30 Ağustos 2015 Pazar

Kahve Molası..









& Guinnes Rekorlar Kitabı'na göre, devlet kütüphanelerinden en çok çalınan kitap, Guinnes Rekorlar Kitabı'ymış.

& Kitap okuma oranı en yüksek olan ülke, İzlanda'ymış.

& Türkçenin ilk gramer kitabını Nikolay Aleksendoviç Baskakov yazmış. (Rus Türkolog, dil bilimci ve etnolog. Türk dillerinin sınıflandırılmasıyla öne çıkmıştır)

& Dünya edebiyatındaki ilk modern roman, Cervantes'in kaleme aldığı 'Don Kişot' muş.

& Afraben, dünya edebiyatındaki ilk kadın romancıymış.

& Peyami Safa, sevgilisine çikolata götürebilmek için, iki ceketinden birini satmış.

& Türk edebiyatındaki ilk tartışma, Ziya Paşa ile Namık Kemal arasında yaşanmış.
(Harabat-Tahrib-i Harabat)

& Kafka, beş kez evlenmeye teşebbüs etmiş, ama bir türlü gerçekleştirememiş.

& Ülkemizde halihazırda kitapları satışta olan 24303 yazar varmış. (2008 itibariyle)

& Mark Twain'in yazdığın 'Tom Sawyer' romanı, daktiloda yazılan ilk romanmış.

& Türk masalları, yurt dışında ilk defa Fransa'da IV.Lui döneminde yayımlanmış.

& Edebiyatımızda, 'edebiyat' kelimesini ilk kez, 'Şair Evlenmesi' adlı ilk yerli tiyatro eserini yazan Şinasi kullanmış.

& Aşık Veysel, ilk defa Ahmet Kutsi Tecer tarafından halka tanıtılmış.

& Yahya Kemal, 'ok' şiiri dışındaki bütün şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmış.

& Dünyada bilinen en uzun destan, Kırgızların 'Manas' destanıymış.

& Cemil Meriç otuz sekiz yaşındayken, yazarlığının en verimli çağında, gözlerini kaybetmiş.

& Tolstoy, zaman kaybı oluyor diye, üniversite tahsilini yarıda bırakmış.

& Cervantes, Osmanlıya esir düştüğü dönemde, Kılıç Ali Paşa camiinin yapımında çalışmış.

& Bilinen ilk Türk yazar, Yollug Tigin'miş.

& Nazım Hikmet'in annesi Celile Hanım, Yahya Kemal'in sevgilisiymiş.
Nazım Hikmet, bu ilişkiyi fark ettiğinde, Yahya Kemal'in cebine, 'Hocam olarak girdiğiniz bu eve, babam olarak giremezsiniz.' yazılı bir not bırakmış. Buna rağmen Yahya Kemal ve Celile Hanım evlenme kararı almış. Ancak düğün gecesi, Yahya Kemal, Celile Hanım'a bir not göndererek bu evliliği gerçekleştiremeyeceğini ve kendini hazır hissetmediğini bildirmiş.
(Yahya Kemal'in bir otel odasında yalnız başına ölmesinde, belki de Celile Hanım'ın gelinliğine dökülen gözyaşları da etken olmuştur.)

Derleyen: Ha.

... ve mekankoli

... ve gerçeklere toslarsın birden, bir duvara toslar gibi.. Hazırlıksız.. Allak bullak olursun. Beynin dumura uğrar. Kalırsın dört duvar arasında; giriş yok, çıkış yok.. Kaybolmaya başlarsın kendi içinde. Azalırsın, azar azar.. 'Kim benim hayatımı çalmış, yaşıyorsa, lütfen geri getirsin.' dersin, üzgün bir sesle, kendi kendine.. Tek tessellindir çünkü, üzerinde, sana ait olmayan, bir başkasının beğenmediği için giymediği bir elbiseyi andıran bu hayatının da, başkasına ait olması.. İğreti bir gülümseme donar yüzünde.. Gülümsemen bile emanettir sanki..
Çürümek.. Bir yaprağın dalına küsmesi.. Kendini salıvermesi, o mevsimsel döngüde.. Oysa her şey ne kadar da olağan ve olması gerektiği gibi..
Nerede kopmuştu hayatla bağların?
Annenden göbek bağın kesildiğinde mi?
İşte tam da o gün başlamıştı aslında bütün kayıpların..
Hep dağılmak eylemine aşina olmuştun, toparlanmaların en uzağına sürüklenirken en sığ sularda..
Belki bazen nisyan..
Arada bir.
Gülümserken kendine, hiç bakmadığın aynaların ardında..
Belki..
Sonra yine gerçekler..
Ve bozulan büyü..
Püfff..
Mum söner.
Karanlıkta çarparsın yine duvarlara..
Artık susma vakti..
El yordamıyla, parmak uçlarında..
Devam yaşamaya..

