gerekmez. Kimseye yük olmak istemiyorum. Bir yakınlık da gerekmiyor. Eğer sana yazdıklarım canını sıktıysa, özür dilerim. Ben, senin sandığından da daha kusurlu bir insanım.    

İmkansızın Şarkısı sf. 111,113 Haruki Murakami

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Yorulur..

Yorulur şarkılar, şiirler yorulur..
Bir buse konar 'şın' harfinin üzerine, aşk, yorulur.
Kafiye arar kendine yağmur, arar da, vazgeçer umarsızca..
Bir 'berceste mısra' savrulur sokaklara,
Yağmur yorulur..
Kemiği yoktur kalbin, ses vermez kırılırken..
Sevmek yorar mı hiç?
Kalp, yorulur..
Gidilmediği için yollar,
Çok beklendiğinden ufuk çizgisi yorulur..
Yorulur virgül, uzayıp giden cümlelerden; bir noktaya yaslamak ister başını..
Cümle, yorulur..
'En çok seni sevdim.'
'En çok senin için çarptı kalbim.'
Yalanlar yorulur..
Sonbahara yazılır düşler,
Yüzlerde donup kalır uçarı gülüşler..
Zaman, yorulur..
Tutulmamış 'söz'ler, unutulmuş yeminler yorulur.
Susmak, bir mühürdür.
Dile gelmemiş sözcükler yorulur..
Ansızın, açmak gelir içinden tüm kapıları.
Her kapıda kırk kilit..
Güven, yorulur..
Uç uca eklediğin satırlar, ulaşmaz yerine.
Bir boşluğa dikersin bakışlarını.
Boşluk ki, senden daha fazla yer edinir içinde..
Boşluk, yorulur..
Parçaları bir araya getirmeye çalışmak, nafile;
Nafile, dağılanları toplamaya uğraşmak..
Bir derin kuyu ki;
En nihayetinde,
Hayat yorulur..

Ha.

İmkansızın Şarkısı

.....
-Ama onlar, yani annemle babam demek istiyorum, beni biraz daha çok sevmiş olsalardı, belki ben de hayata karşı daha farklı bir tepki gösterirdim.
-Yeterince sevilmiyor muydun sence?
Düşünceli gözlerle baktı yüzüme. Sonra 'hayır!' anlamında başını salladı.
-Her zaman sevgiye susamıştım. Ömrümde hiç olmazsa bir kez doyasıya sevgi görmek isterdim. Midem bulanıncaya ve fazlasını geri çevirinceye değin. Bir kez. Sadece bir tek kez. Ama bunu yapmadılar, hiç. Şımarık çocuğu oynamaya kalkıştığımda da beni kendilerinden uzaklaştırıyorlardı ve durmadan onlara pahalıya mal olduğumdan yakınıyorlardı. Hep böyle oldu. O zaman ben de, beni sevecek birini bulmak için her şeyi yapacağımı düşündüm. Bu kararı verdiğimde yedinci veya sekizinci sınıftaydım.

İmkansızın Şarkısı- sf. 98-99 / Haruki Murakami
Yarasına aşık bir kabuğum ben, kimse düşmemi beklemesin benden.. / Ha.

İyileşebilecek Yaralar İçin..

Kimi yaralar merhem kaldırır;
Kimi yaralar açılır, bir uçuruma..
İçinde uyuttuğun adlandırılmamış hayvan, kelimelerdir uyandıran ve yanıltan,
Yarası geçmişte kalmış bir başlangıca.
Dilsizdir bazı yaralar, söylemez sahibini..
Kısık kanatlı kuşun alçak uçuşu,
Bağışlanmış adımı sakladım sana..
Akşam serinliğini veren yokluğun,
Adını yazdığın deniz, okunaksız nehirler,
Yüzün..
Bir madencinin akşamları gibi yeryüzü bana..
Sahibine dönmez yara, başkaları sardıkça.
Mürekkep dağıtır kelimeler, başka aşkların sayfalarına baktıkça.
Cümle kapısı yoktur bazı hayatların,
Sırlarına ve surlarına.
Tırmandıkça azaldığın duvarlar: taşıl sayıklama.
Yokluğunda bile ne kadar var, yan aşk,
Kendinden yapılmış büyük kuşatma..
Bir suskunluk yemini gibi, kabuğunun içinde yaşayan yara.
Unutsa da gövdedeki yerini,
Sıcak tutkal hatıra serinliği.
Her aşk ilk yarayı derinleştirir,
Bir kere daha söyler söyleyeceğini..

