30 Temmuz 2015 Perşembe

En ağır işçi benim; gün yirmi dört saat, seni düşünüyorum.. / Ümit Yaşar Oğuzcan


Bir rüzgar esti ruhundan;
Hisli, derin, dokunulmamış..
Avuçlarımda sakladım onu,
Issız zamanlarda hissetmek için seni..
Tuvaldeki tüm renklerim siyahtı;
Gökkuşığına boyadı varlığın..
Bilinenin ötesinde, görünenin ötesinde bir renk cümbüşüydün;
Öptüm tüm renklerinden yüreğini..
Sen,
En uzak iklimlerin sergüzeşti..
Bir masal anlattın,
İçinde hala iyiliğin barındığı..
Sevginin yok olmadığı..
Her şeye rağmen, umut dolu..
Masalından sevdim seni..
Uzaktın;
Uzaklığını sevdim..
Kırılgandın;
Kırılganlığını..
Yorgundum.
İncinmiş.
Gücenik..
Yasladım duygularımı omuzlarına..
Atlamaya yeltendiğim uçurum kenarından uzanan ellerinden sevdim seni..
Boğulmaya yüz tuttuğum karanlık kuyulara bıraktığın tebessümden sevdim..
Boşunadır bunca yormak kelimeleri..
Kelimelerin kifayetsizliğinden sevdim seni..

Ha.

Önyargı..

Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken bir olay okuyor :
- Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor.
- Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor.
- Zaman, yer ya da kişi kavramı yok.
- Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor.
- Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarfediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor.
- Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor.
- Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor.
- Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde.
- Yürümüyor.
- Uykusu sürekli düzensiz.
- Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor.
- Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle bir hastanın bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapmayacaklarını söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.
Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar.
Fotoğraftaki hasta doktorun altı aylık kızıdır.

(alıntı)

En İyisi Ol!

Dağ tepesinde bir çam olamazsan,
Vadide bir çalı ol, fakat dere kenarındaki en iyi küçük çalı sen olmalısın.
Ağaç olamazsan çalı ol.
Çalı olamazsan bir ot parçası ol, bir yola neşe ver.
Bir mis çiçeği olamazsan, bir saz ol,
Fakat gölün içindeki en canlı saz, sen olmalısın.
Hepimiz kaptan olamasak da, tayfa olmaya mecburuz.
Burada hepimiz için bir şey var.
Yapacak büyük işler var, küçük işler var.
Yapacağımız iş, bize yakın olan iştir.
Cadde olamazsan, patika ol.
Güneş olamazsan, yıldız ol.
Kazanmak yahut kaybetmek ölçü ile değildir.
Sen her ne isen onun en iyisi olmalısın.

Dauglas Malloch

Deniz Yıldızının Hikayesi











Bir adam Okyanus Sahili’nde yürüyüş yaparken, denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar.
Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sahile vurmuş deniz yıldızlarını denize attığını fark eder ve:
"Niçin bu deniz yıldızlarını denize atıyorsun ?" diye sorar.
Topladıklarını hızla denize  atmaya devam eden kişi:
"Yaşamları için" yanıtını verince; adam şaşkınlıkla:
"İyi ama burada binlerce deniz yıldızı var. Hepsini atmanıza imkan yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki ?" der.
Yerden bir deniz yıldızı daha alıp denize atan kişi:
"Bak onun için çok şey değişti." karşılığını verir.

(alıntı)

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Sen Gidersen..


Sen gidersen, başkent gider,
İçim üşür ayaz düşer.
İzmir’de Konak meydanı,
İstanbul’da Taksim düşer.

Sen gidersen, canım gider,
Adın geçer içim titrer.
Şu dağlanmış yüreğime,
Sevda denen akkor düşer.

Sen gidersen, her şey gider,
Sesin gider, sesim düşer.
Sen gidersen ey sevgili,
Ben biterim, şiir biter!


Ümit Yaşar Oğuzcan

Bir Ayrılık Güncesi..

Önce, kuşlar terk eder şehrinin surlarını..
Hani o mutluluğu muştulayan kuşlar..
Göçer giderler senden çok çok ötelere, mevsimsiz bir döngüde, tükenmişliğin iç yakıcı zehriyle..
Bir gecede döker ağaçlar bütün yapraklarını, yazın şarkısına aldırmadan; beklemeden sararmayı..
Susar gece, yıldızlar susar, ay susar..
Bir tek içinin o susmayan sessiz çığlığı yankılanır kalbinin duvarlarına çarpa çarpa.. Bir, o susmaz..
Sevdanın pembesi sürükler ardından bütün hayalleri; hayaller de terk eder seni..
Kırık bir ayna kalır elinde, yüreğini  yansıtan.
Kırık bir yürekle, sığmaz olursun kendine..
Dar gelir odalar, evler dar gelir..
Küçülmüştür dünya, koca evren dar gelir..
Boğazına düğümlenen kelimelerle, 'keşke'ler çoğaltırsın dilinde. Kendi içinde kendine kaçak bir serzenişle..
Gönlünün hüznü yansır yüzüne, 'iyiym'ler iliştirsen de diline, iyiliğin değmez kimseye..
Sonra, şiirlere sığınırsın bir müddet, medet umarsın mısralardan..
Acıyı acıya, aşkı aşka, ayrılığı ayrılığa teslim edip sıyrılmak istersin kederlerden..
Ama izin vermez yaşananlar, bırakırsın çırpınmayı.. Oysa bilirsin, 'denize düşmekle boğulmaz insan, orada kalmakla boğulur..'
(u)mutsuzluğun korkunç kolları sarıp sarmalar seni. Cılız bir ışığa döner gözlerinin feri..
Bildiğin, bilmediğin tüm dillerde susarsın..
Yüzünden düşen bin parçaları toplayacak o tebessümün yolunu ezber eder, yine susarsın..
Bir tek kelam ile, değişecektir rengin, bilirsin; güller açacaktır solgun yüreğinde..
Geceyi güne, günü akşama ekleyerek; yudum yudum soluyarak sabrın ağusunu, beklemeyi öğrenirsin..

Ha.



26 Temmuz 2015 Pazar

Bugün de Böyle Olsun..


Bugün de dursun kitap, dağ sussun, yıldız sussun, çağırmasın uzak..
İçim kırk bir mağara, kaybolsun iplerim halatlarım, kırk biri de kör olsun..
Dünya çok, dünya az, dünya dar..
Köyde olsam dağa çıkardım şimdi, dinene kadar..
Gece olsun, kurttu kuştu bir olsun; annem olsa kucağına yatardım..
Bugün de böyle olsun..

