30 Haziran 2015 Salı

İnsan bu.. Kendi yansımasını göremediği bir günü, hangi ömre sığdırabilir; nereye kadar taşıyabilir, yüzünde yüzünü bulamadığı bir sesi? Yüzünden geri çekiliyorum.. Yüzümden geri çekiliyorum.. / Ha.



Ah'lar Ağacı..

1-
Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
Biraz kolonya sürünsem,
Ferahlasam, pencereyi açsam.
Şöyle bir şey yazdım sonra:
Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
Berbattı,
Bir şiire böyle başlanmazdı.
İç ses diye söylendim,
Ardından Yıldırım Gürses...
Aptal aptal güldüm bir de buna.
Ayşecik vazoyu kırıyor
Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyordu çatlaklarından.
Karnabahar kızartmıyordu asla
Başrolde kadınlar.
Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
Ah...dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
Tanrım bana hiç erimeyen,
Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında.
Siyah papyonlu olurdu mutlaka
Resim defterimizdeki damat.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel koksa.
Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
Olanlar oldu tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Kapının arkasında yokum demiştim
Ve divanın altında da.
Bulamazsınız ki artık beni,
Hayatın ortasında.
Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Beni kimse bulamazdı
Tanrı’nın arkasına saklansam.
O Kocamandı, en kocamandı o.
Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.
Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım.
Benim yokluğumdan dünyaya
Bir elbise çıkar sanmıştım.
Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
Sonunda ben de alıştım.
Ah...dedim sonra,
Ah!

Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
İçim sıkılmasa o kadar
Tek bir satır bile okumazdım.
Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
Bir derdi var derdim.
Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
Ninni derdim, ninni bebeğim!
Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
Plastik gözkapaklarının ardında,
Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
Gözyaşları da.
Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.
İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
Kırıklar dolar kucağına,
İşte orası umudun tarlasıdır.
Ve orada başaklar ağırlaştığında,
Sayısız ah dökülür toprağa.
İç ses, diye söylendim
Ve ah dedim sonra,
Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.
Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
Meyveleri tatsızdı
Eski bir lanetten dolayı
Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
Ve herkes söverdi ona.
İsmini yazardı herkes onun bağrına,
Ah derdi o. Ah!

Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
‘İnsan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
Tanrı şöyle derdi o zaman:
Ah!
Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
Ulaşılamazdı,
Sen sarılmak istesen ona,
O sana sarılmazdı.
Ne çok dikenin vardı Tanrım!
Ne çok isterdim,
Sana sarılamazdım.
Ve şöyle derdim o zaman:
Ah!

Ahlat ahların ağacıydı,
Yaşlanmaya başlayanların,
İtiraf edilememiş aşkların,
Evde kalmış kızların.
Ahlat ahların ağacıydı,
Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
Öyleydi işte.
Ve etimoloji Eti’lerden kalma
Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
Mesela o zamanlar
Mutsuz olduğunda insanlar,
Yok olurmuş bazı dakikalar.
Gülümsedim o sıra,
Bazen sevinirim,
Sevinmek nedense hep yedi yaşında
Ve ah... dedim sonra,
Ah!

Bazen ah diyorum durmadan,
Şimdi ben ahlatın başında,
Otuz iki yaşımda.
Ahlar ağacı gibi.
Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki,
Vereyim.
Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı vermekten başka.
Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.
At arabasıyla kağıt toplardı
Her sabah çingene kadınlar.
Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
Şaşırırdım
Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?
Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,
Yeniden doğmuş olurdum oysa,
Öldüğümü sandıklarında,
Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.
Vasiyetimdir:
En güçlülerinden seçilsin
Beni taşıyacak olanlar.
Ahtım olsun,
Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
Tabutumun içinde tepineceğim.

2-
Bir göl vardı evimizin karşısında,
Mavi gözleri olan,
Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.
Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?
İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
Annem sevindiydi hatırlarım.
Ah demişti.
Ah!
 
Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
Bazen sevinince annem gibi,
Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
Sıcak yemeklerin.
Başına diktikleri o taş,
Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

İç ses!
Bu bahsi kapa!

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
Sanki biraz rahatladım.
Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
Ah...dedim sonra,
Ah!

İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
Aynı vampir gibi çıkacağız.
Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
Sanki biraz ferahladım.
Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
Hala aç mısın?
Bir tren geçti yine tam o sıra
Ustura gibi kara,
Düdük çala çala,
Geçti şiirimin ortasından.
Kes şunu dedim, kes artık!
Oldu olacak,
Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
Merak ederdim,
Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
Nereye gider bu insanlar?
Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
Bir kara yılan gibi,
Bilemezdim menzil neresi?
Ah...dedim sonra
Ve acilen makas değiştirdim.
İç ses, diye söylendim,
Raydan çıkma bundan sonra.
Kuyruk sallardı, annemden kalma maaşım her üç ayın sonunda.
Sevinirdi,
Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
Muhabbet ederdik kuyrukta.
Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
Fötr şapkalı kelimeleriydik,
Çürük dişlerimizle bizler,
Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
Saf ve pembe gülümserdik.
Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
Neden hep aynı yerdeyiz,
Hayattan söz edilirdi,
Zor denirdi,
Ve ardından susulurdu mutlaka.
Fötr şapkalı amcalardan biri
Ah derdi sonra,
Ah!
Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.
 
3- 
“Bir Arap şairi şöyle demiş,
Savaşta yenilen halkına,
Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”
Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
Sorardı:
Daha yazacak mısın?
Hayır derdim,
Artık yazmayacağım.
Ama şöyle denir:
Kılıç çeken kılıçla ölür.
Ama şöyle denir:
Kaderden kaçılmaz.
Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
Yıllarca biriktirdim rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
Aşık olduğumda,
Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
Hayatıma hayat diyemem artık, sarı yazgım her sonbahar onu biraz daha fazla, ömür yaptı.
Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.
Kara yazgımı şimdi kim bilir
Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
Ah.. dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim,
Başımda rüzgar vardı,
Başımda uğultular...
Kalbim usulca kıpırdardı,
Ve ses çıkarırdı dokununca..
Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki,
Bir başkası olsa.
Başımda rüzgar vardı,
Yine esiyordum,
Hızla dönmeye başladı kalbim.
Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki,
Bir başkası olsa.
Başımda uğultular...
Fırtına çıktı sonra,
Yaşadığını anladı kalbim,
Böyle yaşanamaz derdi,
Bir başkası olsa.
Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
Yalnızca iki harfini öğrendim:
A
H!

Ah benim nergis kokulu cehaletim...
Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
Anlatmak isterdin kendini durmadan
Bir bardağa bile olsa.
Ne diyecektin, ne söyleyecektin
Şairlerin şahı olsan,
Bir AH’dan başka.
Ah benim nergis kokulu cehaletim
Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
AH!

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım tanrının eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
Çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,
Ah!
İç ses, diye söylendim.
Gel!
Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.
Vasiyetimdir:
Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...


Didem Madak

28 Haziran 2015 Pazar

Sonsuza dek Sophie..