Yara dediğin sanıldığından daha derindir.
Asıl yara zamandır.
Açılıp bir sebebe, yenisiyle kaplanır.
Eczası, cezası sızar derine, yaraların da hafızası vardır.
Gülün bittiği yer, ihanet etmez kayıtsız sahibine.
Kaç şiir eder bir sayfanın zamanı, cümlesi yarım kalmış
Asma dalında salkım yaralar?
Dokunsan bir türlü, sussan kireç aklığında kağıtlar kabuk bağlar..
Yazı yarası.
Yarayı okuyamayan yazıyı ne anlar?
Aşkta asalet noksan artık, merhamet eksik.
Tuz hakkı, yetim tütün ve kar..
Kayıplarını say çağ,
İnsan bu kadar..
Senden değil, önceki yüzyıllardan, senin çağında aldığım yaralar.
Yazla, yazıyla, geçenle, kalanla..
Yaz, geçer, derken.
Sen de biliyordun sahipsiz şair,
Yazınca da geçmiyor,

Başka yazlara vurdukça, anayurdundaki ağrı..
Başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler.
Aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay.
Kendine kazdığın kar kuyusundan,
Su taşır herkese kısık çeşmeler..


Murathan Mungan

17 Mayıs 2015 Pazar

Dağa, taşa yazı yazmayı bırak, göğe kuyu kazmayı bırak, kendi kendine konuşmayı da.. Son çare Tanrı'yla konuş. Tanrı'nın rüzgârlara, yağmurlara ve yalnızlıklara öğrettiği kelimelerle.. / Cahit Koytak


Kimse eksik, kimse fazla değil. Bir sensin beklenen.. / Zarifoğlu


Yaşam

Yaşam belki uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği.
Yaşam belki bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı.
Yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur,
ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi, şapkasını kaldırarak, başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle "günaydın" diyen.
Yaşam belki de o tıkalı andır,
Benim bakışımın senin buğulu gözlerinde, kendini paramparça yıktığı...


Füruğ Ferruhzad

Benim söylemek için çırpındığım gecelerde, siz yoktunuz.. / Özdemir Asaf


Kim Gölgesinden Kaçabilir ki?..













Geçtiğimiz yollarda kaybettiklerimizin bize en büyük kötülüğü, kendilerini tekrar tekrar hatırlatmalarıdır.

Bir kere kaybetmekle kurtulamadığımız şeylerdir.
Yoklukları hayatımızdaki varlıkları haline gelir.
Hep, ama hep hatırlarız.
Ne biçim kaybetmektir bu?
Kim gölgesinden kaçabilir ki?
Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır.
Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu..
Durup durup ardına bakan kadınlar vardır.
Geçmişi düşünmekten şimdiyi yaşayamazlar.
Her şeyi didikleyip duran mazisinin gölgesinden, anılarının yükünden bir türlü kurtulamayan gözleri ufuk yorgunu kadınlar.
Güçlü, köklü bir biçimde yeni arkadaş edinecek yaşları geride bıraktıysan eğer, hasar görmüş eski arkadaşlıkları onaracak çağı da geride bırakmış oluyorsun.
Zaman ilerledikçe birçok şey, daha zor olmaya başlar.
Beklentisi yüksek olan kadınların, yalnızlığı daha koyu oluyor.
Büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar, bir daha iflah olmuyor, geçip gittiğiyle kalıyor.
Zaman, aşk, her şey!
Ayrılıkları ayrıntılar acıtır.

Murathan Mungan

İşler, Geceyi Bekleyen Kederler, Usulca Yüreğe..