Murathan Mungan

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Bekliyorum; öyle bir havada gel ki, vazgeçmek mümkün olmasın.. / Orhan Veli


Öyle bir zamanda gel ki, vazgeçmek mümkün olmasın.
Belki bin tane aşktan geçmiş olayım ve hiçbiri olmasın gözümde.
Hiçbiri tamamlayamamış olsun cümlelerimi,
Hiçbiri bağlayamamış olsun geceyi sabaha.
Hiçbirinin gülüşünün her anı, senin kadar aklıma işlenmemiş olsun.
Hiçbirinin hayali en güzel haliyle barınamamış olsun beynimde.
Öyle bir zamanda gel ki, vazgeçmek mümkün olmasın.
Sessizce ağladığım anları, kimse çığlık çığlığa hıçkırıklara dönüştürememiş olsun.
Dudaklarım senin adını söylerkenki gibi kıvrılmamış olsun hiç bi ad'a yeterince.
Unuttuğumu sandığım, vazgeçtiğimi sandığım,
Sevmediğimi sandığım öyle bir zamanda gel ki,
Yerçekimine karşı koysun, damarlarımda beni yaşatan her zerre.
Öyle bir zamanda gel ki, vazgeçmek mümkün olmasın..


Ceyhun Yılmaz

Özlemin tarifi yok, kim ne demişse sebebi çaresizlik.. Yanımdayken bile sana doyamazken, nasıl anlatılır ki sensizlik?.. / Sunay Akın


Ellerimizin Büyük Boşluğu..

















Burası dünya ve biz artık çok sıkıldık.
Oyun bitti, zifiri karanlıkta belalar uçuşuyor.
Dünyanın yalanları, uçakları ve bombaları arasında solup giden ömrümüzü,
Kuşa çeviren yasalardan, yönetmeliklerden, nizamnamelerden sıkıldık;
Telefon seslerinden, akıp giden televizyon görüntülerinden, bilgisayar tıkırtılarından, gazete hışırtılarından..
Alıp başımızı gitmek istiyoruz.
Alıp başımızı sana gelmek istiyoruz.
Sana gelmek;
Sana gelmek, orada kalmak istiyoruz.
* * *
Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz.
Başımızın okşanmasını, gözyaşımızın silinmesini, kolumuza girilmesini istiyoruz.
Yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz.
Rüzgârın sesini, ırmağın sesini,
Dağların dağ, denizlerin deniz, kadınların kadın, çocukların çocuk,
Erkeklerin erkek, ekmeğin ekmek, nanenin nane olduğu bir dünyayı yeniden isterken,
Seni istiyoruz aslında,
Bunu söyleyemiyoruz..
* * *
Her yer gece, çok gece..
Ve biz meleklerini istiyoruz Rabbim!
Çok yenildik yetmez mi?
Bir bankanın önünde, bir koltuğun altında, bir ziyafetin ortasında, bir günahın tenhasında,
Büyütüp durduk siyahı.
* * *
Kuşlar gibi bakarken,
Kuşlar gibi vurulan çocuklarla,
Çok yenildik yetmez mi?
Bir mermiyle değişirken dünyamız,
Kulağımızda uluslararası bir kınama.
Büyük yokluk yurdunun uğuldayan sorusuyla giriyoruz toprağa.
Dünya değişti, ama kapı nereye açılacak?
Biteni biliyoruz, şimdi ne başlayacak?
* * *
İşaretler ortadayken, çöllere daldık.
Kalp verdin, korkunç yaralandık.
Akıl verdin, iyiliği esir aldık.
Ekranda kıtadan kıtaya atılan bir füze,
Gazetede karşı kaldırıma geçerken çiğnenen bir adam..
Durmadan dönen bir dünyada nerede olunabilirse,
Orada bile değiliz ve bilmiyoruz böyle nasıl çamur olabilir, kan olabilir, karanlık olabilir?
Böyle nasıl ele geçirir dünyayı gece?
Gece gece gece….
Her yağmur tanesini bir melek indirirken yeryüzüne,
Her yalanı yüz şeytan taşıyor olabilir mi?
Bilmiyoruz..
Çünkü,
Bilincimiz içerken binlerce yılın karmaşık şurubunu,
Kameraya bakıp kalabalık şeyler söylemek ve gülümsemekle meşgulüz şu an.
Sonra oturup düşüneceğiz bütün bu olanları..
* * *
Bu olanlar! Çok şey şüphesiz..
Ama vaktimiz kalırsa oturup düşüneceğiz;
Yusuf’u düşüneceğiz, Ya’kub’u, Musa’yı,
İsa’yı düşüneceğiz, Nuh’u ve öbürlerini.
Ve Efendimizi.
Efendimizi..
Kuyular kuyular kuyular kazdık.
Bir nefes üflemen için, yeryüzü bataklığında sazdık.
Kestik kendimizi, deldik, yaktık.
Sonra sana değil, dünyaya aktık.
Dünya ki, mescittir, biz ona otel yapmışız.
Kalktık ki, yenilmişiz, değişmişiz, azmışız..
Bir sızı kalmış içimizde, başka bir şey yok.
Bu sızıdan yol bulup kapına dayanmışız..
Bir çocuk oyuncağını alamamış.
Bir kız sevdiğini saramamış.
Bir anne yıllardır kolları açık bekliyor oğlunu.
Bir adam paramparça bir çift göz için.
Birisi ekmek götürememiş evine,
Birisi aşk.
Birimiz dünyayı kurtaracak,
Birimiz yarını.
Birimizin aklı tutuşmuş yanıyor,
Birimiz bomboş kalbine bakıp, birini anıyor.
Birimiz ayrılığın ilk günü gibi, her akşam kanıyor.
Birimiz kıyametin koptuğuna inanıyor.
Birimiz çekip gitmiş yeryüzünden, ellerini hâlâ açık sanıyor.
* * *
Geldik işte, bunlar ellerimiz.
Açılmış bak, bilirsin ne diye.
Ki bilirsin, biz bu ellerle neler işledik.
Açtık, işte bunlar ellerimiz.
Burası dünya!
Şu biziz!
Bunlar da ellerimiz!
Öyle açık, öyle acemi, öyle boş.
Öyle mahcup, öyle dalgın, öyle boş.
Öyle boş..
* * *
Senin değil miyiz hepimiz?
Senin değil mi her şey?
Alırsın kime ne verirsin kime ne!
Ve bu açtığımız eller, senin değil mi?
Senin değil miyiz hepimiz Rabbim?
Bir yıldız, bir ağaç, bir buğday tanesi kadar..
* * *
Bize dokun!
Dokunmazsan, uçacağız tozlar gibi uzayın derin soğukluğuna.
Kahire’den Bombay’a, İstanbul’dan İsfahan’a, Kudüs’ten Paris’e.
Sensiz neye baktıksa, örgütlü bir yalnızlıktı.
Ne yaptıksa sensiz, bir şarkısızlıktı.
Hayatın bir durağından öbür durağına,
Bir sevgili olmadan yürümek!
Bunu yapamıyoruz.
Kundağı çıkarıp kefeni giymeden önce;
Adına hayat dediğimiz o büyük sarhoşlukta,
Bir ölüm adımıyla geçerken dünyanın bütün içlerinden,
Ellerimizi açmış bekliyoruz.
Açmış bir çiçeğin değil miyiz senin?
Haber göndermedin mi bize?
Şahitlerin değil miyiz?
Müziğin değilsek bu sesler ne?
* * *
Kimsesiziz, kime gidelim?
Yaralarımız var, kime?
Sıcak bir şey arıyoruz, kime?
Merhamet istiyoruz, kime?
Bağışlanmak istiyoruz, kime gidelim?
Sorumuz ve cevabımız sen değil misin?
Yorgunuz, kaybetmişiz, dalgınız, kırgınız, küsmüşüz.
Bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde kime gidelim?
Çok yürüdük, yollar kayboldu; yol bulduk, sana geldik..
Ne getirdin deme bize, senden başka neyimiz varsa o bizim yok'umuzdur…
Geldik işte bunlar ellerimiz,
Bunlar da ellerimizin büyük boşluğu..
* * *
Altı yönüm harab, beş duygum harab,
On parmağımda on acı, Ya Râb!
Denize dalan bir desti, nasıl tahammül etsin suya?
Fırlattın beni dünyaya,
Yeniden al kucağına, çağır beni yeniden,
Bu saman çöpünü kasırgada bırakma.
* * *
Bağışla bizi, diyebilir miyiz bilmiyoruz.
Dilimiz varır mı buna,
Affet bizi, diyebilir miyiz?
Bunu deniyoruz şimdi..
İçimizin ve dışımızın bütün cehennemlerinin uzağında bir bekleyiş bizimki.
Büyük bir kapının önünde, bir karınca, vurmuş kapıyı bekliyor.
Kapı açılacak, yoksa niye var?
Rahmet örtecek günahı.
Geride kalacak gazabın adımları.
Duyulacak büyük bahçenin o büyük şarkıları.
Sunulan şarabı, çekinmeden içeceğiz.
Görüneceksin, durmadan kendimizden geçeceğiz.
Görüneceksin, her şeyimizle sana göçeceğiz..
Değil mi?
Değil mi?
Değil mi?
* * *
Ol, dedin olduk senden.
Gel, dedin geldik sana.
Yaptıklarımız için,
Yapmadıklarımız için,
Elimizi,
Dilimizi,
Allah’ım,
Bağışla bizi,
Bağışla bizi..
* * *
Başımız yerde.
Açtık elimizi Sevgilinle birlikte.
Bize bak, çekip çıkalım uçurumlardan.
Bize bak, çıkalım dünyanın bütün kulluklarından.
Parçansak, al bizi bir daha ayırma, evinde uyuyalım.
Yabancıysak, dost ol bize, senden ayrılmayalım.
Elimiz açık ve ruhumuz secdede durmuş bekliyoruz.
Sevdiklerin aşkına!
Sevenlerin aşkına!
İnşirah inşirah inşirah!
Ayetin değil miyiz senin, Yâ Allah?!