Gözleriniz madam!
Gözlerinize bakıyorum da;
Sanki bir yangın yeri!
Yüzünüz talan edilmiş bir imparatorluktan kalmış gibi!..
Bir şair oturmuş o iki kaşın arasına,
Tüten dumana ve akan kana bakmaksızın!
Aldırmaksızın parlıyan (patlayan) bombalara, şiir söylüyor gibi...
Aslında aşktır en çetin meydan muharebesi.
Siz koşuştururken lise bahçelerinde,
Dilinizde Goethe'den yarım yamalak ezberlenmiş iki dize,
Ve deri ceketinize yaslanmış yürürken yağmurda,
Bir şairdim ben; kalbini büyüten dumanlı odalarda!..
Benim kalbim dumanlı odalarda büyüdü madam, yalan yok!
Yalan asla olmayacak; çünkü 'aşk' üstümüze serpiştirip kaçan o yağmur,
Bir gün sizi de ıslatacak!..
Bir gün siz de hüzünle bakacaksınız kalbimin içine,
Orada yenilenmiş (yenilmiş) bir şarklıyı göreceksiniz!..
Biz şarklılar, yani Allah'a inananlar, oruç tutanlar,
Ve asla konuşamayacakları kızlara aşklananlar;
Hep yenildik!
Farklı mağlubiyetlerden kurtuldu (kuruldu) tarihimiz!..
-Diyorum ki...
Vaktin varsa bu akşam...
Bizim yüzümüz kızarır madam,
Söylemeyiz!
Biz uzaktan sevmelerde birinciyiz.
Genç kızlara başımızı çevirip bir bakmayız,
Bir bakarsak, usulca elimizden kayarak; parçalanır kristal gençliğimiz!..
Biz kristal gençleriz madam,
Kolayca tuz buz oluruz!
-'Eve gitsem daha iyi'...
-İyi de benim o darmadağın halimi bırakıp nereye...
Her gece saatlerce alıştırma yapıp da,
Bir tek veda (sevda) sözü fısıldayamamanın sıkıntısını...
Aşksızlıktan solan bu cismi terk edip nereye gidiyorsun(uz) madam?
Merdivenlerde peşinizden koşup da,
İsminizi haykıramamayı...
Size bakarken; derin bir acıyla kıvrandığımı fark etmeden, nereye ha?
Sophie, Rosemary, Ayşegül. Onun için üç isim seçmişti.
Yukarıdaki satırlara baktı,
Ve "-Ben bunun âlâsını lise yıllarında yazdıydım" diyerek iç geçirdi.
Fakat nâlet olası o duygu yakasına yapıştığına göre,
Bir kez daha aynı sözcükleri kullanarak;
Bir öykü yazmalıydı!
Onun için üç isim seçmişti,
Kendisi için üç ölüm!..
Bir gün yağmur yağsa,
Sırılsıklam o yağmurda ıslanacak,
Ve elinde sımsıkı tutuğu bir karanfille,
Gözyaşları saçlarından sızan yağmura karışacak (karışarak),
Onun kapısı önünde duracaktı...
Onun kapısı önünde duracak,
Ve asla (zili) çalmayacaktı!
O kapının önünde saatlerce ağlayacaktı.
O sırada fonda ''In your green eyes'' çalacaktı!..
-Sophie! Sophie!
Heyhat, Sophie gidiyordu!..
Mağrur bir prenses gibi şairin kalbinden sürgün edilmişti.
Sanki hilafet ilga ediliyordu!
Saltanat sefalete mahkum edilmişti!..
Tarih yeniden yazılıyordu...

-Sen benim sürgünümsün Sophie!
Benim ülkem dağlık ve karanlıktır.
Dağların arasından bana bir yol vardır!..
O yolu yürümek zordur!
Sanki bir nüfus sayımı günü!..
Sokaklar boşalmıştı (boşaltılmış).
Pardesülü bir adam, sırtını asırlık ağaca vermiş,
Geniş bir alanın kenarında mızıka üflüyor.
Zaman zaman gözlerini uzak bir noktaya sabitleştirerek;
Kendisine bir soru soruyor.
Doğru cevabı bulmak için uzun uzun düşünüyor,
Ve gözleri ışıldayarak cevabını mırıldanıyor;
Bir gün o da gözlerindeki bu ışıltıyı fark eder
Ve elini kalbine değdirdiğinde içinde deveran eden;
O yoksulun aşkını tanımlar,
O şarklıyı keşfederse, yazacağı ilk şiire adını verecek:
'Sonsuza dek, Sophie'...


 Kemal Sayar

Soylu bir şarkıyı yüreğine gizleyenlerin sessizliğiyle susuyoruz.. Biz, gördüklerimizden ibaretiz, ama hayat görünenden ibaret değil.. Hadi birlikte inelim sessizliğin kuyusuna ve orada bağıra çağıra susmaya devam edelim tüm söylenmemişleri.. / Ha.

















Dışarıda üşüyen bir haziran, kalbimde hazan.. / Yılmaz Odabaşı

"Gerçek bir aşık, aşk tohumunu kendi kalbine değil, sevgilinin kalbine ekebilendir.."


Herkes, kendi ateşini başkasının cehenneminde sınar; kendi külünde söner, bütün rüzgârlarına yazıldığın akşam.. / Murathan Mungan

Duraklamadan geçiyoruz birbirimizin sokaklarından, soluk almadan..
Kimse dokunmuyor kimsenin yarasına.
Herkes kendi içinde.
Herkes kendi iç kanamasında..
Afili 'Nasılsın?' lar iliştiriyoruz cümle başlarına.
Tarihi bir miras gibi cebimizde noktalar;
Konduruyoruz, di''li geçmiş zamanların sonuna.
Sahte bir 'iyiyim' le geçiştiriyoruz bütün iyilikleri,
Yüzümüzdeki iğreti tebessümün kıyısından.
Islanmıyor kimse, diğerinin yağmurunda..
Sükûtun hükümranlığı kök salarken derinlerde,
Bakıp da görmemenin,
Duyup da dinlememenin
Yüreği kemiren huzuru yayılıyor ruhlarımızın odalarına..
Bir metalin soğuk yanı: "Havalar nasıl?"
Bir bıçağın keskin ucu: "Seni anlıyorum."
Umudun serin gölgesi yok göğümüzde.
Güze boyanırken tüm mevsimler,
Anneler ölü çocuklar doğuruyor mavisini yitirmiş evlerde..
Her çocuk erken yaşlanıyor,
Büyüdükçe farkına vardığı kimliksizliğin keşmekeşiyle.
Biliyorum.
Birbirimize sarılmadan tüketiyoruz yılları.
Ayrı kentlerde, sesini bile duymadan sessizliğimizin..
Yaz, diyor kağıt kaleme, yaz!
Çünkü mürekkebin akmadığı yerden,
Kan damlıyor sözlerimize.
Ve 'Herkes, kendi ateşini başkasının cehenneminde sınar'ken;
Pandora'nın kutusu gömülüyor, en ulaşılmaz bilinmezliğe..

Ha.



Düş bitmeden sen bitme. Bitmeden sevgi gitme.. / Yılmaz Odabaşı


Bir bardak suda okyanus saklıdır çünkü kalbinde gözü olana.Ve dahi bir bardak suda fırtına koparır kalp gözü kapalı olan. Yine de bir bardak su bütün sularla aynı özellikte bir şeydir. Ve dörtte üçü su olduğundan mı vücudumuz okyanuslar gibi Ay'ın cazibesinin etkisindedir? Bu yüzden mi içimiz gel git halindedir?.. / Nazan Bekiroğlu


Fark etmek acıtır. Anlamak acıtıcı bir şeydir. Anladığınız anda geri dönemezsiniz hiçbir şeyden.. / Tarık Tufan