Yitirirsin bölük pörçük uykularını, hepten; zamana adanmış düşler, zamanını yitirir..
"Mutlu insanlar, yazmaz; yazan, mutsuzdur." der, akıtırsın mürekkebin kanını..
Ağustosta bir gün.. Yıl? Bimem kaç.. Oynamaktan yorgun bir çocuk.. Bir ikindi serinliğiyle kurutmaya çalışıyor terini.. Gözleri? Evet, ışıl ışıl.. Ne sıcaklar değiyor ona ne soğuklar.. Mutlu bir çocuk.. Mütebessim bir ışık, kaplayan çehresini..
Bir bahar meltemi esiyor havada.. Ilık mı ılık.. Kalplere şifa ve davetiye aşka..
Bir genç kız.. Yüreği pır pır. Bekliyor akşamın sokakları örtmesini.. Az sonra köşeden dönecek sevdiği.. Mesai bitimi.. Başında, evet, kavak yelleri.. Aşkın ilk halleri.. Yüzünde, umutla beklenti arası bir ifade.. Çiziyor gökyüzüne, gelecek hayalleri..
Sonbahara dönerken yaz. Çiçeklere su veriyor yine balkonda bir kadın.. Bunları içeri almak lazım artık, diyor içinden.. Bir süre duruyor, ah, her halimizin haritası yüzlerimiz, endişe bulutları toplanıyor yüzüne.. Merak, korkuya ulaşmamak için, direniyor.. "Ya bir daha dönmezse." sözcükler dökülürken usulca dudaklarından, çöküyor balkonun bir köşesine.. Avuçları, kapatıyor yüzünü.. Bir anne..
Dikkatle bakınca görüyorsun onu. Perdesi yarı aralı pencerenin ardında, bir siluet. Her sabah işe giderken ve dönerken her akşam işten.. O, hep aynı yerde.. Sokağın en unutulmuş köşesinde, ücrasında pencerenin.. Yüzünde, yazılmamış yüzlerce hikaye.. Sırlar deryası.. Çok derin bakmak gerek, göz göze gelince kaçırdığı gözlerindeki yaşları görmek için.. Beklediği?.. Yok. Uğurladığı?.. Çok.
Dervişane bir duruş.. Uzaklara yatırılmış bir yüz; hiç dönmeyecek yolculara adanmış.. Vaktini beklemekte..
Ve ben.
Ve benim yüzüm..
Aşina olduğu bütün çehrelerden, en çok kendine yabancı.
Mühür vurulmuş bir kapının ardı..
Sükuta vermiş bir yanını. Sol yanını..
Henüz çizgileri derinleşmemiş, yıllar çok iz bırakmamış henüz..
Oysa kapının ardı..
Tuzun gözü yaktığı gecelerden kalma bir nem tabakası, sarmış köşe bucağı..
Boyası dökülmüş, 'hal-i pür melalini' anlatacak kelimeler, konmamış lügatlere..
Bir sis perdesi örtmüş, uzak bir geçmişin üzerini..
Yer edinememiş kendine, yer kürenin hiçbir coğrafyasında.
Biraz ölümlerle sınanmış, ağır kayıplarla.. Biraz ayrılık basmış yaralarına..
Diline pelesenk olmuş bir sözcük: Yalnızlık..
En çok da bu sebepten yorulmuş..
Aynı dili konuşmak değilmiş marifet çünkü; aynı duyguları paylaşmakmış..
Ah, benim yüzüm!
Yitirmiş tüm bekleyişleri..
Yitirmiş, su dolu bardağa bir gül yaprağı bırakacak yüreği..
Öyle sessiz, öyle ıssız; kapanmış, asırlar ötesinden, kendi üzerine..


Ha.

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Suzinak













Aşksız geçen günleri düşmeli ömürlerden..

Akşamın buğulu yorgunluğunda, gözlerinin ormanındayım yine.
Bir suzinak şarkıya kurulmuş bütün saatler, günlerdir peşim sıra susmak bilmiyor.
Ertelenmiş hüzünler dolaşıyor ayaklarıma, kanatlanıp uçuyor bütün sevinçler.
Bu şehrin en tenha yeri kalbimdir şimdi, en güzel yeri çiçekçileri..
Bir demet nergiz aldım sana, getiremedim.
Bugün newroz'du, oturdum Hevalno'yu dinledim, tenimde bir ateş yandı gün boyu.
Biliyorum seni sevmek yeni yalnızlıklardır,
Uzayıp giden bir çığlık, ince bir sızıdır;
Yoksa ömrümce borçlu kalırım aşka..
Seviyorum, seviyorum başka seçeneğim yok..
Yedeğimde yeni acılarım var, öderim diyetini,
Yeni yazgılar bulurum belki, şiirlere vururum kendimi;
Başımı kitaplara yaslarım, toplarım şarkılardan yasadışı aşkları, sürerim alanlara..
Seviyorum.
Başka seçeneğim yok.
Yeter sınama beni.


A.Hicri İzgören

Anlatmaktan Vazgeçenler, Susarlar!

Anlatmayı beceremeyenler,
s u s a r l a r.
Anlatmaktan vazgeçenler,
s u s a r l a r….
Anlaşılmayacağına karar vermiş olanlar, s u s a r l a r.
Diğerlerinden ümidi kesmiş olanlar,
s u s a r l a r.
Hata yapmaktan korkanlar,
s u s a r l a r.
Kendilerini açığa çıkarmaktan korkanlar, s u s a r l a r.
Zannettikleri kişi olmadıkları,
zannettikleri dünyada yaşamadıkları gerçeğini
hazmedemeyecek kadar güçsüz olanlar, s u s a r l a r.
Olaylar ve olgular dünyasıyla baş edemeyenler, s u s a r l a r.
Her şeyi gördüğünü, tüm olasılıkları yaşadığını düşünenler,
s u s a r l a r.
Güçlü olarak görülmeye ölesiye ihtiyaç duyacak kadar güçsüz olanlar,
s u s a r l a r.

ŞŞŞşşşş! … Sessizlik!
Sonsuza dek konuşabilecek olanlar, en çabuk susanlardır genelde.
Sonra kadınlar gelir ki, onlar da bu kategoridedirler çoğunlukla.
Sonra şairler…
En son ölüler susar!


Emily Dickinson

14 Mayıs 2015 Perşembe

Öğrendim ki..