Ellerimizin Büyük Boşluğu / Mevlana İdris Zengin

24 Temmuz 2015 Cuma

Biriniz Akşam Olsun..

















Biriniz birkaç yıldız taksın gökyüzüne,
Biriniz çay hazırlasın,
Biriniz akşam olsun.
İçinizde atların öldüğü müzik susunca,
Biriniz çocukluğuna sarılıp kuyuya insin.
Biriniz onun uzattığı şiiri okusun,
Ağlamak gerekiyorsa biriniz ağlasın.
Biriniz akşam olsun yeniden.
Biriniz yağmuru dansa kaldırsın..


Biriniz Akşam Olsun / Mevlana İdris Zengin

Gecenin Şarkısı Olsun..



Dülger Balığının Ölümü / Sait Faik Abasıyanık

Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmaya değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?... Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.
Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim?
Rum balıkçıların hrisopsaros -Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz'de dehşet salmış. Bir Finikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; kopararır atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz'in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, belâdan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş.

İsa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken sandallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. "Ne oluyorsunuz?" diye sorunca balıkçılara; "Aman" demişler balıkçılar, "Elâman! Elâman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz olduk, açlıktan kırılırız."
İsa, yalınayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş...
O gün bu gündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, testereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.
Bütün bu alat ü edavatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır.
Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kim bilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya, sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir dülger balığının.

Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir oyundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışcasına.

Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak, balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi. Ama insan, yine de bu anlam'a almamaya çalışıyordu. Belki de bu, harikulâde tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyordur. Karnı tok, sırtı pektir. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta, dişi yumurtaları, üstte erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır. Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmaya, rengini atmaya, hem de beyaz kesilmeye giden bir hal almaya başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Demeye, dikkatli bakmaya lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım.
Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmaya, balık da, git gide, saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlaşmaya başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu, hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.
Artık her şeyi anlamıştı. Denizlerin dibi âlemi bitmişti.. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek. Ne sabahları birdenbire, yukarılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüze doğru fırlamak. Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla âletlerini yakamozlara takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti:
Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık su hava dediğimiz gaz suya alışmaya çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa, alışması mümkündür gibime geldi.
Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.

Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüsü dehşetli, korkunç, çirkin ama, aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa'nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak.
Bir kere suyumuza alışmaya görsün. Onu canavar haline getirmek için hiç bir firsatı kaçırmayacağız.