24 Haziran 2015 Çarşamba

Küçülsem Biraz

Biraz küçülsem, diyorum, biraz azalsam.
Daha sade, daha düz, daha yoksul olsam.
Bu kadar çok giysi, bu kadar çok kitap, bu kadar çok takı. Bu kadar çok kablo, bu kadar çok müzik, şiir, resim. Bunca yüz. Bunca haber. Bunca yol. Bunca şehir. Bu kadar çok mesele. Elimi verip kolumu kurtaramadığım beyhude. Böyle olmasa.
Öğrencilerimin ismini daha kolay ezberleyebilsem örneğin. Aklımda daha kolay kalsa okuduğum cümle. Zihnim bu kadar dolu olmasa. Bir ziyaret, bir mektup, bir armağan, harikulâdeye dönüşse. Bu kadar büyümesem, bu kadar dağılmasam. Bu kadar dağılıp bu kadar parçalanmasam. Ne olur biraz küçülsem. Biraz sadeleşsem. Biraz ayıklayabilsem kendimi. Biraz azalsam. Şarkıları bu kadar çabuk eskitmesem. Romanlara bu kadar kolay dudak bükmesem. Şiirleri tüketmesem. Güzellik sıradan bir şeye dönüşmese. Daha fazla hayranlık duysam. Biraz şaşırsam. Küçülsem biraz, biraz büyük görsem. Bu kadar kalabalık arasında bulandı görüşüm. Sadeleşsem biraz, görüşümü keskinleştirebilsem.
Burnumun direği daha çabuk sızlasa. Daha çabuk ağlayabilsem. Daha çok sevinsem daha kolay üzülsem. Daha kolay avunabilsem. Bu kadar çok dolmasa hafızam. Zihnim bunca kalabalıkta berraklığını yitirmese. Bu kadar çok yüz geçmese yüzümün önünden. Hiçbirini unutmayacak denli az olsam. Bu kadar çok hayat binmese benim sırtıma. Bir benden ibaret kalsam. Bir karınca kararınca, dünyayı böyle kolay gezebilmesem. Mesafeler biraz uzasa, biraz yorsa. Ben küçülsem dünya büyük olsa.
Hayata kablolarla tutunmasam. Bu kadar çok şifrelerim olmasa. Şarkılara bu kadar kolay ulaşamasam. Her şey bir düğmeye, bir tuşa dokunmaya bakmasa. Her şey bu kadar kolay olmasa. Hayatıma giren her kolaylık fıtratımdan bir parça koparmasa. Bilgi elimin altında hazır ve nazır, emre âmade beklemese, peşinden koşsam biraz. Kütüphane kütüphane dolaşsam yeniden.
Hançeremden bu kadar çok nefes, dilimden bu kadar çok kelime çıkmasa. Bu kadar çok harf dökülmese kalemimden. Bu kadar çok tasnif yapmasam. Sıralamasam. İndeks çıkarmasam. Sonra her şeyi birbirine karıştırmasam. Daha az dosya açsam. İmzamı biraz daha özenli atsam. Harfleri daha yavaş yazsam. Mürekkebim böyle kolay kurumasa.
Her şey bu kadar çabuk olup bitmese. Başladığım kitapları bitirmek için biraz uğraşsam. Defterler böyle çabuk dolmasa. Parmağımdaki yaranın iyileşmesi zaman alsa. Hatıraları kurcalayacak, eski mektupları okuyacak, köhne defterleri karıştıracak halim vaktim olsa. Tozlu sandıkları karıştırsam, geçmişteki hesaplara bir göz atsam. Çektiğim fotoğraflara, el-insaf, ikinci kez baksam.
Vakti saati gölgelerin yönünden çıkarsam, güneşin zaviyesinden kestirsem. Baharın gelmesi sevinç, kışın gelmesi hüzün, hissedebilsem. Mevsimlerin geçişini daha rahat izleyebilsem. Kışa bahar, yaza sonbahar, geceye gündüz bu kadar çabuk eklenmese. Haftanın başlamasıyla bitmesi, okulların açılmasıyla kapanması bir olmasa. Bitmek tükenmek bilmeyen uzun yaz tatilleri canımdan bezdirse beni. İkindiyle akşam arası uzadıkça uzasa. Ufukta güneş bir mızrak boyu, asılı kalsa. Böyle çabuk batmasa. Tan, bir göz kırpımı, böyle hızlı atmasa. Akşam olmak bilmese biraz, geceler bitmese. İçimde kocaman bir boşluk kalsa. Canım sıkılsa bir daha. Zaman bu kadar azalmasa. Bu kadar âhir-zaman olmasa.
Dağıtsam ne'm var ne'm yok, zekâtını hesaplamadan. Sonra toplamasam kendimi dağıttığım onca yerden, geri almasam. Üzerine gölge düşmeyen berrak maviyle yetinsem. Huş ağacını ilk kez görmekle oynasa yer yerinden. Ömrümdeki en önemli hadise olarak kalsa bir ırmağın akışı. Gördüğümü düşünebilsem.

Duru bir görüş bahşetsen bana Yâ Rab. Her şeyin yerli yerinde durduğunu, ağır ağır döndüğünü, sakin sakin aktığını görmeme yetecek bir bakış. O bakışta, bu kadar çok olmasam. Tek yörüngede tek merkezde toplansam. Yekpâre olsam. Kesrette dağılmasam. Küçülsem. Tek noktada toplansam. Yaşam büyük, âmenna. Ama ben biraz azalsam. Sadeleşsem. Durulsam, arınsam.

Nazan Bekiroğlu

23 Haziran 2015 Salı

Gerçek Ülkeler Biziz












-Kitabında ben de var mıyım?
-Sadece ruhlarının kabından taştığını fark eden iki gönül değil, sadece birbirine ervah-ı alemde iliştirilmiş iki ruh değil. Başka türlü olamayacağı için öyle olan, ezeli bir tanışıklığı bu alemde de sürdüren; yola çıkmış ok gibi, vurmamış ama vuracak gibi, henüz kor gibi, yakmayan ama yakacak gibi. Ufukta kızaran bulutlar gibi, uzak ama çok yakın gibi. Bu adlar ateşîn  deftere yazılmışı gibi. Bir satırı sileceksen, iki ismi silmek gibi. İki ruh birbirine karışmış, başka bir ruh doğmuş gibi. Ölümün bile ayıramayacağı, iki ırmağın bir denizde yek vücut olduğu gibi. Gibi'ye muhtaç değil ama gibisiz anlatılmaz gibi

-Saçında hâlâ kum var.
-Her kum tanesi tek tek çöl değildir ama çölü kum tanesinden sorarlar. Çöl, kumların oluşturduğundan başka bir şeydir. Deseydin ki
-Saçında çöl var…

-En çok ne zaman sevindin?
-Şu an..

En çok ne zaman üzüldün?
-Şu an…
-Yanarken bir yanın, bir yanın buz keser. Ağzında acı taflan tadı. İçte hararet, dışta soğuk bir ürperti. En mutlu anında, hüzne yakınlığı fark etmenin alışkanlığa dönüşmesi... Kimse sakin kalamamıştır aşk önünde...

-Ve senin el yazını çok seviyorum.
-O duygular bir parfüm gibi yükselirken, tuttu şair onları kağıda rapteyledi. Yazı ile sonsuza kalacak aşk. Yazılmasa say ki yaşanmadı. Yazıldığı için yaşandı, yaşandığı için yazıldı. Yazılmak ile bilinir oldu her şey. Yazılmasa yitikti. Yazıldı. Sonsuzluğa komşu kılındı.

-Kalp, ateşten bir organdır.
-Evrenin sığmadığı ev olan, ateşe düşenlerin yuvası, yaktığını sindirip, kendine katan, yakarak büyüyüp gelişen... Ey kalp, özün meyvesi, aşkın evi, aşkın sahibinin evi...

-Bana hoşça kal de…
-Henüz seni özlemiyorum.
-Özleyeceksin, özleyeceksin.
-Yanındayken sıcaktır dünya, söylenen ne olursa olsun ehemmiyeti yoktur. Yanındadır O.
Ateş soğuyunca, kendinle baş başa kalınca fark edilen o fakirlik… Bir daha görememe korkusu. Asla ile kurulan cümleler iskambil  kuleleri gibi  yıkılır bir nefeste. Özleyeceksin! Öyle ki yanındayken bile özleyeceksin. Özlemezsen her şey isim verilmeksizin bitmiştir.

-Mektuplar ve acı sözlerle  dolu defter.
-Aşkın defterinden daha sıcak bir yer olabilir mi? Aşığın kalbinden daha sıcak bir yer olabilir mi? Defter dedik, demeseydik yazılmış bir kalp derdik. Bazen koşarak ilerleyen, bazen sürünen, bazen geri giden defter... Tek şahittir kalbe, fırtınalara, limanlara...

-Seni hep sevdim.
-Ruhundan taşan duygular birbirinin kalbini doldurmuş, biri eksikse tam olamayan bir oluş… Yalnızca bu iklimde, bu toprakta bitebilen. Özel olduğu düşünülmemiş kadar özel. Adı konulmamış tazelikte. Seni Hep Sevdim. Dünya an be an değişirken ben değişmedim. Mevsimler geldi geçti, günler uzadı kısaldı. Değişti dünya, ben değişmedim. Seni Hep Sevdim.

-Her gece kalbimi boşaltıyorum ama sabah kalktığımda yeniden dolmuş oluyor.
-Yaşadığı zamanı kendi tasarrufunda sanan, aşk ile kendini aşan; kalbine nasıl öğüt verirsin. Boş bir kalp ile kendinle kalırken dolu bir kalp ile kanatlanır hayat. Sen, kendine mi kaldın sanıyorsun? Seçilmiş olmanın heybesi değil mi taşıdığın. Asla kalbine öğüt verme... Tutamazsın…

-Sabah oluyor ama zehir yine de bir yerlerden sızıyor değil mi?
-Kara paltosunu sürükleyip giderken gece, acı uyanıyor. Olacakları çaresizce beklemenin, düşünceleriyle dünyayı tararken, bir yatakta sessizce kalmanın zehri. Yılanın, akrebin zehri gibi öldüren değil, çaresizliğin yavaş yavaş kalbi kemirdiği zehir…

-Karanlıkta bir gün ne kadar sürer? Ya da bir hafta...
-Vuslatta bir gün, bir hafta ne kadar sürer? Sevincin ve acının buzdağında; bedeller alınır, verilir. Karanlık mı? O yoksa hep karanlık. Zaman bazen aşıklara hizmet eder, bazen cefa... Bazen peşin öder ücretini, bazen gün bitiminde. Sonunda bir bedel kalır. Yazacak duyguların, beklediğin varken sormak neyi onarır?