Ha.

29 Ağustos 2015 Cumartesi

Ne Demiş Pascal?



Pascal’ın din, bilim ve hayat üzerine yazdığı ve felsefik açıdan en meşhur olan kitabı ‘Pensees (Düşünceler)’ dir. Bu kitabında ağır basan kısım, Pascal’ın Allah inancıdır. Hatta kitabında geçen şu cümleyle anlayabiliriz; “If God does not exist, one will lose nothing by believing in him, while if he does exist, one will lose everything by not believing”. (Eğer Allah yoksa insan ona inanmakla hiçbir şey kaybetmeyecek, fakat varsa inanmamakla çok şey kaybedecek.) Yaşadığı zamanda bu kitabın yayınlanmasına izin verilmediği için ölümünden üç dört yıl sonra yayınlanmıştır.

& Tabiat boşluktan nefret eder.

& Her seçim bir vazgeçiştir.

& Tanrı’yı tanımak ve O’nu sevmek arasında ne çok fark vardır.

& Yararlı olmak ve bir başkasına yanıldığını göstermek istediğimizde, o kişinin söz konusu şeyi hangi açıdan ele aldığını gözlemlememiz gerekir, çünkü genelde bu şey o açıdan bakıldığında doğrudur. Bu gerçeği kabul etmeli, ancak bunun hangi açıdan yanlış olduğunu görmesini sağlamalıyız. Karşımızdaki bundan mutluluk duyacak, çünkü yanılmamış olduğunu, tek eksikliğinin bütün açılardan görememek olduğunu anlayacaktır. Çünkü her şeyi görmemesinden ve ele aldığı açıda doğal olarak yanılabilmesinden kaynaklanır.

& Şu zavallı çocuklar, "Bu köpek benim” diyorlardı. “Orası güneşteki benim yerim.” İşte tüm dünyayı kuşatan gasp edip sahiplenme davasının nasıl başladığının en canlı timsali.

& Çok büyük bir ihtimalle, bir gemiye kaptan olarak, o gemide doğmuş birini seçmeyiz.

& Yasama güçsüzleşince, ahlak dejenere olur.

& Papağan, temiz de olsa gagasını siler.

& İyilikler iade edilebilme sınırı içinde kaldıkça hoşa gider, bu sınırı aşınca şükranın yerini nefret alır.

& İnsanlığın bütün sorunları, kişinin tek başına bir odada sessizce oturamamasından kaynaklanır.

& Şöhret o kadar tatlıdır ki, onunla ilgili olması kaydıyla, her şeyi severiz ölümü bile.

& Şairlerin, sevgiyi kör olarak göstermeye hiç hakları yoktur: sevginin gözündeki bağ çıkarılmalı ve görme gücü bundan böyle ona geri verilebilmelidir.

& Genellikle, başkalarının bulduğu nedenlerdense kendi bulduğumuz nedenlerle daha kolay ikna oluruz.

& Halimiz gerçekten mutluluk verici olsaydı, kendimizi onun hakkında düşünmekten alıkoyma gereği duymazdık.
& Bana filozofların değil, peygamberlerin haber verdiği Allah gerek.

& Gerçek, onu öğrenen için, onu söyleyenden daha yararlıdır.

& Beni daha önce bulmuş olsaydın, aramazdın..

& Kalbin kendine has nedenleri vardır ki, akıl hiç bir zaman anlayamaz.

& Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir.

& Yüreğin kendi aklı vardır, aklın hiç bilmediği.

& Kalbin mantığa sığmayan, apayrı bir mantığı vardır.

& Düşünce gücümüz arttıkça, özgür insanların çoğaldığını görürüz. Basit insanlar, kişiler arasında bir ayrım görmezler.