Öğrendim ki,
Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız,
Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz.
Gerisini karşı tarafa bırakırsınız..
Öğrendim ki,
Güveni geliştirmek yıllar alıyor,
Yıkmak bir dakika..
Öğrendim ki,
Hayatında nelere sahip olduğun değil,
Kiminle olduğun önemli..
Öğrendim ki,
Sevimlilik yaparak on beş dakika kazanmak mümkün,
Ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek..
Öğrendim ki,
Kendini en iyilerle kıyaslamak değil,
Kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir..
Öğrendim ki,
İnsanların başına ne geldiği değil,
O durumda ne yaptıkları önemli..
Öğrendim ki,
Ne kadar küçük dilimlersen dilimle,
Her işin iki yüzü var..
Öğrendim ki,
Olmak istediğim insan olabilmem,
Çok vakit alıyor..
Öğrendim ki,
Karşılık vermek,
Düşünmekten çok daha basit..
Öğrendim ki,
Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek,
Hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun..
Öğrendim ki,
‘Bittim’ dediğin andan itibaren,
Pilinin bitmesine daha çok var..
Öğrendim ki,
Sen tepkilerini kontrol edemezsen,
Tepkilerin hayatını kontrol eder..
Öğrendim ki,
Kahraman dediğimiz insanlar,
Bir şey yapılması gerektiğinde yapılması gerekeni,
Şartlar ne olursa olsun yapanlar..
Öğrendim ki,
Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor..
Öğrendim ki,
Bazı insanlar sizi çok seviyor,
Ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor..
Öğrendim ki,
Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz,
Bazıları hiç karşılık vermiyor..
Öğrendim ki,
Para ucuz bir başarı..
Öğrendim ki,
En iyi arkadaşla sıkıcı an olmaz..
Öğrendim ki,
Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları,
Kaldırmak için elini uzatır..
Öğrendim ki,
İki insan aynı şeye bakıp tamamen farklı şeyler görebilir..
Öğrendim ki,
Âşık olmanın ve Aşk'ı yaşamanın çok çeşidi vardır..
Öğrendim ki,
Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar daha uzun yol yürüyor..
Öğrendim ki,
Hiç tanımadığın insanlar iki saat içinde,
Senin hayatını değiştirir..
Öğrendim ki,
Anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatır..
Öğrendim ki
Duvarda asılı diplomalar, insanı insan yapmaya yetmez..
Öğrendim ki,
Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır..
Öğrendim ki,
Karşısındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında,
Çizginin nereden geçtiğini bulmak zor..
Öğrendim ki
Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez.
Gerçek Aşk'ların da!
Öğrendim ki,
Tecrübenin kaç yaş günü partisi yaşadığınızla ilgisi yok,
Ne tür deneyimler yaşadığınızla var..
Öğrendim ki,
Aile hep insanın yanında olmuyor.
Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz.
Aile her zaman biyolojik değil.
Öğrendim ki,
Ne kadar yakın olursa olsunlar,
En iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir,
Onları affetmek gerekir..
Öğrendim ki,
Bazen başkalarını affetmek yetmiyor,
Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor..
Öğrendim ki,
Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın,
Dünya sizin için dönmesini durdurmuyor..
Öğrendim ki,
Şartlar ve olaylar kim olduğumuzu etkilemiş olabilir,
Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz..
Öğrendim ki,
İki kişi münakaşa ediyorsa,
Bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez,
Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez..
Öğrendim ki,
Her problem kendi içinde bir fırsat saklar,
Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır..
Öğrendim ki,
Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor..


Ataol Behramoğlu

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Yal(ı)nızlaşmak.. (https://www.youtube.com/watch?v=jQOZZOEery8)

Önce, bakışlarındaki ışık terk eder yüzünün iklimini..
Biraz griye çalar renkler; mavisi kaybolur usul usul denizin, yeşili yaprakların, tozlu bir küf rengini almaya başlar.. Tonları siyahın, yayılır gökyüzüne..
Sonra?..
Sonra, yüzünde donakalır yarım bir tebessüm; zoraki, yavan, istemsiz ve isteksiz.. Kabullenilmiş bir mimik.. Kabullenilmiş, ama yerini yadsıyan.. Şen kahkahaları, uzak bir geçmişe armağan edeli çok olmuştur, ama yine de arada bir uğrayan o içten tebessümler de uğurlanır sessizce, an'lar içinden anılar denizine..
Alışılagelmiş o duruşla, devam edersin dinlemeye insanları.. Yüzlerine bakarsın, ama yüzlerinden çok uzağa..
Artık kendinin bile seçemeyeceği bir uzaklığa.. Dinlersin. Arada bir onaylaman yeterlidir..
Kimse gerçekten dinlemeni de beklemez zaten.. Onaylanmakla onandığını sanır çünkü insanlar.. Kimsenin bir fikre de ihtiyacı yoktur..
Bazen soracak olurlar: 'Neden konuşmuyorsun?' Bazen..
Kafamın içinde hiç durmadan sohbet eden bir kabile var ya da hiç durmayan bir senfoni orkestrası ya da bütün caddelerin bütün sokaklarındaki bütün evlerin bütün insanları kafamda parti veriyor.. Diyemezsin..
Gülümsersin (yine o yabancı gülüş) 'Yo, konuşuyorum.' Zaten onlar o soruyu da çoktan geçmiştir, cevabın havada asılı kalacak kadar bile yaşamaz..
İşte böyle başlar yal(ı)nızlaşmak..
Çekilir ağır ağır kendi ücrasına insan, izlemeyi de bırakır..
Cümleler savrulurken ordan oraya, koşturup dururken hayatın içinde, kendinle kalacağın o 'an' ı iple çekmeye başlarsın.. Herkese kapatırsın kapıları. Kalırsın bütün çıplaklığıyla ruhunun.. En iyi sen anlarsın onu, en güzel sen seversin, en çok sen bilirsin ne istediğini; en acı hikayelerinin en derin yaralarının tek tanığısındır çünkü.. Böyle sinsice ilişen bu yalnızlığa, alışırsın bir zaman sonra..
Ve artık, bu yalnızlığı sevmeye, ona alışmaya başlamışan; dönüş yollarına çizgiyi çekmeye de başlamışsındır..
Ve bu yalnızlığı sevmek, hiç iyi bir şey değildir..