-Öleceğiz, aşkımızla dolu olarak, güzellikleri tatmış ve bulunduğumuz bedenlerde ırmaklar gibi akarak. Korkularımızı bu berbat mağarada saklar gibi sakladık. Bütün bu izleri vücudumda taşımak istiyorum. Gerçek ülkeler biziz. Güçlü adamlar tarafından çizilen haritalar değil…

-Bir gün buraya gelip beni rüzgârın sarayına götüreceğini biliyorum. Tek isteğim bu. Seninle ve dostlarımızla böyle bir yerden haritasız bir dünyaya girmek…
-Rüzgârın bir mağaraya girmesi, saklı olanı âyân etmesi, her şeyi birbirine karıştırması ve bir süre sonra sakinleşmesi. Dünyanın en güzelidir aşık kişi. Çünkü aslında o iki kişidir. Hayatına eşlik eder eşi ve sevgisi. Kıyılarını genişleten bir deniz gibi.

-Çölün haritası yapılamaz rüzgâra rağmen. Tanımlar yapılamaz, kimsenin kalbi elinde değilken. Aşk bu kadar güzelken ya onu Yaratan? Asil ruhlara emanettir O.


Gerçek Ülkeler Biziz / Orhan Tepebaş


22 Haziran 2015 Pazartesi

Aşkın Mağlubusun Sen..

Öykücü o büyük denizin kıyısında aşka, mananın öykü haline tanıklığını kâğıda geçirmişken; bu tanıklığın kitabı Cam Irmağı Taş Gemi, güz yağmurları içinde kalbimin örtülerini kaldırırken; ben aşkın türlü hallerine ayna bu kitabın içine karışmışken, aşkta görünen öyküm de yazılmaya koyuldu. Yazıcı, yani öykücü, dahası Nazan Bekiroğlu, ne sadece yazıcı, ne sadece öykücü, ne de sadece NB idi; hayat kadar olan bir denizin dalgalarına yakışır tesirde kalbime sokulup onu dile getirebilen bir uyarıcıydı. Cam Irmağı Taş Gemi’sini ‘oya’layan her cümlesi içime bir çentik, bir kıymık attı, kanayan yerlerimden öyküm doğdu. Masamda açık duran kitabı boyuna çizdim. Bu metin, ‘iç’imin Cam Irmağı Taş Gemi’yi okurken okunmuşluğuna alamettir.

a.
Ey kalbim!
Aşkın yaralayıp geçtiği, yaralarken karaladığı bir kalbi aklamakla geçiyor ömrün. Uykusuz kaç gece geçirdin, unuttun. Kaç mevsim, kaç yıl yaşadın öylece, sayısı belli değil. Mermer kesilmiş o kalbe şefkatten bir merhem oldun. Ateşe her düştüğünde, her ateş olduğunda, ona kalbinden serinlik üfledin. Yüzü yeri gösterdiğinde, o düşmeye koyulduğunda, yanı başında bir imla gibi yükseldin; gözlerine tutunarak dile geldi, yürümeye koyuldu. Evet, ‘aşkın karaladığını aklamak aşktan büyüktü(r)!’ Ama gel gör ki; aşkın yaralayıp geçtiği, yaralarken karaladığı bu kalbe, aşka dair dili unutmuş bu kalbe aşkla bağlandın, bu kalpten aşk dilendin. Aşk dedin, sadece aşk… Bir cümle kursun, ‘seni seviyorum’ desin istedin. Ateş içindeki o kalbe su olup yürümüşken, sen de onunla ateş olmuşken, onun da sana su olup yürümesini bekledin. ‘Bana su ol, gel!’ dedin.
‘Seni seviyorum’ diyemedi, ‘aşkın karaladığını aklamak aşktan büyüktür!’ diyebildi sadece, aşktan ötesini gösterdi. ‘Hayır’ dedin, ‘bir cümle kur, sadece bir cümle, ‘seni seviyorum!’ de.’ Diyemedi işte, diyemedi ve sen bütünüyle ateş kesildin. Alevden kanatlarla yükseldin yanından, yükselirken konuştun. Her konuşman onu susturdu, yeniden hatırladığı dilden oldu, gittikçe kocaman bir susku oldu. Sustukça kalbin acıdı. Bir sevgili olarak giremediğin kalbin dili de sana kapandı. Sustu, sadece susabildi. Bu kadarını yapabildi. Öyleydi; aşkla karalanmış kalpten aşk, ısrarla aşk istemek, o kalpte kabuk bağlamış onlarca yarayı yeniden kanatır. Aşk talebine cevap vermeyen kalbe ‘sitem’ etmek o kalbe taş atmaktır, o kalbi kırmak, susturmaktır. Onu susturdun! Bu sana daha ağır geldi, karşında sadece bir ‘susku’ olabilen o kalbi tekrar dile getirmek, ona birkaç cümle kurdurmak istedin. Yeter ki susmasın istedin; konuşsun, sadece konuşsun... Ondan bir cümle değil, herhangi bir cümle bekledin. Ama susuyordu işte! Seninle kımıldanan dili yuvasına kıvrılmış, içinde uyanmış kelimeler tekrar uykularına çekilmişti. O kalbe daha büyük taşlar attın. Bu taşlar, canını acıtsa da konuşturacak sandın. Öyle sanıyordun. Ama aşk bahsinde böyle olmuyor. Sevilen kalbe daha büyük taşlar atılınca, o daha büyükçe kırılır. Ölür, bütünüyle susar! Sevene sadece gitmek kalır; seven için bu ölüm olsa da, elinden başka bir şey gelmez.

b.
Ey kalbim!
Aşkın mağlubusun sen. Zaferlerde adın yazılmıyor, mağlubiyetlerin adamısın. Taşın içindeki heykele giden yontucu gibi mağlubiyetteki zafere yürüyorsun. Aşk, seni onurdan ve gururdan soyundurmuş. Ne kadar iktidar varsa, hiçbiri üzerinde iyi durmuyor, bir yerinden sarkıyorlar. Sahip olduklarından vazgeçiyor, çokluğunu azaltıyorsun. Yolun seyrelmeye varıyor, her adımın seni biraz daha azaltıyor. Devamlı kıyıya düşüyorsun; etrafında kim ve ne varsa, yerin hep kıyı oluyor. Sen bir ‘kıyıperver’sin işte! Yaşamıyorsun; yaşamıyor, yaşamıyor gibi yaşıyorsun. Yaşadığını sandığın anda, kaybediveriyorsun.

c.
Ey kalbim!
Aşka düşmüşsün; kaderin, camın kırılganlığına, taşın sertliğine yazılmış. Kaderin sorusu yok biliyorsun, sonucu var sadece. Aşk içini bir cam kadar inceltmiş, parlatmış; ne varsa hayatta, gelip ona dokunabiliyor. Hayatın en ince ve en küçük parçaları bile, taşın sertliğiyle kalbine varıyor. Hayatın harına her düştüğünde dağılıyorsun, içinde cam kırıkları dolaşmaya başlıyor. Kanıyorsun; evine, kalbine dönüyor, içine düşüyorsun.
Sen bir yazıcısın, ey kalbim! Aşkın mağlubu bir yazıcı olarak ressamlara akrabasın. Kelimelere sığınıyor, kalbini kelimelere sığıştırıyorsun. Her seferinde, kelimelere her sığındığında, içinin resmini yapıyorsun. Yontucu taştaki fazlalıkları atıp içerideki resmi çıkartırken, sen içindekine kelimeler giydirip onları kapatıyor, kapatırken gösteriyorsun. Dışarıda yaşananların içinde öldürdüklerini yazarak yaşatıyorsun. Ölümden kaçan ne kadar şey varsa gelip yazına oturuyor, yazında hayat buluyorlar; o kadar şey içinde yaşamaya koyuluyorsun. Hayır, çoğu yontucu gibi ‘tanrı’yı resmetmiyorsun; yazıda, zaaflarınla birlikte, bir insan olarak yer alıyorsun. Biricik bir hayat yaşıyorsun; yaşadığın ne ise, bu, gidip kendince olan bir dile oturuyor.
Son noktayı koyduğun her yazı, yürüdüğün her yol içindeki eksikliği tamamlayamıyor; eksik tarafın, düşmüş bir dişin oyuğu gibi sızlıyor. Taşın sertliğinde bir hayatı karşılarken, soruların, camın inceliğine ve şeffaflığına akraba bir kalbin yokluğunda karşılıksız kalıyor.