Dülger Balığının Ölümü / Sait Faik Abasıyanık

Haritada Bir Nokta / Sait Faik Abasıyanık

Çocukluğumdan beri haritaya ne zaman baksam gözüm hemen bir ada arar; şehir, vilayet, havali isimlerinden hemen mavi sahile kayar… Robenson Kruzoe’yu okumuşumdur herhalde; unuttum gitti. Onun zoruyla mavi boyaların üstünde bir garip ada ismi okuyunca hülyaya daldığımı sanmıyorum. Romanlar yüzünden adaları sevdiğimi pek ummuyorum ama belki de o yüzdendir. Haritada ada görmeyeyim, içimdeki dostluklar, sevgiler, bir karıncalanmadır başlayıverir.
Hemen gözlerimin içine bakan bir köpek, hemen az konuşan, hareketleri ağır, elleri çabuk, abalar giymiş bir balıkçı, yırtık bir muşamba kokusuyla beraber küpeşte tahtaları kararmış, boyası atmış, ağır ve kaba bir sandal, sandalın peşinf bırakmayan bir kuş, ağ, balık, pul, sahilde harikulade güzel çocuklar, namuslu kulübeler, kırlangıç ve dülger balığı haşlaması, kereviz kokusu, buğusu tüten kara bir tencere, ufukları dar sisli bir deniz…
Tabiat çoğunca dosttur. Düşman gibi gözüktüğü zaman bile insanoğluna kudretini ve kuvvetini tecrübe imkânları veren, yüz vermez bir babadır; fırtınasında kayığını batırdığı zaman yüzmesini, rüzgârında kulübenin damını uçurduğu zaman daha sağlamı, daha hünerliyi bulmayı öğretiyor, canavarıyla karşı karşıya bıraktığı zaman adale kuvvetini sınıyordur. Orada dört tarafı suyla çevrili yerde insanların büyük, sağlam dostluklar, sağlam adaleler, namuslu günler ve gecelerle birbirlerine sokulmalarını, yardımlaşmalarını buyuran rüzgârlar, fırtınalar, deniz canavarları, kayaları günlerce, haftalarca döven dalgalara ancak tabiatın buyurduğu şekilde yaşanabileceğini, sıkı ve sağlam adalelerin çelimsizlere yardım için, keskin aklın daha kör, daha mülayim, daha gürültüsüz ve yavaş akla, hatta akılsıza arkadaşlık için verildiğini, çorbanın çorbasızlarla taksim edilmek için mis gibi koktuğunu öğreten, belki de öğretmeden öyle iyi, öyle mübarek anadan doğulduğunu hayal ettiren bir düşünceyle haritalardaki maviliğin ortasında, kocaman kıtaların kenarındaki büyük denizlerin bir tarafına kondurulmuş adalara bakar, kurar dururdum.
Yatak odama da bir tane asmışımdır; geceleyin yatmadan önce okuduğum kitaba inanmazsam, canım sıkılır da gözümü kitaptan kaldırırsam haritaya gözüm ilişsin diye. Haritayı görünce bir nokta ada, ada görünce de hemen fırtınaları, rüzgârları, uğultuları, köpekbalıklarını, sonra birdenbire adanın namuslu insanlarını hatırlayıveririm. Haritada herhangi kargacık burgacık şekil almış adalara kara sevdalıya kurşun döken bir ihtiyar kocakarının aklı veya sezişleriyle dalar, bir şeyler bulup çıkarırım a, daha çok şekilsiz, ancak bir nokta gibi gözüken adalar merakımı çeker.
Bir gece ansızın bir motor katranlı bir iskeleye yanaşır. Işıkları kan portakalı kırmızılığında yanan haritadaki nokta adaya çı-kıveririm. Hemen üç günlük sakalı pırıl pırıl beyaz, orta yaşlı bir adam yakaları kalkık, gocuklu bir paltoya gömülmüş yüzüyle gülerek yanıma yaklaşır:
“Geldin mi, kardeş?” der.
“Geldim, ağam,” derim.
“Artık gitmeyeceksin ya?”
“Aaah,” derim. “Bir daha mı?.. Bir daha mı?..”
“Adamızdan iyi yoktur.”
“Yokmuş, ağabey,” derim.
“Babam sizlere ömür…”
Gözümüz bulanmış, tahta havalisinden hiç gözükmeyen bahçeli bir eve gireriz. Bir asma çardağı altından geçeriz.
“Ben bir elimi yüzümü yıkayayım hele…” derim.
Eve girmeden sağ kolda bir çeşme vardır, hatırlayıverir, yönelirim. Heyecandan, üzüntüden, utançtan, titreye fitreye, yüzüme suyu çarpa çarpa yıkanırım. İki üç kişi boynuma sarılır. Komşular seslenir. Ürkütülmüş tavuklar bağırır, anam ağlar, ağam ekmek keser, bacım bardağı doldurur, ben duvardaki ağları seyre dalarım.
“Hava bugün lodos muydu, ağabey?” derim.
“Başlarken lodos başladı. İkindiye doğru batıya çevirdi. Şimdi batı karayelden esiyor, ama çevirecek, karayele çevirecek.”
“Sonu kar mıdır, ağabey, karayelin?”
“Geldiğin yerlere kar amma bize pek yağmaz… Sen nasılsın bakalım? Rengin iyi maşallah!”
“Çok şükür, ağabey!.. Köy nasıl?”
“Bildiğin gibi.’gardaş! Hep öyle… Çocuklar iskambile dadandı; başka bir kusurcukları yok.”
“Parasına mı oynarlar ki?”
“Yok be anam! Para nerede ki parasına oynasınlar. Balığına oynarlar, misinasına oynarlar, çaparasına oynarlar, olta iğneciğine oynarlar. Hele bir oynaya görsünler parasına da…”
Hani frenklerin “Penfant prodigue” dedikleri bir oğlan vardır. Ben o çocukmuşum; israftan, delilikten, serserilikten dönmüşüm gibi olurum yatağımın içinde. Işığı söndürmemle uykumun başlangıcı arasına güneşli bir sabah, kayıklar, bütün bir balıkçı köyü halkı dolar. Kalkık uçları çiçekle balık resimli çifte kayıklar bir anda uzaklaşır.
Bugün deniz yüz veren bir anne gibidir. Bu kadar naz etmemeli, bu kadar yüz vermemeli, bu kadar ışıklı, bu kadar sakin, bu kadar lastik çizme gibi pırıl pırıl olmamalı deniz. Bunun yarını var. Dalga kırık cam parçaları gibi keskin ve soğuk vurduğu zaman olacak, o canavar su baştan girip kıçtan çıkacak…
İşte çocukluğumun ve ilk gençliğimin haritalarındaki adalar beni, sonunda bir gün özlediğim gibi bir adaya tesadüfen bırakıverdiler. Yaşım orta yaşı bulmuştu ama nihayet asıl yuvama dönmüştüm. Sanki on dört yaşında sarışın bir oğlanken basıp gitmiştim. Bir motor beni alıp büyük şehirlere götürmüştü. Yaşamıştım. Cebim para görmüştü. Kadın görmüştüm. Şehvet tatmıştım. Kumar görmüştüm. Hırsızlık, mahpusane görmüştüm. Kerhane görmüştüm. Yankesicilerle, hırsızlarla arkadaşlık etmiştim. Sulanmışlar, sulanmıştım. Aç yatmıştım. Para çalmıştım. Irza geçmiştim. Sevmiş sevilmemiştim. İşte bitkin, işte yorgun, işte hepsini hepsini yitirmiş; gittiğim motorla yeni geri dönmüştüm.
Şimdi namuslu insanların arasında başım önüme eğilmiş, gülmeden, eğlenmeden, hoşgörü dolu, kötülüğü göz kırpışın-dan anlayınca cesaretten canavar kesilecek bir insan haliyle sessiz, sakin, ağzına vur lokmasını al bir halde balığa çıkacak, iyiliklere hasret duya duya ömrümün sonunu burada kesik bir son nefesle bahtiyar bitirecektim.