Ha.

10 Mayıs 2015 Pazar

Ağrı..

O günden sonra kuracak güzel bir cümlem olmadı hiç dünya için.
Rüyalarım tüller ve silahlardan bu yana sisli.
Kıvrılıp giden dalgın bir yol, yolda eski bir taş, limanda bağlı bir tekne, yosunlu bir halat gibi durdum.
Uzağımda açık denizdi O.
Ben kıyıda ıssız bir ev, ince boğazda gıcırdayan tahta iskele, iskelede bir lastik, az ilerde turuncu bir şamandıra, içimde kuzeyden bir hatıra aksiyle durgun suya vurdum.
Bir siyah beyaz kare içinde, hepsi hepsi bir hatıra işte.
Seni kırdığım yerden kırdılar beni;
Ben hiçbir cümleyle ağlayamam artık seni..


Ağrı / Birhan Keskin

Ferfecir / Devrim Tülay


“Hiçbir gidiş sen kadar gurbet değildi 
Ve hiçbir geliş sen kadar baştan yaratmadı beni..”
Yüksünmüyor, kapına yüz süren yüreğim,
Yıktım benlik duvarını,
Eşiğine yerleşen, mahzun bir münzeviyim..
Güneşin kızıllığından topluyorum seni,
İç içe girmiş kalabalıklardan..
Yol yordam bilmeyen, ayyaş yanlarından giriyorum koluna.
Biraz daha bana,
Biraz daha sana,
Biraz daha bize yol alıyoruz,
Fecir vaktine değin..
Cılız kelimelerin görkemli melodisi!
Sustur içimdeki canhıraş bilmeceyi.
Bir masal daha anlat bana;
Şatafatı bol, endamı gönül doyursun.
Göğsüne yumulsun kirpiklerim,
Çalayım hüzün pınarından bir yudum hayat.
Beyaz rüyalar devşir, haramsa haram,
Kefaretim, gülücüklerim,
Kapansın ömür sayfam..
Varsın, sonum aşk/olsun..
Er geç düşür cennetime yolunu.
Ahd’ım olsun, bağışlayacağım,
Ruhunu aşkımla kutsayacağım..

Devrim TÜLAY

Anne / Arif Nihat asya

İlk kundağın ben oldum, yavrum;
İlk oyuncağın ben oldum.
Acı nedir, tatlı nedir, bilmezdin;
Dilin damağın, ben oldum..
Elinin ermediği, dilinin dönmediği çağlarda, yavrum,
Kolun kanadın, ben oldum;
Dilin dudağın, ben oldum..
Belki kıskanırlar diye gördüklerini,
Sakladım gözlerden gülücüklerini..
Tülün duvağın ben oldum!
Artık isterlerse adımı söylemesinler bana;
'Onun Annesi' diyorlar...
Bu yeter sevgilim, bu yeter bana!
Bir dediğini iki etmeyeyim diye,
Öyle çırpındım ki,
Ve seni öyle sevdim, sana o kadar ısındım ki,
Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim.
Gün oldu kırdın, incinmedim;
İlk oyuncağın ben oldum, yavrum;
Son oyuncağın ben oldum..

Layık değildim, layık gördüler;
Annen oldum yavrum,
Annen oldum!

Arif Nihat Asya

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Evime gideyim ve herkesi dışarı kilitleyeyim.. / Mithat Cevher


Sorular / Pablo Neruda

Dillerinin nasıl çevrileceği hakkındanasıl hemfikir olmalı kuşlarla?
Nasıl demeliyim kaplumbağaya,yavaşlıkta onu geçtiğimi?
Nasıl sormalı pireye, yüksek atlamadaki derecesini?
Ve güzel kokuları için, nasıl teşekkür etmeli karanfillere?
Şafak atarken denizde, hangi şiirin hecelerini tekrarlar hava?
Mahkumun düşündüğü ışık, senin için parıldayanın aynısı mıdır?
Hangi dilde düşer yağmur, acılı kentlerin üzerine?