Nihat Dağlı

Yalnız Bir Opera

Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda, yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim;
Oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim,
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim..
İmrendiğin, öfkelendiğin, kızdığın ya da kıskandığın diyelim,
Yani yaşanmışlık sandığın geçmişim;
Dile dökülmeyenin tenhalığında, kaçırılan bakışlarda,
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında,
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha fazla sevdiğim,
Biraz daha önem verdiğim..
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan,
Benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim,
Ben, sende bütün aşklarımı temize çektim..

Murathan Mungan

21 Haziran 2015 Pazar

Kassandra Laneti

Nazan Bekiroğlu
Grek mitolojisine göre Prenses Kassandra, Truva’nın son kralı Priamos’un kızıydı ve Apollon’a verdiği sözden iffetini korumak uğruna cayınca zalimce bir cezaya çarptırılmıştı.
Buna göre evet, en büyük isteğine kavuşacak, bir kâhin olarak geleceği görebilecekti ama gördüklerine kimseyi inandıramayacaktı. Bu cezanın bir sonucu olarak on yıllık Truva savaşının sonunda geri çekilen Akhalar tarafından kumsala bırakılan tahta at şehrin kapılarından içeri bir masal şenliğiyle alınırken; Truva’nın yandığını, halkının kılıçtan geçirildiğini gözlerinin önünde açılan bir sahneyi seyreder gibi görmüş, halkını uyarmış fakat olacaklara kimseyi inandıramamıştı Prenses Kassandra.
Kassandra’nın adı psikiyatride bir kompleksin de adı. Birbirine kavram ve terim vermeyi seven tıp ve edebiyatın tıp kanadında Oidipus kompleksi, Elektra kompleksi, Narsisizm gibi antik mitolojiden gelme terimlerin yanında duruyor.
Mitolojik kâhinlerden medet ummaya gerek yok aslında. Başını çevirip de doğanın bugün geldiği duruma, ağaçlara, ormanlara, bulutlara, derelere, denizlere ve onların beniâdemden de önceki sakinlerine, karada, havada, suda, toprakta yaşayan canlılarına bakmayı bilen birazcık sağduyu sahibi biri kendisini rahatlıkla Kassandra gibi hissedebilir, onun gördüğü rüyayı uyanıkken görebilir. Teknoloji konforuyla gözü boyanırken ciğerleri sökülen bir dünyanın sakinleri eğer gönüllü bir işbirliği, bilinçli bir ihanet ya da zavallı bir gaflet içinde değillerse o lânetle yüz yüze gelebilir. Gözünün bebeğine batan dikenin acısını hissederken “Bir şey olacak. Hem de çok kötü bir şey, ben görüyorum da siz görmüyor musunuz? Nasıl olup da görmüyorsunuz?” diye haykırabilir ve hiçbir cevap almayabilir.
“Senden gidenin ne olduğunu, attığın her adımda neye koştuğunu, bu işin sonunu görmüyor musun? Oysa hayret! Olacak olan ağaçların gövdelerini kaplayan kabuklardan, denizin dibinde kaynayan fokurtulardan, kızaran göklerden, ısınan topraktan okunuyor, kıyılara birikmiş, kirli kirli köpürüyor.
Görmüyor musun, yer altından uğultular geliyor, dağların bacalarından dumanlar tütüyor. Zirvelerden, bunu seçemeyenler için solucanların sırtından, arıların kanatlarından okunuyor. Toprak kayıyor, balıklar toplu halde ölüyor, ormanlar çöle dönüyor, yerden zehirli alevler fışkırıyor, ölümcül hastalıklar mahşerin dört atlısının sırtında doludizgin geliyor.
İnsanın, doğanın bir parçası olduğunu ve insanca yaşamak için öyle de kalması gerektiğini, bunun insanın da doğanın da en tabii hakkı olduğunu öğretmediler mi sana? Kimse öğretmediyse bile sen her şeye yeten aklınla bunu kestiremedin mi?
Göller, göletler, kumsallar, yüzey ve yer altı suları, tuzlu sular, tatlı sular, kayalıklar, kaynaklar, dere yatakları, denizler, dalgalar, poyrazlar, lodoslar, karalardan ve denizlerden esen rüzgârlar, sisler, yağmurlar, fırtınalar, fundalıklar, çayırlar, havzalar ve hepsinin sakinleri olan canlılar, sürüngenler, memeliler, böcekler, kuşlar, kuşların on binlerce yıllık göç yolları, onların rotaları, durakları… Son bakir alanlar, son yağmur ormanları, hava, toprak, ateş, su, varlığın dört unsuru… Hepsinin hakkı ihlâl edilmiş, kimyasıyla oynanmış. Sen insanoğlu, hepsine sen dokundun. Hepsine sen göz diktin. El atmadığın hiçbir şey kalmadı. Hepsinin dengesini, saf uyumunu sen bozdun. Sen öyle olmasan onlar şimdi böyle olmazdı. Hepsi senden davacı.
Gökler sessiz kalır mı sandın bu büyük kıyıma? Kıyametin kopmasına bir parmak ucu mesafe kaldı. Ağaçlar dile geldi gelecek, deniz taştı taşacak, gökler çöktü çökecek. O büyük sabra aldanma.
Bir şey olacak hem de çok kötü bir şey. Truva kapısından içeri alınan tahta atı görür gibi görüyorum sana olacakları. Başınıza musibet yağıyor. Ben görüyorum da sen nasıl görmüyorsun?

Binlerce yıllık doğanın sana ayrılan kısmını tükettin. Yolun sonu göründü ve ey insanoğlu bu kıyımın, bu acımasızlığın, bu gafletin, bu ihanetin, bu şımarıklığın, bu küstahlığın, bu kibrin, bu cerbezenin geri dönüşümü yok.”

Nazan Bekiroğlu

20 Haziran 2015 Cumartesi

Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.. / Sadık Hidayet



Öyle bilinen herkes gibi sevmedik, Öyle herkes gibi öleceğiz..

















Kahve gözlerinde, sarmaşık kakülünde çok ağlamış zaman ve aşk var..
Ve bir kuyu telmihi, bir göç umudu..
Belki de aşkın Yakubi hali.
Senden geçerken bilinmeyen o uzaklık hali,
Yaranın henüz şerha olmadan ve yüzün ölümün müjdesine koşmadan en önceki hali..

Kırk yıllık kırık kadınım,
Ben öylece güne baktım bir zeytin ağacının serinliğinde..
Zamanı, bir karıncanın taşıdığı sudan bildim.
Ömrümce yanlış bir imlayla, yanlış kadınlarla hâlleştim.
Acem bir köylünün satraplık hayali gibi durdum; seni düşündüm,
Durmadım seni..

Nergisin, nilüferin, zambağın zamanından geçen bir yalnızlık bu;
Yoran ve kanıksayan göğün her adını..
Bilmem nasıl olacak zaman denen bu yorgunlukla kavgam..
Ama bilirim, yorulmaz iyi şairler sevdiklerini yazmaktan ve ben de
O yorulmayan şairlerden değilim hiç..
Yazıp yazıp seni, uzağında kalmaktan öyle yorgunum ki..

Dışımızda akan zamanın da dışında, birbirimiziz..
Her parçamızdan birazız, varız, yalnızız..
Öyle bilinen herkes gibi sevmedik,
Öyle herkes gibi öleceğiz..


İshak Altundağ

Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde.. Yalnız olsam çok ağlardım, ama annem bakıyordu.. Otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime; anne dedim, hadi çay koy da içelim.. / Ali Lidar


Buluşmak Üzere..