Sonbahar uzun ve güzel geçti. Çardaklardaki yapraklar kırmızının en son haline doğru ağır ağır kızara kızara, kırmızının renk oyunları içinde, düşmeden önce ne kadar sallanıp durdular.
İnsanlara ağır ağır sokulmaya çalışıyordum. Babadan kalma ev, anamın sayesinde gürül gürül işliyordu. Bense, orada kafamı kuma sokmuş deve kuşu gibi oldum önce. Artık bütün günümü ve gecemi burada geçirecektim. Etrafımı çeviren insanların hepsini kendimden çok iyi, çok namuslu, hani demin söylediğim evine dönen “müsrif çocuk” ruhuyla seyrediyordum. Niyetim, yazı yazmak bile değildi. Balığa çıkacaktım. On kuruşa kahve, yirmi kuruşluk köylü sigarası içecektim. Kaybettiğim her şeyi; insanlığı, cesareti, sıhhati, iyiliği, saffeti, dostluğu, alın terini, sessizliği yeniden bulacak, belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim. Aklıma ara sıra esen yazı yazmak arzusunu, arzusunu değil kötü huyunu, bu tek kötü huyu başarılar, şöhretler düşünmeden, “düşünürsem Allah canımı alsın!” düşüncesiyle yeniden bulabilirsem kalemsiz kağıtsız dağlara fırlayacak, balığa çıkacaktım. Yazmayacaktım. Biliyordum ki, insanlar beni pek sevmeyeceklerdi. Bir adam ki, onlar gibi değildir. Balığa çıkacak olsam, “Koca evi barkı var. Ne bok yemeye balığa çıkar? Deli midir nedir? Pay da almaz,” diyeceklerdi. “Baba fırını has çıkaran enayi, çalışmıyor, bereket ki, anası var, yoksa satar savar sürünür,” diyeceklerdi. Hiçbir zaman yeniden damla damla, dakikaları duya duya, sıkıla patlaya; rüzgârı, balığı, denizi, ağı seve seve ölümü beklediğimi bilemeyeceklerdi.
Ne zararı vardı. Ben onları hayalimde adanın insanlarıyla öl-çe ölçe, en büyük kusurlarını hoşgörüsüzlüklerinde bularak mahcup sevecek; bir sigara, bir ada çayı, bir kâğıt oyunuyla rüzgârlı günü bitirdikten sonra yatağıma yeni doğmuşçasına günahsız, hatıraları kova kova; iyileri, kahramanları, namusluları, hak  yemezleri, alın teriyle sert tabiattan kavga ve dostlukla ekmeğini çıkararak, birbirlerine fedakârlıklar ederek yaşayanları seyirden duyduğum hazla derin ve rüyasız bir uykuya dalacaktım. Sabahleyin yine rüzgârla, yağmurla uyanacaktım. Camları buğulu bir kahvenin içinde elleri nasırlı, yüzleri güneş ve rüzgârla çizgili insanların arasında bugünü de bir günah, daha doğrusu bir kötülük işlemeden bitirecektim.
Onların arasına seyirci sıfatıyla sessizce karışarak oldukça mesut yaşadım. Şehre bile inmiyordum. Her şey tahayyül ettiğim gibiydi. Yalnız pay meselesinde çirkin hadiseler geçtiğini işitiyor, onu da duymamazlığa geliyordum.
Bir sabahtı. Kayık hülyalarımdaki gibi balıktan dönmüştü. Çevaleler vapura verilmişti. Şimdi ağları denize çarpa çarpa yıkıyorlardı.
Balıkhanede hiç tutmayan, fiyat bile verilmeyen on, on beş dülger balığı kayığın küpeştesinde hâlâ canlı, ince, zar gibi kanatlarıyla titreşiyorlardı. Biraz sonra işlerini bitirmiş olacaklar, hepsi orta parmaklarına birer dülger balığı takarak çekip gideceklerdi. Umduğum gibi dülger balığı çorbası çok evlerde tütecekti.
Kayığı temizleyenler sekiz kişiydi. Yedisi bizim adadandı. Sekizincisi zayıf, sarı, hastalıklı adamı hiç görmemiştim. Ne kadar dostça, ne kadar içten bir sevgiyle çalışıyordu.
Balığın bol çıkmaya başladığı duyulduğu zaman dışardan da insanlar gelirdi. Dışardan ırıba katılanlar pay almazlardı. İrip tayfasıyla reis, gönüllerinden ne koparsa o kadar balık verirdi kendilerine.
O adam da bir dülger alabilmek, bu balığı hak edebilmek için elinden geleni yapıyordu.
Nihayet iş bitti. İki büyük dülger balığını reis kıç altına attı. Tayfalardan birine, “Bunu bize götür sonra,” dedi. “Ötekilerini pay yap.”
Üçer tane alanlar oldu. Dışardan gelen bir tane versinler diye bekledi. Yüzünde tatlı bir gülümseme ve çalışmaktan doğabilmiş hafif bir kırmızılık vardı. Bu kırmızılık pay dağıtan adamın elinde tek balık kalıncaya kadar adamın yanağında durdu. Sonra birdenbire uçtu. Yüzündeki gülümseme önce tehlikeli bir halde dondu. Sandım ki, böyle, bütün ömrünce böyle donuk bir tebessümle kalıverecek adam. Etrafına bakındı. Kendine bakan birini gördü. Gülümseme birdenbire yüzünde bir meyve gibi çürüyüverdi. Gözleri hayretle büyüdü. Son balığı kayıktaki adam rıhtıma fırlatmıştı. Adamın yüz ifadeleri neredeyse yine eski temiz, memnun halini, taze meyve halini alıverecekti. İki adım attı. Elini balığa doğru uzatmak üzere eğildi. Ama ötekilerden, başparmağına irisinden bir tane dülger balığı takmış birisi, kocaman çizmeli ayağını dülger balığının sırtına bastı.
“Ne o, hemşerim?” dedi. “Dur bakalım. Dağdan gelip bağdakini kovmayalım.”
Adam elini çekti. Bir şey söylemedi. Söyleyemezdi. Söyleyecek halde değildi. Rıhtım kahvesine doğru yürüdü. Dışardan kahvenin önündeki seyircilerden biri seslendi.
“Bırak yahu! O adam da çalıştı. Veriver bir tane, ne olur? Kalkmış nerelerden gelmiş işte.”
“Ne yapalım, gelmesinler. Kırmızı götlüyle davet mi ettik biz bunları? O balığın bir iki buçukluğu var. Balık çıkmadığı zaman yanaşmıyorlar ağı temizlemeye hiç. Yağma yok, hemşerim!”
Kayıktakilerden hiçbiri kalkıp da, “Ayıptır yahu, ver adama,” demedi.
Bir ikisi, en umduklarım konuşacak gibi oldular. Bekliyordum. Şimdi umduklarımdan birisi payına düşen balıktan birini, en küçüğünü adama doğru fırlatacak diye bekledim. Reis kahvenin önünde kahvesini öttürüyor, kayığın asıl tayfasına keyifle bakıyordu.
Hadiseye karışan adam, “Ayıp yahu,” dedi. “Ayıp!”
Bu sefer konuşacaklarını, hatta paylarına düşen balıklardan en küçüğünü fırlatacaklarını sandıklarımdan biri, “Sen karışma bakalım, babalık! Fazla söylenmeye başladın. Ayıp ne demek? Ayıp yorgan altında.”
“Babanızın malı mı bu deniz sizin?”
“Onun babasının malı mı?”
“Değil ama, gelmiş kayığınızda çalışmış bir kere.”
“Kim gel de çalış demiş ona, gelmeseydi.”
Balık verilmemiş adam, kahvenin bir iskemlesine çökmüştü. Kahveci başına dikilmişti.
“Kalkacağız, kalkacağız,” dedi kahveciye.
Ayağa kalktı. Kendisi için laf işitmiş adama, “Zararı yok, hemşerim,” dedi. “Zararı yok. Vermesinler, istemez.”
Gözüken vapura doğru yürüdü. Küçük adımlarla bir Şarlo gibi seğirterek uzaklaştı.

Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.

Haritada Bir Nokta (1952) / Sait Faik Abasıyanık

Kılpayı kaçırılmış bir şeyin bıraktığı ardında neyse, oyum ben.. Yaralı serçe, benim için dua et.. / İbrahim Tenekeci


Bir gün bitiminde daha, yorgunluğa yaslıyorum başımı..
Eksik yanlarıma sarılıyorum, boşluğun kucağına..
Taş attığım kuyular, sessiz, dipsiz, yankısız;
Tutunmayı bıraktığım dallar, benden daha kırgın hayata..
Hangi gece duyar şimdi sesimi?
Hangi el uzanır, uçurumun kıyısına?
Bitimsiz bir yolculuk ummuştum ben..
Oysa..
Kaybettim seni, yanlışların bu onanmaz çağında.
Asıyorum hatalarımı artık, ilmek ilmek boynuma;
Kulağa küpe olamayanlar, boyunduruk olsun bundan sonra...
Bu kaçıncı vurgun, ey deniz!
Bu kaçıncı tuz, ey çöl!
Ya bu kaçıncı ölüm?..
Kelimelerim dolaşıyor birbirine,
Kelimelerim, duvarlara çarpa çarpa yitip gidiyor..
Sevgim..
Kayıyor avuçlarından, göz göre göre, sen göre göre..
Dur, demeyecek misin?..

Ha.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Yoksun. Beni buna kim inandıracak?.. / Turgut Uyar




En çok da, mutsuzluk ve acılar yaklaştırır insanları birbirine..
Yüreğin sızısını bölüşmek..
Paylaşmak yalnızlığı.
Çok mu mutluyduk da böyle uzak kaldık birbirimize?..

Ha.

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Yüreğinden (İncinmiş Yerinden) Öpüyorum..

Yüreğimizin çatlaklarından sızdı ayrılık.
Birikmiş kırılganlıklardan.
Öfkesinden gecenin..
Önce gök kubbeye, sonra duvarlara ve nihayetinde yüzüme çarparak yankılandı, bir acı kelime: "Git!"
Bozuk bir pusulayla, haritasız kalakaldım bir çöl fırtınasının tam ortasında..
Nereye? diyemedim..
Evim yoktu senden başka.
Yoktu bir sığınağım, şu insan kalabalığında..
Terk edilmiş kerpiç bir evin soğuk ve rutubetli yalnızlığı sindi ruhuma..
Darmadağın eşyalar misali anılar..
Aceleyle çıkmışsın da savurmuşsun ortalığa.. Unutmuşsun yangında ilk kurtarılacak olanları, alevlerin arasında..
Senli sabahlara sarıp sarmalarken bir yanımı, sol yanımı; diğer yanım artık sensiz akşamlarda..
Ne sitemdir ne serzeniş..
Kırıklığım, yüz yıllar ötesi uzaklığına.
Oysa, bir nehirdin yorgunluğuma.
Nefesime bir gökyüzü.
Yağmurdun, çatlamış topraklarıma..
Yıllar önce kuytulara gizlenmiş tebessümün gün yüzü.
Bir demet kır çiçeği, bütün suskunluklarıma..
Geceme yıldız; ışık, geceme..
Seninle paylaşılmayan her 'an' eksik artık; sana ulaşmayan her harf, kayıp..
Issız bir limana demirlemiş yolcusuz bir gemiyim şimdilerde.
Şimdilerde, akortsuz bir keman; sahipsiz bir dize, şiirini tamamlayamamış..
Renkleri eksik artık boyalarımın; siyahı çok, beyazı yok..
Şimdilerde yüreğim, kanayan bir yara..
Ve ben, uğrun uğrun soluyorum yokluğunun kıyılarında..
Ha.


19 Temmuz 2015 Pazar

Ceviz Ağacı


Nazım Hikmet, Gülhane parkındaki bir ceviz ağacının altında sevgilisi  ile buluşmak üzere randevulaşır. Buluşacakları gün gülhane parkına gider ve ceviz ağacının altında beklemeye başlar, tam bu sırada polisler de orada devriyeye çıkmıştır. O dönemlerde Nazım Hikmet arananlar listesinde olduğu icin polislerden gizlenmek durumunda kalır ve bu ceviz ağacına çıkar. Nazım Hikmet ağacın tepesindeyken biricik sevgilisi Piraye gelip her şeyden habersiz ceviz ağacının altında beklemeye başlar. Polislerden dolayı aşağıya seslenemez ve çaresiz çıkarır kalemi, kağıdı ceviz ağacının tepesinde şu siiri yazar;

Ceviz Ağacı

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.