Pablo Neruda 

Fasl-ı Zor / Nazan Bekiroğlu

Ya Rabbi!
Ben içtiği suya, yediği lokmaya, giydiği hırkaya şükreden biriyim.Bilirsin, öyle, Senin adını unutmuşlardan değilim.Dilimden taşanda kusur varsa affet ism-i Rahmanınla, esirge ve bağışla; bu dünya bana zor geldi.
Suyun boğması, taşın sertliği vardı amenna. Büyük balığın küçük balığı yutması Senin kuralın. Denizin dalgasından, tufanın yazgısından da değildi şikâyetim.
Ama insan zalimdi.
Bilerek isteyerek etti edip eylediğini.
Bu pusu kuran zekâ bu cingözlük, bu kurnazlık en çok ürküttü beni.
Ne zaman bu zalim pusuyu, kurnaz kurguyu ve onu izleyen cingöz sevinci görsem bir tiksinti kapladı içimi.
Gülün rengiyle, meyvenin türüyle oynadı. Doldurdu denizleri, deldi dağları; bir türlü gözü doymadı.
 “Akması gereken suyun önünü kesti. Yanması gereken ateşi söndürdü.” Ne garip! En eski şairler de aynı şeyden şikâyetçi.
Oysa hepsi gül olacak kıvamda halk edilmişti.
Vardı elbet ateşi yakanı, yaralı ceylânı zalim avcıdan kurtaranı.
Önü kesilmiş suyu akıtanı. Bir ömrü Senin uğrunda harcayanı.
Seni bileni. Kendini bileni. İnsaniyeti bileni.
Kendi acısında bütün evrenin acısını deneyeni. Kurtla kuşla bir olup dünyayı güle döndürmek isteyeni.
Lâkin ne yalan söyleyim, böylesi bana az denk geldi.
Onlar da zaten bu dünyadan değil, cennetliydi.
Elbette Rabbim,
İnsanın sınav üzere yaratıldığını senin Kelâm-ı Kadim’inden öğrendim.
Gerçeğin yolu bir, aklın yolu aynı taşlarla döşeli. Demem o ki romanlarda da gördüm aynı şeyi. Jean Valjean’ın kalbinin iyi ile kötü arasında bir savaş alanı olduğunu hem de pek güzel anladım. Dr. Faust’u, şeytanla melek, iyiyle kötü, vicdanla haz arasında çözümlemem hiç de zor olmadı.
Hattâ pek parlak sözler de döküldü ağzımdan yeri gelince. İnsanın kötülüğü seçmeye gücü olduğu halde iyiyi seçmekle insan olduğunu cümleye çevirebildim meselâ. Onun neden eşrefü’l-mahlûkat olduğunu anlamaya da erdi şu aklım.
“Öyleyse neden?” Bu soru bırakmasa da peşimi, bir neden’i anlamak için koskoca kitaplar yazdım. Çürüttüm dirseklerimi.
Bildim yani bilinmesi gerekeni.
Ama yaşamaya sıra gelince adamakıllı tökezledim.
Hiçbir şeyi görmezden gelemedim. Niyet etsem bile hiçbir şeyin üstünden geçip gidemedim. Neye dokunduysam bir parçam kaldı onda. Tamamını hatmettim, ne dokunduysa bana. Didik didik etmek benim âdetimdi.
“Yanmakta derman” filân da bulmadı benim gönlüm. Çünkü benim yanmam o yanmalardan değildi. Ne kaçtığımdan kurtuldum ne koştuğum buldu beni.
Ne zaman belimi doğrultsam “Bir muhalif rüzgâr esti”. Ne zaman bir cennet resmi görsem kanın gölgesi ona eşlik etti. İlk cinayet daha ilk kuşakta işlenmişti.
O büyük ahidden nasıl döner insan? Buna şaşmakla uğraşırken, hayret! Bir de baktım ki ben de ahdinden dönenlerdenmişim. Bende, hem Habil’in hem Kabil’in gözleri.
Ne zamandır düz cümlelere heves etsem de bir çetrefil gelip dilimde yuvalanıyor.

Rabbim, yalınlık sevince mahsus, bu zor başka türlü anlatılmıyor.

Nazan Bekiroğlu

Bir gün biter, dedi kadın, her şey biter.
 Ölüm girer araya, kar, kış girer, yaz girer, bahar girer, yeni çiçekler gelir, mevsim döner. Acı biter, can biter. 
Her şey yenilenir, içimizle bir değişir. Öylece kalmaz, başkası oluruz.. / İnci Aral


Söz ağızdan çıkmadan önce üç kapıdan geçmelidir: İyilik, nezaket ve lüzum.. / Münir Üstün


"Konuşabilmek" ile "konuşmayı bilmek" arasında büyük bir fark vardır. Meselâ çoğu insan, ikincisini bilmez.. / Cemal Süreya


"Biraz dinlenmeli, biraz da demlenmeliymiş insan.."