Diyelim yağmura tutuldun bir gün; 
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek..
Öbür yanda güneş kendi keyfinde;
Ne de olsa yaz yağmuru..
Pırıl pırıl düşüyor damlalar. 
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın, 
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına, 
İşte o evin kapısında bulacaksın beni..


Diyelim için çekti bir sabah vakti,
Erkenceden denize gireyim dedin. 
Kulaç attıkça sen, 
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan. 
Ege denizi bu, efendi deniz,
Seslenmiyor.. 
Derken bir de dibe dalayım diyorsun, 
İçine doğdu belki de, 
İşte çil çil koşuşan balıklar, 
Lapinalar, gümüşler var ya,
Eylim eylim salınan yosunlar,
Onların arasında bulacaksın beni..
 
Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya, 
Çakmak çakmak gözleri. 
Meydan, ya Taksim ya Beyazıt meydanı; 
Herkes orda, sen de ordasın. 
Herif bizden söz ediyor, bu ülkenin çocuklarından. 
Yürüyelim arkadaşlar, diyor yürüyelim; 
Özgürlüğe, mutluluğa doğru.. 
Her işin başında sevgi, diyor..
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili.. 
Bir de başını çeviriyorsun ki, 
Yanında ben varım..              

Can Yücel

16 Haziran 2015 Salı

Can Yücel'e













............
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin,
Bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin.. / Can Yücel

Sevgili Şairim;
Sana yazmak geldi içimden..
İçim dediysem; kalp, ruh, us.. Birer toplam bahsettiğim. Toplayıp hepsini, adına yürek dediğim..
Yüreğim sana yazmak istedi şairim..
Senin hiç duymayacağın satırlarla, senin dizelerini, sana şikayet etmek..
'Sevdiğin kadar sevilirsin.' derken, sevgiyi ne ile ölçmüştün? Bir miktar var mıydı ki, karşılığı denk düşsün?
Ya yaşadığın onca hayal kırıklığına ne demeli?
Biraz umut barınıdıran, biraz da iyimserliği saklayan bu dizeyle, kaçını avuttun karşılıksız sevgilerinin, güvensiz birlikteliklerinin?
Kaç kez durdun uçurumun kıyısında sualsizce-cevapsızca?
Kaç özlem bastın aldanışlarına?
Papatyalar, sana da mı hep yalan söyledi?
'İyi ki varsın' lara kaç gözyaşı sığdırdın, yok sayıldığın zamanlarda?
Sen de mi hiç hayal kurmadın yoksa?
Yüreğin kadar sevip, sustun mu ötesini?
İncenmesin için sevilen, çekildin mi sahneden?
Hayır şairim, hayır, sen de çok iyi bildin ki, insan sevdiği kadar sevilmiyor..
Çünkü insan, 'sevdiğinden emin oluyor' da sevildiğine hiç ikna olamıyor..
Kızamıyor da kimseye, tamamen yüreğe bağlı bu eylemde..
Evet, sevdiğin kadar sevilmiyorsun.
Sana biçilmemiş rolden sıyrılıp, oyundaki asıl yerini alıyorsun..
Zor oluyor, acıtıyor; ancak incitmeden kelimeleri, yormadan kimseyi, yeniden öğrenmeye gayret ediyorsun, yalnızlığını sevmeyi..
En baştan.
Bir kez daha..

Ha.

Ağlamalar, gözlerden akıp kurtuluyor da; susmalar, içinde birikip duruyor.. / Mehmet Deveci


15 Haziran 2015 Pazartesi

Bir Buluşma Yeridir Şimdi Hüzünlerimiz, Dizesiyle Bizi, Yüreğimizdeki Hüzne ve Sükutun Kıyısına Davet Eder: 'Edip Cansever'

Edip Cansever:
& Sevmediği bir çocukluk ve ilk gençlik dönemi vardır. 'Gökyüzü gibi bir şey çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.' der.

& En çok sinema biletlerini, yağmurlu havalarda sinema kapılarını sever.

& Bir gün ansızın kendini ilk okulun birinci sınıfında bulur; yarım önlüğü, buram buram kokan deri çantasıyla. Ne zaman bir deri kokusu duysa, okulda ilk gün yediği tokadın yüzündeki yangınını anımsar.

& İlk şiirlerini orta okulda yazmaya başlar

& Boş zamanlarında Fatih'teki Millet Kütüphanesi'ne gider, eski sanat dergisi ciltlerini okur.

& Okumaya ciddi olarak 13-14 yaşlarında başlar. O zamanlar kendisine verdiği bir söz vardır: Günde elli sayfadan az okumamak.

& Ekmek karnesi ve karartma yıllarıdır. O yıllarda, İstanbul Erkek Lisesi'nde okur. 19. yy Rus Edebiyatı onu iyiden iyiye sarar. Çehov ve Dostoyevski başucu yazarlarıdır.

& Bilinçli olarak bir seçim yapması, yirmi yaşını aştıktan sonra gerçekleşir. Önce kendisini Batı sanat müziğine alıştırmaya karar verir. İlk plağı Çaykovski'nin çok sevdiği bir parçasıdır. Türk müziğinin eski ustalarını da çok sever. Büyük bir imparatorluğun görkemini sezinle bu müzikte.

& Hasta bir Galatasaray taraftarıdır. İnönü Stadyumu'ndaki maçları hiç kaçırmaz. Futbolu, ayakların şiiri olarak görür.

& Okul anıları içinde, aşka dair pek ilginç bir şey yoktur. Ancak, okul dönüşü ya da sabahları tramvayda bakıştığı bir kız vardır ki, birbirlerine tek söz söylemeden okulu bitirirler.

& On dokuz yaşında evli, yirmisinde çocuğu olan bir gençtir! Hem ev geçindirmek zorundadır hem şiir tutkunudur. Kayınbabası, Cansever için ilk izlenimini şöyle dile getirir: 'Saz gibi çocuk!'

& İkinci Yeni'nin diploma bakımından en yoksulu, ekonomik açıdan en rahatıdır.

& Yüksek Ticaret Okulu'nu yarıda bırakır ve felsefe okumadığı için hep hayıflanır.

& Kötü bir huyu vardır, durmadan parasızlıktan, işlerinin kötü gittiğinden söz eder. Oysa onun ne denli varlıklı olduğu çevresince bilinir. Nitekim işlerini tasfiye ettikten sonra dahi ölünceye kadar çalışmadan rahatça yaşar.

& Yakasına hiç çiçek takmasa da Beyoğlu'ndaki Çiçek Pasajı, en gözde mekanıdır.
"Yakama hiç çiçek takmadım, ama Çiçek Pasajı'nın bizleri takındığı yeni koparılmış çiçekler gibiydik. Bin dokuz yüz altmışlardaydık. Hüzün, başduygumuzdu. Yaz günleri sahici denizler, sahici kıyılar olurdu, ama bizim sığınağımız sonbahardı, cam önleriydi, sokağa bakan.."

& Kapalıçarşı'daki antikacı dükkanının asma katını şiir atölyesine çevirip buradaki yirmi yıla dokuz kitap sığdıran Cansever, anlayışlı ortağı Mösyö Jak'a şiir adına çok şey borçludur.

& Şiirden sonra en çok sevdiği iki şey: Yeni Rakı ve Samsun sigarası.

& Yaşamını anlamlı kılan tek şey, şiirdir. Şiirle yatar, şiirle kalkar. Her toplantıda, konu ne olursa olsun, sözü mutlaka şiire getirir. "Güzel şiir okuyamadığı için de şiir okuyuşunu sevdiği arkadaşlarından rica eder şiirlerini okumasını."


& Sabahları başlar yazmaya. Kaç saat çalışacağı hiç belli olmaz. Günlerce masa başından kalkmayacakmış gibi koyulur işe. Çok sigara içer. Alkolün damlasını koymaz ağzına. Şiirlerini yazı makinesiyle yazar. Ön çalışmaları kalabalıklara karışmak, yolculuklara çıkmak, yıllardır bitiremediği İstanbul'u adım adım dolaşmaktır. Bir de denizsiz yapamaz. Yaşamı, bir kıyının yaşamı gibidir. Deniz, onun şiirlerinden çıkmaz.

& En çok görmek istediği şehit Paris'tir. Bir türlü gidemez.

& Cansever; şiirin keskin ağzıyla, belki de şairliğin şahsözünü söyler: Mutsuzum!