Budak budak şerham şerham ihtiyar bir ceviz,
Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl,
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
Koparıver gözlerinin gülüm yaşını sil.


Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir şaşarak bakarım,
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.

Nazım Hikmet Ran

“Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek.”

Hikayeye göre günün birinde Franz Kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış. Kız ağlıyormuş. Oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş.

Kafka bebeği onun yerine aramayı önermiş ve ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşmişler. Bebeği bulamaması üzerine Kafka küçük kıza bebeğin ağzından bir mektup yazmış ve buluştuklarında kendisine okumuş:



“Lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.” Bu birçok mektubun ilkiymiş. Kafka küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. Küçük kız da bu şekilde avunurmuş.

Derken gün gelmiş, görüşmelerin artık sonu gelmiş. Kafka son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız, aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş: “yolculuğum beni çok değiştirdi…”
Uzun yıllar sonra, artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin, gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulur. Kısaca şöyle yazmaktadır:
“Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek.”

(Alıntı)

Benim Olsun Demedim ki..

Bu kenti sevdim dedim,
Benim olsun demedim ki..

Sevdim dedimse akşam kızıllığını,
Gönlüm gibi akıp giden şu çayı,
Şu ormanı, şu denizi, şu dağı,
Benim olsun demedim ki..

Vuruldumsa gözlerinin gül bahçesine,
Yürek çizen şimşeklerse, kaçamak bakışları,
İşte buna sevmek derler dedimse;

Çattımsa acıların en güzeline,
Yedirdimse uykuları o tatlı kuşa,
Benim olsun demedim ki..


Bu akşam kan kırmızı şarap istiyor canım..
Bu akşam dünyanın bütün şarkılarını.
Bu akşam dünyanın bütün özlemlerini.
Bu akşam beni yalnız bırakın.
Bu akşam yalnızca onu düşüneceğim.
Onu ve kendimi yalnızca..


Hasan Hüseyin Korkmazgil

17 Temmuz 2015 Cuma

Kum..














Bir kum tanesiyim ama,
Çölün derdini taşıyorum..
Rüzgâr,
Her sabah ayrı bir şarkıyla geliyor.
Atım vefadadır,
Hiç kımıldamıyor..
Ben varım rüzgârla harab,
Ben varım, çöl yerinde kalıyor..

Sevgilim,
Gücümü ölçme benim..


Mevlana İdris Zengin

Üzülmedim Diyemem..

Ey aşk, yaptığını beğendin mi,
Yetimler gibiyim ziyafetten aç dönen..
Ters yakılan sigara, hemencecik söndürülen..
Yoksulluk ile vakit geçer mi?..

Uyanmış kalmışım nasıl şey bu?
Toprağa baktım yerinde yoktu;
Şiirden aşağıya attım kendimi,
Düşerken düşündüm ölmesem mi?

Anlatıyorum hiç konuşmadan
Buğdayın içini dökmesi gibi?

Bugün dalgınım, dün de dalgındım,
Aç bile değildim aynaya bakmasaydım..
Dünden kalan yemekleri yerkenki gönülsüzlük gibi,
Buradayım..

Burayı sevmiyorum bahsetmişimdir,
Unufak olmak iyidir olmamaktan..
Hiç böyle demedim, Yarabbim bilir,
Bu bozuk güzellik kalbimi yoran..

Bir sandalye çektim zor günlerin altına,
Ah ama,
Kimse yüz vermiyor bana, sandalye bile..
Beni çağırıyor, yarım kalan ne varsa;
Bana düşüyor, her yağmur tanesini,
Suya götürmek, o serin ırmaklara..

Öyle ya,
Bir Alman’ı herkes tanır miğferi varsa,
Moskof’u da tanırlar yatıp uyumamışsa..
Bunları şunun için anıyorum burada,
Kim tanır beni şaşkınlığım olmasa?

Bağırıp duruyorum denizin ortasında,
Su buradan ne kadar uzakta?

İbrahim Tenekeci

Yine de Gülümseyerek..



Ne sağanaklar görmüşüz, yarılan gökyüzünden alnımız yıldırımlarla ağmış.
Ne rüzgarlar çınlamış bağrımızda, coşkusundan kırılmış kaburgamız.
Dişlenip kayaları ne ateşler yakmışız, aşmışız ne zifiri uçurumlar.
Yine de ürkütmeden öpmüşüz bir ceylanı gözlerinin yaşından , incitmeden tutmuşuz ağzımızda yorulan kelebeği.
Şimdi asmalardan korukların tadı silinmiş, sesimizde sendeleyen bir keder..
Uykusuzluk serin serin sızıyor acıyan tenimizden.
Ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzde aşkın yeri çok derin.
Ne azgın canavarlar üstüne yürümüşüz bir demet çiçek için.
Neyimiz var neyimiz yok vermişiz bir narin dilek için.
Yıllarını taş duvara örmüşüz ömrümüzün, bir hırçın yürek için.
Şimdi çevremizde yosunlaşmış sessizlik,
Yabanıyız gittiğimiz her şehrin, çiğdemsiz, kükremesiz.
Kimsecikler sezmiyor boynumuzdan didişen örümceğin zehrini;
Ziyanı yok, nasıl olsa nabzımızda durulanır iksiri.
Ne güzel sevmişiz, ağzımızda mavi bir tat kekremiş.
Ne sızılar sarmışız, yumuşacık öpüşlerin çığlığını kuşanıp.
Şafaklar tutuşkunu şarkılar yuvalanıp, ne mintanlar yırtmışız.
Şimdi usulcacık ürpersek, kara gece uykumuz kaçacak kadar delik.
Üstümüz çimensiz tepeler gibi bereketsiz, örtüsüz, serin.
Ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzün çayırları ipekten, bakışımız lekesiz.
Ne masalar düzmüşüz kıvrımları gümüş, kakmaları sedeften.
Ne milyonlar yanından baş eğmeden geçmişiz, huyumuz değişmemiş.
Hayatımız günbegün çarpışarak yaşanılan sırların ürünüdür.
Şimdi kar altında avcumuz, avurdumuz ilaçsız, ıssızlaşmış sabahlar, yoksunluk arsızlaşmış.
Kaçışır yolumuzdan gölgesini de alıp o şaklabanlar, inildesek açlıktan.
Ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzün dağı taşı altından.
Ne devlerle dalaşmış, kanımızı göstermeden silmişiz.
Ne kudurgan günlerde elimizi dost eline titremeden vermişiz.
Bir ömür seğirtmişiz, bir nefes beklemeden.
Şimdi nice anışların dudağı, üşüyen bir çocuk kadar uçuk, nicesi el sıkışların sahtekar çıkmış.