5 Mayıs 2015 Salı

Gecenin Şarkısı Olsun..



"İnsan, kırılıp incinmelerini toplayıp, onlardan suskunluk yapıyor.."

Kırılmam sandılar.
Kırılmam sandım..
Toprak değildim oysa.
Taş gibi kavi görünsem de
Taş değildim.
Bir küçük yürek nihayetinde.
Biraz et, biraz kan, biraz sinir, çokça duygu..
Çokça acı.
Çokça hüsran.
Çokça hayal kırıklığı..
Bildiği gibi kalmıyor hiçbir şey insanın.
Olduğu gibi kalmıyor.
Olması gerektiği gibi oluyor çünkü..
Bir yere kadar eşlik ediyor insanlar.
Ondan sonra; kör, sağır, dilsiz bir gece..
Geceye dem tutan sözcükler..
Sırılsıklam bir yalnızlık..
Boşluğu tırmalayan bir ıssızlık, kimselerin duymadığı..
Ağır ağır inen karanlık..
Ve yüreğinde bir kırık..

Ha.

Oturup konuşsaydık, geçerdi belki her şey; başını alıp gitmek, sevdaya dahil değil.. / Zarifoğlu


Öyle..


Bilme, tanıma beni.. Merdivenleri üçer beşer çıkmanın sevinci yok içimde.. / Birhan Keskin


3 Mayıs 2015 Pazar

12 Şairin 12 Şiirine İlham Olmuş Özel Kadınlar (7)













7. Orhan Veli Kanık – Aşk Resmi Geçidi – Nahit Fıratlı (1909 – 2002)

“Bir de sevgilim vardır pek muteber
ismini söylemem
edebiyat tarihçisi bulsun”
O zamanlar ismini söyleyemem dediği sevgilisi Nahit Hanım’dı. Yazdığı mektuplar “Yalnız Seni Arıyorum” ismiyle kitaplaştırıldı. Orhan Veli’nin ebedi edebi aşkıdır. Ama o dönemde sadece Orhan Veli değildir ona aşık olan; Sabahattin Ali, Cahit Sıtkı, Can Yücel, Necip Fazıl, Peyami Safa, Edip Cansever…
Cemal Süreya onun için Samet Ağaoğlu’nun sözünü kullanır: Rönesans gibi kadın… Süreya, “Anılar, anlatmaz anılarını. O konuda bütün girişimleri boşa çıkarır, hiçbir tuzağa düşmez, çok şeyi incelikle geçiştirmeyi bilir.” der.

birincisi o incecik, o dal gibi kız.
şimdi galiba bir tüccar karısı.
ne kadar şişmanlamıştır kimbilir.
ama yine de görmeyi çok isterim,
kolay mı? ilk gözağrısı.
……………………………….çıkar
……………………dururduk mahallede
……………………………….halde
….adlarımız yan yana yazılırdı duvarlara
…………………….yangın yerlerinde.

üçüncüsü münevver abla, benden büyük
yazıp yazıp bahçesine attığım mektupları
gülmekten katılırdı, okudukça.
bense bugünmüş gibi utanırım
o mektupları hatırladıkça.

dördüncüsü azgın bir kadın,
açık saçık şeyler anlatırdı bana.
bir gün de önümde soyunuverdi
yıllar geçti aradan, unutamadım,
kaç defa rüyama girdi.

beşinciyi geçip altıncıya geldim
onun adı da nurünnisa.
ah güzelim
ah esmerim
ah
canımın içi nurünnisa.

yedincisi aliye, kibar bir kadın
ama ben pek varamadım tadına
bütün kibar kadınlar gibi,
küpe fiyatına, kürk fiyatına.
sekizinci de o bokun soyu:
sen elin karısında namus ara,
kendinde arandı mı, küplere bin.
üstelik kendinde de
yalanın düzenin bini bir para.

ayten’di dokuzuncunun adı,
barlarda göbek atar
iş başında şunun bunun esiri,
ama bardan çıktı mı,
kiminle isterse onunla yatar.
onuncusu akıllı çıktı
bıraktı gitti beni
ama haksız da değildi hani,
sevişmek zenginlerin harcıymış
işsizlerin harcıymış.
iki gönül bir olunca
samanlık seyranmış ama,
iki çıplak da olsa olsa;
bir hamama yakışırmış.

işine bağlı bir kadındı on birinci
hoş, olmasın da ne yapsın?
bir zalimin yanında gündelikçi;
adı luksandra.
geceleri odama gelir,
sabahlara kadar kalır
konyak içer, sarhoş olur,
sabahı da, işbaşı yapardı şafakla..

gelelim sonuncuya.                     
ona bağlandığım kadar
hiçbirine bağlanmadım.
sade kadın değil, insan.
ne kibarlık budalası,
ne malda, mülkte gözü var
eşit olsak, der,
hür olsak, der.
insanları sevmesini de bilir,
yaşamayı sevdiği kadar.