"Her şey o kadar dokunaklı ki / Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen / Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem / Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri- / Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı / Bu dünyada çekingen olmak, çok iyi bir şeydir baylar!"

& 'Mendilimde Kan Sesleri' şiirinde seslendiği Ahmet abi kimdir?

"Boynu bükük duruyorsam eğer / içimden böyle geldiği için değil / ama hiç değil / Ah güzel Ahmet abim benim / İnsan yaşadığı yere benzer / o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer"

Erdal Öz, dizeyi bir romanına ad olarak seçer (Defterimde Kuş Sesleri) ve kahramanını Ahmet abi yapar. Edip Cansever'in yaşanan olaylardan, ölümlerden bu kadar etkilenerek bu şiiri yazmasını takdir eder.

(Ahmet abi; 1951 yılında TKP tutuklamalarında hapis yatmış, çıktıktan sonra da her 1 Mayıs'ta gözaltına alınmış bir 'eski tüfek'tir. 'Mendilimde Kan Sesleri' bir kavga şiiri değil, hüznün etkili bir biçimde aktarıldığı bir ağıttır.)

& Tanpınar, Cansever'in ilk şiirleri için 'Bu şiirler çok güzel, hepsi de çok güzel... Ama hiçbiri şiir değil.' der. Bu sözleri duyduğunda Cansever, 17-18 yaşlarındandır.

& 'Her şeyin fazlası zararlıdır ya, fazla şiirden öldü Edip Cansever.' der, Cemal Süreya.

& Cansever, özellikle içki masalarında çevresindekilere sataşmayı ve onlarla tartışmayı çok sever.

& 1986'da Bodrum'da oturmaya karar verir. İlhan Berk'in yardımıyla bir ev alır. Mayıs başlarında Bodrum'a gider, ancak 28 Mayıs 1986'da beyin kanamasından ölür.

& Günlüklerinde Edip'ten bahseden Süreya, onun için: "Başka bir ilişki vardı aramızda. Öyle çok ahbaplık etmezdik, ama düşünürdük birbirimizi. Her şeye rağmen, alaturkayı elden çıkarmayan bir adamdı." der.


Derleyen: Ha.

Kaynak: Sıddık Akbayır - Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir

14 Haziran 2015 Pazar

"Kimseler bilmez; gitmediğim yollarda yorgunluklarım var.. Kimseler bilmez; girmediğim kalplerde kırgınlıklarım var.."


Bir damlayı taşıyacak gücüm yok bugün, oysa yağmur nasıl da güzel yağıyor şehrime.. / Ha.












Sana yağmur olayım demedim; ıslandığın bir damla olsam yeterdi..

Usulca kanat çırpan bir martı, bucaksız göklerinde..
Soluklandığın bir nefes, en güneşsiz zamanlarında..
Gemin su aldığında, dinlendiğin bir liman..
Karanlığında gecenin, uzak da olsa bir yıldız..
Sıcağında günün, hafif bir rüzgar..
Bıraktığında kendini sulara, yüzüne dokunan minicik bir dalga..
Bir gül yaparağıydı yüküm..
Taşıyamadın.
Senin trenin benim istasyonumdan hep dolu geçti,
Öylece kalakaldım..

Ha.

Ama kelimelerin gönülde açtığı yarayı, ancak kelimeler iyileştirebilir. / Cemil Meriç, Jurnal-II


Bir öfkenin, bir acının kızgın demiri kalbimize dokunmadıkça ses gelmiyor oradan.. / Jurnal-I


Yalnızlıktan nasıl şikayet edersin? Benim olmadığım yerde, yalnızlık en güzeli değil mi?.. / Cemil Meriç


Çürümek..

Her şey çürüyor canım kardeşim bu dünyada,
Hatıralar bile..
O hatıralar ki kafatasından muhkem bir yerde saklıdırlar.
O hatıralar ki, tüyden hafif,
Gök mavisinden duru,
Etten kemikten uzaktırlar..
O hatıralar ki,
Bambaşka bir zaman içre yaşar dururlar.
Gel demeden gelir,
Git demeden giderler..
Nur topu gibi açıldıkları olur bazan,
Sonra sızım sızım sızlarlar.
Her şey çözülüp gidiyor bu dünyada,
Bir biri içinde,
Bir biri peşi sıra,
Bir tad dudakta,
Bir ses kulakta.
Sen toprakta çürürsün canım kardeşim,
Ben ayakta..

Bedri Rahmi Eyuboğlu

Beni Böyle sınama..

Beni böyle sınama, yetmez gençliğim;
Yetmez iğdelerin çiçek açması..
Beni sen bilirsin, başkası değil..
Varsın yalan olsun tutunduğum dal,
Varsın yılan olsun!
Varsın zehir olsun tek tebessümün,
Tek kanadım kalsın düştüğü yerde..
Beni sen bilirsin,
Böyle sınama!
Demedim kimseye, senden bu acı,
Senden bu koca dağ, yazgım üstünde,
Senden, bu ağzımdan sızan kan,
Senden, demedim,
Savurma yapraklarımı..
Aşkla ağuladın beni sen, aşkla..
Lal olayım yar, dedim
Lal olayım, yar!
Bir kez olsun bana ismimi söyle..
Ben senin ismini hiç demeden gideceğim..

(alıntı)

13 Haziran 2015 Cumartesi

Bir Yanım Zehir Zemberek, Suyun Sesinde Diğer Yanım..

Kendi kalabalığında, biri diğerine değmeden yaşayan yalnızlardık biz..
Hayatı bildiğimizi sanıyorduk.
Ve ölümü.
Ve aşkı.
Ve aşkı.
Sınanmadan ayrılıkla..
Ve kalbimize henüz düşmemişken o siyah nokta,
Adımlamadan şehri, her yağmur damlasıyla,
Vurgun yemeden denizin ortasında,
Açmadan her zerremizi acıya,
Dem tutmadan gecenin kavurucu ayazında,
Aşkı bildiğimizi sanıyorduk..

Ha.

(Sevde, Arap kökenli bir kelime olup, 'siyah, kara' anlamlarına gelmektedir. Dilimizde ise 'sevda' şeklinde kullanılmaktadır ki, 'güçlü sevgi, aşk, aşırı sevgiden doğan bir tür hastalık' anlamlarını içermektedir. Kalbe düşen o 'siyah nokta' ise; 'kara sevda' dır ki, katmerli sevda olup, ondan kurtuluş yoktur..)

Dilimde Pas Tutuyor Kelimeler..


Aşkları, anılar besler; anıları, yağmurlar..
Uzak bir anıya dokunmak gibi.
Bir yarayı kanatmak gibi.
Pamuklara sarmadan,
Acıya tuz basmak gibi.
Anlamak gibi.
Anladığına ağlamak gibi.
Aşkları, anılar besler; anıları, yalnızlıklar..

Ha.

"-Neden kalbimizin bütün acılara açık yerinin adı şair? -Daha iyi ölmeniz için herhalde.."

Bazıları sadece yazıp geçiyor, kelimelerin gölgesine sığınmadan; konaklamadan kalbinde dizelerin..
Bazıları ise yaşayıp geçiyor şiirlerin içinden; öyle bir yaşamak ki, bir kelime, asırlarca bekliyor kendini tamamlayacak diğer bir kelimeyi..
Dizeler bir yandan umudu taşırken kanatlarında, uçurum oluyor diğer yanıyla..
Bazıları sadece kelimeleri yoruyor..
Oysa şiir, kelime yorgunlarının yüreğinden doğuyor ve güzel ölün, diyor..

Ha.

8 Haziran 2015 Pazartesi

Ruhu Vardır Kokuların..