Bizi eşkıyalar soymamış abi, muhabbet yıkmış!

Nihat Behram

İnsan ki, Hasreti Kadar..



Aşksa:
Sağır da olsa dile döner seslenir..
Düşse:
Eni sonu suya düşer ıslanır..
Aşktan öte başka hangi tohum yeşerir
Hangi dal sügün verir ezildiği yerinden?

(... Dolunaydı.. Dağların bulutlandığı, toprağın yoncalandığı aydı.. Öpsem, yaralanır sandığım çiçekler kadar körpeydi bahar.. Bir yanım sazınca külhan, yağız, civan, atmaca; bir yanım nazınca uslu, suskun, ıssız, utangaç..
Savrulup savrulup sokaklara söylediğim şarkılar, süsüydü ömrümüzün, yitince bulunmaz zenginliğimiz..
Ne güzel günlerdi ah, ne güzeldin gençliğim; gönlümü tarih düşüp ömrümce yol gözledim, yazık ki sen beklemedin..)

İki derde yenik düştüm ne çare: biri aşk, biri düşten düşe, sızım sızım yüreğim..
Taşa çaldım derdimi, taş çatladı, kıvrım kıvrım kök verdim; güle sardım kendimi, gül kurudu, derdim azdı yürüdü..
İnsan ki, hasreti kadar: Belki bin sevda, bin ayrılık; fakat bir aşk, bir intihar bir ömre ancak sığar..


Nihat Behram

Bu Yalnızlık Benim, İlişmeyin..


Sana bir gün bu mektubum ulaşır,
Açarsın ah eline kan bulaşır.
Çürür bir yerlerde çırılçıplak cesedim..
Sedyeyle taşınır kan çiçekleri,
Adımların, adımların, adımların birbirine dolaşır.
Nazlı ırmak boylarından, ılık rüzgarlarla geldim,
Çiçek istediler verdim, şarkı dediler söyledim,
Ömrümün yarısı kavgayla geçti,
Ben böyle, ben böyle, ben böyle yalnızlık görmedim..
Beni bir gün bu şarkıyla anarsın,
İçinden kopar bir tel ağlarsın..
Gecikmiş bir vefa kalıntısıyla,
Polis kaydından sildirip adımı,
Pencerenin, pencerenin, pencerenin buğusuna yazarsın..
Darmadağın bir evden sabah ezanıyla çıktım..
Denizler üstüme gelmeyin,
Kuşlar ne olur didişmeyin,
Şarkımı esmer bir hasrete sundum..
Bu yalnızlık, bu yalnızlık, bu yalnızlık benim ilişmeyin..

Yusuf Hayaloğlu

Ona Doğru Koşmak İçin..












Sana ufku anlatmak istiyorum...
Yüreğini,
Avuçlarında bir güvercinin
Yüreğiyle yatıştıran çocuğun
Bileklerinde çözüp
Doldurduğu şeyi
Sana anlatmalıyım...
Binlerce insan dökülmüş duraklara
Asfalttan, yapılardan, seslerden;
Binlerce saattir oradalar
Ve kudurgan bir beyin
Ve kıpırtısız bir yürekle
Düşmanca bir şeyler biriktiriyorlar karşılıklı
Ve herkes biri birine benziyor
Ve herkes yabancı birbirine üstelik.
Sana ufku anlatmak istiyorum...
Yalınayak
Ve aşağılara koşarken çaylarda
Çakıltaşları, çağlayanlar
Ve kayaların oyuklarında köpüren suyun
Düşündürdüğü şeyi,
Sana anlatmalıyım...
...
Sana ufku anlatmak istiyorum...
Bir ağacın kökleri ve dallarıyla
Uzanıp uzanıp vardığı şeyi
Sana anlatmalıyım...
İçinde duvarlar uğulduyor ilişkilerin;
İlanlar, rutubet, çıkar
Ve söz namusun simgesi değil,
Duygular öyle lekelenmiş
İçtenlik öyle hesap işi ki...
Kimin öpüşleri bir papatya kadar temiz,
Kim kime kıstırıldığı anda omuz verebilir?
Ya aşk: çarparak başlatan yeni şeyleri
O sevinç
Nerede şimdi?
Yine de güzel bazı duygular,
Aşkla kendini onarıyor..
Fakat rüzgarlı, yağmurlu ve sabahları
Bir sinir birikintisi olarak karşılamaktan
Bakışları gizlice köreliyor onun da.
Ve hatta sağnağı bir nehir gibi,
Yabani bir hayvanmış gibi düşünüp
Ürküyor..
Ve giderek aciz,
Sinirli, habis insanlar dolduruyor cadeleri;
Oysa şehirden yabani bir hayvan kadar uzakta nehir.
Öpüşüyor uçsuz bucaksız bir çalkantıyla
Ve yüzlerce çocuk tanıyorum
Kaçak bir duygu taşıyan sinemalarda
Ona doğru koşmak için...
Sana ufku anlatmak istiyorum..
...
Son mavisi gözlerinde kaldı gökyüzünün;
Bu şehirde,
Anlatmak istediğim..

Nihat Behram.

Git, çiçeklerin Rabbine git.. Henüz bitmemiş duanın açılan ellerine git.. / Bülent Ata


14 Temmuz 2015 Salı

Yavaşça Dokun Yaralarıma.. Yavaşça.. / Tarık Tufan










Bazıları gökyüzünden yıldız satın alıyormuş.
Bir internet sitesi aracılığıyla gökyüzünden diledikleri yıldızı alıp, diledikleri isimleri veriyorlarmış. Milyonlarcasını böyle satmışlar.
Zenginlerin, şarkıcıların, mankenlerin gökyüzünde yıldızları var.
Şimdi göğe bakma durağına gittiğimizde ne yapabileceğimizi bilmiyorum.
Ah sevgilim !
Şimdi gökyüzüne bakmak, başkalarının evini gözetlemek kadar tedirgin edici.
Gidelim başka bir gökyüzü bulalım, başka bir ay bulalım kendimize.
Bu doymazlar, bu arsızlar gökyüzümüzü çalmışlar!

Bir Adam Girdi Şehre Koşarak / Tarık Tufan

Senden Niye Vazgeçtim Diego?!..

Frida Kahlo & Diego Rivera














Senden niye vazgeçtim Diego!
Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.
Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.
Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.
Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.
Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden “sen” olduğun için vazgeçtim.
Bencil olduğun için vazgeçtim.
Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi.
Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.
Bu yüzden ben de senden vazgeçtim.


Frida Kahlo