12 Şairin 12 Şiirine İlham Olmuş Özel Kadınlar (6)



6. Attila İlhan – Maria Missakian – Maria Missakian

Attila İlhan 1948 yılında üniversite 2. sınıftayken Paris’e gider. Bu seyahatten sanatı ve şiiri derinden etkilenir. Paris’te Ermeni asıllı Fransız olan Maria Missakian ile tanışır. Birlikte gezerler ve Türkiye’den konuşurlar, çünkü atalarının toprağıdır. Attila İlhan Türkiye’ye dönmeye karar verir. Missakian’ı da getirmek istese de pasaportu olmadığı için getiremez. Sürekli mektuplaşırlar. Sürekli onu getirmek için uğraşsa da başaramaz. Zamanla mektuplar seyrekleşir. Daha sonra Maria’nın bir müzisyenle evlenip çocukları olduğunu, mutsuzluktan alkolik olduğunu öğrenir. Yağmur Kaçağı şiir kitabının içindeki Maria Missakian sayfasını imzalayıp gönderir. Bu son görüşmeleri olur.

Yüksekkaldırım’da bir akşam
Maria Missakian’ı düşündüm
Eğer kendimi bıraksam
Yağmur olabilirdim yağardım

Kasım’da bir çınar olurdu
Yaprak yaprak dökülürdüm
Kalbimi sıkı tutmasam
Döküp saçıp boşaltsam
İçimde yükselen şiiri
Kaldırımlara döküp harcasam
Gözleri balıkçıl gözleri
Dudaklarında tutup rüzgarı
Maria Missakian adında biri
Gelse göğsüne kapansam

Gece gölgesine sokulsam
Gökyüzünde bulutlar büyüseler
Yağmuru dinlesem anlatsam
Şimşekler kırılıp dökülseler
Bizi sokaklarda bıraksalar
Leylekler üşüyüp gitseler
Dönüp arkalarına bakmadan

Yine akşam oldu aAttilâ İlhan
Üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı
Belki Paris’te Maria Missakian
Avuçlarında bir çarmıh acısı
Gizlice bir sefalet gecesi
Çocuğunu boğarmış gibi boğup paris’i
Sana kaçmayı tasarlar her akşam

12 Şairin 12 Şiirine İlham Olmuş Özel Kadınlar (5)











5. Bedri Rahmi Eyüpoğlu – Karadutum – Mari Gerekmezyan (1913 – 1945)

Mari, Bedri Rahmi’nin asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü’ne misafir öğrenci olarak gelmiştir. Bedri Rahmi’nin bir büstünü yaptı. Bedri Rahmi de birçok portresiyle ona yazılmış şiirlerle cevap verdi. 1946’da menenjit-tüberküloza yakalandı. 2. Dünya Savaşı yeni bitmişti, ilaçlar çok pahalıydı. Bedri Rahmi birçok tablosunu sattıysa da Mari’yi kurtaramadı. O dönem içkiye başladı. 1949’da Büyük Kulüp’te bu şiiri okurken ağlamaya başladı. Bunun üzerine eşi Eren Eyüpoğlu evi terk edip Fransa’da yaşamaya başladı. Daha sonra eşi ve çocuğunun yanına döndü, ama bunu hiç unutmadı.

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.
Sigara paketlerine resmini çizdiğim
Körpe fidanlara adını yazdığım
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sıla kokar, arzu tüter
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten topyekün azade
Hani su ekmeği elden suyu golden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yasayan
Sen benim mihnet icinde yanmış kavrulmuşum
Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sensiz bana canım dünya haram olsun.

12 Şairin 12 Şiirine İlham Olmuş Özel Kadınlar (4)













4. Edip Cansever – Yaş Değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Şiir – Tomris Uyar (1941 – 2003)

Edip Cansever, Tomris Uyar'a, o, Turgut Uyar’la evliyken aşık olmuştur. Ama aralarında bir şey geçmediği söylenir. İkinci Yeniciler’in şiirlerinin çoğuna ilham olan Tomris Uyar için, ‘İkinci Yenicilerin Kraliçesi’ denmiştir.
Tomris Uyar, Edip Cansever’le aralarındaki bağı şöyle anlatır: “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.” Edip Cansever de Tomris Uyar için “Tomris rakıyı çok severdi, bense onu.” der.

Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
Ve yarışırsa ancak Monet’nin
Kadınlarına yaraşan giysilerinle
Gördüm de
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
Öyle kısaydı ki adımların
Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
Ölçülür ve denk düşerdi ancak
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Yok bir yanıtın “nereye” diyenlere
Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
Hani Etiler’den Hisar’a insek bile
Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşında her zamanki çocuksun gene
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.


Mart ayında patlıcan, ağustosta karnabahar
Mutfağın mutfak olalı böyle
Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.

Neyse.. Her Neyse..


Sen. Pardon "Siz" demeliydim. Siz kaç yüzlüydünüz? Ben yanlışlıkla hanginizi sevdim?.. / Özdemir Asaf