Kokuların da ruhu vardır..
Sabahın bir vakti, adımladığın kaldırımlarda, tam da an'ı düşünürken çarpar yüreğine narin bir akasya kokusu.. Salınırken akasyalar habersizce dalında, sen çocukluğunun demir salıncağında bulursun kendini..
Ya da koştururken kalabalığın ortasında.. Kalakalırsın, yanından geçen hiç tanımadığının birinin yüzüne tokat gibi çarpan kokusuyla.. O mu acaba, diye dönüp bakmak istersin.. Ama bu sefer söz dinletirsin kendine..
Hiç olmazsa bu sefer.
Bakmazsın.
Bakamazsın..
Çünkü yılların derinine sinmiş kokunun sahibini görmeyi, yüreğin kaldırmaz, bilirsin..
Bir süre zamanı bölüştüğün, ağlamalarının sebebi, sebebi mutluluklarının.
Karışmıştır çoktan maziye..
Derince bir iç çekip devam edersin..
Bir eylül ortasında veya baharında nisanın, toprağa yayılan yağmur kokusu..
Çağrışımı sonsuz..
Çağrışımları, buruk kahve..
Hatırı kalmamış kırk yılların acı tebessümleri, dağılır yüzünde..
Her damla, bir anıyla vurur camlara..
Her damla, bir acıyla düşer toprağa..
Oysa hiçbiri aynı damla değildir.
Ve insan hiçbir damlada ikinci kez ıslanmaz..
Bilirsin.
Yine de bölüştürürsün her damlayı, günlere, aylara, gecelere..
Muhabbeti başlatan ve en bitmemiş zamanda bitiren sevgileri;
Çayın buğusu, dem kokusu..
Çöker akşamın alacasına, gecenin karasına..
"Son bir çay içelim birlikte."
İçersiniz.. Karışır çayın demi, yağmurun kokusuna.
Ve yağmur gözyaşına..
Sonrasında içtiğin bütün çayların tadında bir muamma.
Yıllarca..
Kır çiçeklerini seversin mesela, en doğal haliyle..
En olduğu gibi.
Hür.
Nadiren fark edilen.
Masrafsızdır papatyalardan örülen taç.
İlk gençlik yıllarından kalma.
Bir okul çıkışında.
İç bayıltan kokusuyla, bekler anılar durağında..
Görüntüsü kalbe resmedilmiş,
Kendisi çoktan kuruyup gitmiş..
Ancak hatırlanır her papatya kokusunda..
Deniz kokusu.
Uzun bir yolculuğun kısa molaları.
Ayaklarını yakması ıpıssız kumların ve ciğerlerine dolan yosun..
Nasıl da ağlamaklı oysa şimdi.
Ne deniz var ellerinde, ne gözlerinde yosun..
Aşkın kokusu..
Ritmi değişen kalp, ayakları göğe zımbalayan heyecan..
Ve olur olmaz bir tebessüm gözlerde.
Ömürlük sanılır, yürürken bile isteye ölüme..
Öldürmez belki, ama yaşatmaz da artık eskisi gibi.
Aşk, miladıdır çünkü insanın..
Savaşlar başlatıp, koparırken kıyametleri içinde, bir acı beste yayılır sözlerine..
Sana hiç benzemeyen biriyle yaşamaya başladığında, içindeki senle dış dünya arasında bocaladığında, bürünürsün aşkın o iç yakan kokusuna..
Dostlukların da kokusu vardır..
Sıcak, samimi, yumuşatan en sert havayı..
Aynı anda aynı sözcüğe başlamanın ve durup tebessüm etmenin kokusu..
Ve gökyüzünün, bucaksız mavinin kokusu..
Dolar göğüs kafesine.
Yalnızlığın da kokusu vardır..
Bir kokuya dokunmak mümkün değildir, ama kokusu yalnızlığın dokunmaktan daha yakındır.
Çılgın kalabalıklar arasında dahi hissedersin; kekremsi biraz, biraz ürkünç..
Karışır mutsuzluğun kokusuna, yalnızlık her dem taze..
Huzurun kokusu..
Temiz çamaşırlar, yemek sıcağında mutfak, anne eli değmiş her şey..
Çipil çipil bakışları bir bebeğin.
Bir hastanın güne umutla uyanması.
Sılaya dönen evlat..
Sevince davet gözyaşı..
Hepsi huzurun kokusu..
Genzi yakan bir kokusu vardır özlemlerin..
Buram buram sızlatan.
Her yerdedir.
Uykunda uyanıklığında.
Bitmeyen bir mesaiyle
Ne yana dönsen orada..
Ne kaçarı var ne çıkarı..
Ve güller..
Ve yangınlar..
Ve küller..
Böyledir kokular, yayılır dört yanımıza. Sarıp sarmalar tüm hayatı..
Farkına varsak da varmasak da, her yaşanmışlık bir koza örer ruhumuza..
Ve her koza, bir iz bırakır kokusuyla..

Ha.

7 Haziran 2015 Pazar

Haziran’ı Hüzne Boğan 9 Edebiyatçımız (9)
















9. Ahmet Muhip Dıranas – 27 Haziran 1980

Edebiyatımızda Fahriye Abla şiirinin şairidir. Ama kendisi bundan hiç memnun değildir. Başka şiirlerinin yok sayılıp, sadece bu şiirle anılması onu üzüyordu. Hatta keşke yazmasaydım demiştir. Tabii şiirle ilgili başka şeylere de üzüldü.
Şiirdeki “En sonunda varmışsın bir Erzincanlı’ya” dizesi Erzincanlıları rahatsız etti. Dıranas bunun teknik bir nedenden olduğunu, bir önceki dizedeki delikanlıya sözüne kafiye olsun diye yazdığını söylese de anlatamadı. Hatta, şairin anma gecelerinden birinde eşi Münire Dıranas’a, Fahriye Abla’yı kıskanıp kıskanmadığı bile soruldu.
Şiirleri edebiyatın önemli isimlerince, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi, Nurullah Ataç tarafından küçümsendi. Manzume dendi. Şiirde iddiasızdı, ama resimde alabildiğine iddialıydı. Feyhaman Duran, Bedri Rahmi, Cemal Tollu, Hikmet Onat gibi ressamları acımazca eleştirecek kadar.
Soyadının yazımında da hep sorun yaşadı.
“Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan lavanta çiçeği kokan kederleri”, “Hoyrattır bu akşamüzerleri”, “Ey unutuş kapat artık pencereni” dizeleriyle de hatırlanacakken, Fahriye Abla’nın solmayacak gölgesiyle yetinmek zorunda kaldı.
71 yaşında 21 Haziran 1980’de Ankara’da hayata gözlerini kapadı.

“Yeşil pencerenden bir gül at bana,
Işıklarla dolsun kalbimin içi.
Geldim işte mevsim gibi kapına
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.

Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak
Ben aşkımla bahar getirdim sana;
Tozlu yollarından geçtiğim uzak
İklimden şarkılar getirdim sana”

Haziran’ı Hüzne Boğan 9 Edebiyatçımız (8)












8. Hasan İzzettin Dinamo – 20 Haziran 1989

Doğumundan ölümüne kadar bütün yaşamı acılar, yoksulluklar, işkenceler, sürgünler ve hapisler içinde geçti yazar-şair Hasan İzzettin Dinamo’nun.
Trabzon Akçaabat’taki mutlu çocukluğu kısa sürdü. Babası 1915’te savaşta ölünce, 6 çocuk ve annesi ile zor günler geçirdi. Bu nedenle 2 kız kardeşiyle beraber o zamanki adı Darüleytam olan öksüzler yurduna gönderildi. Ögretmenlik yaparken, komünizm propogandası nedeniyle 4 yıl hapis yattı. Hemen askere alındı. Ağır askerlik koşulları nedeniyle birkaç kez firar etti. Bu nedenle askerliğini yaklaşık 7 yıl yaptı.
Tezkereyi aldığında ne evi, ne aşı, ne işi vardı. Memleketinde kimse kalmamıştı. Seyyar fotoğrafçılık yaptı. Bir gazeteci arkadaşı vesilesiyle gazetede adab-ı muaşeret köşesini yazdı. Nazım Hikmet şiirlerinden sonra toplumcu şiirler yazmaya başladı. Tutuklanmalar, sürgünler, takipler, mahpusluklar hayatından hiç eksik olmadı. Ama o Menekşe’de kiraladığı gecekonduda hep yazdı. 9 roman ve şiirler… Kurtuluş Savaşı’nı “Kutsal İsyan” da, Çağdaşlaşma sürecini “ Kutsal Barış” da yazdı..
Bu zorluklarla dolu hayat, 20 Haziran 1989’da son buldu.

“aradığım fazla değil
bir lokma ekmek kapısı
ne ebediyetin yapısı
ne cennetin lokantası

yıldızları bile seyredemiyorum
vakit darlığından
her akşam boynu bükük
eve dönüyorum;eski ümitlerimin mezarlığından”