& Ölümü düşünmek ne kadar tehlikesiz de olsa, ölümü hiç düşünmeden ona katlanmak daha kolaydır.

& İnsanlar pek çok şeyi öğrenmişler, kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi; fakat çok basit bir şeyi öğrenememişler, insan gibi yaşamayı.

& Bilgili insan, diplomalı olan değil, istediği her şeyi başkalarının hakkını çiğnemeden elde edebilendir..

& Ölüme, yoksulluğa, bilgisizliğe çare bulamayan insanlar, mutlu olmak için bunları hiç düşünmemek gerektiğini anladılar.


Blaise Pascal 

21 Ağustos 2015 Cuma

Benim Adım: Güz..


Güz, bana hep tanıdıktı; her an benimle sararan bir mevsim..
Hiçbir şey için geç değil belki, evet ama, birçok şey için artık geç kalınmış.. Zaman bildiği şekilde seyrine devam edecek, doğacak çocuklar, ölümlere ağlandığı bir an'da.. Hayat, önüne katıp süpürecek yılların geride bıraktıklarını, ama senin bir türlü bırakanmadıklarını.. Ayak izlerin silinip giderken karların, çamurların, kumların, sıcak asfaltın üzerinden; sen de yaşamıştın, bu yollardan geçmiş, şurada çay içmiş, bu köşede hiç bitmeyeceğini sandığın bir kalp ağrısıyla kalakalmış, şu caddeden geçerken çiçek almış, kırmış, kırılmış, özlemiş, beklemiş, mutlu olmuş, hüzünlere batmış, geçmesini istediklerin için sabahlara kadar gözünü kırpmamıştın, demeyecek kimse..
Kimse, varlığın ve yokluğun arasını dolduran o kısa çizgilerin anlamını bilmeyecek..
Bilmeyecek...

Ha.

Sitem..


Ben ona sıkıntılı güz günlerinde,
Yedi renkli yaz yağmurları dilemiştim..
Kırmak istememiştim duygu filizlerini..
Büyük bir ustalıkla susturup içimdeki uğultuyu,
Rüzgarımı olanca yumuşaklığıyla salmıştım üzerine..
İncinmesin diye tek,
Acıyı bile ters yüz eden
İncelikli bir gülümsemeyle yüzümde..

Ben ona gittikçe soğuyan zamanlarda
Sıcacık bir sığınak olayım istemiştim;
İnsanlar içinde üşüdükçe
Güvenle gelebileceği..

Kuşların kanatları neden vardır?
Bir insan neden ağlar yarı yaşına gelince?
Bulutlar gökyüzünün yükü müdür, süsü müdür?
Tutsağı mıdır rüzgarın, sevgilisi midir?
Konuşayım istemiştim bir yüreğin dilince,
Yanıtı olmayan sorularda boğmak istememiştim..

Ben ona sabah olamasam da
Dingin bir ikindi olayım istemiştim..
Her şeyin usul usul durulduğu saatlerde gelsin,
Yüzünde uçuk bir gülümsemeyle
Yaslasın yorgunluğunu gövdemin yaşlı çınarına,
Serip üzerine yapraklarımın ağırlıksız yorganını
Dinlendireyim istemiştim..
Üşütmek istememiştim..

Ben ona ne istemişsem bu yalnızlık aylarında
Gecikmiş.. İnce.. Güzel ve uzak..
Biraz da kendime istemiştim..
Sevgi adına..

Şükrü Erbaş

18 Ağustos 2015 Salı

Bir Seni Hala..


Hasret kalbimden vururken, resmin karşımda duruyor...
Gözümde tüterken yüzün, bütün fotoğraflarda gülümsüyorsun.
Zaten, hep gülümsemez miyiz; bazen gerçek, bazen sahte...
Belki, bir gün birisi özlemle baktığında, mutlu hatırlasın isteriz.
Gelip de geçtiğimizin her zaman bilincindeyizdir de, çok ender fark ederiz.
Ölümle yüzleşene dek, hayat karmaşasında tüketilir günlerimiz.
Kalan oluncaya dek, daha çok üzülürdüm yitenler için...
Yine de ölen için, daha zor olmalı ölmek...
Zaten kolay olsaydı, çoktan bırakmış olurdum hayatın yakasını; her gece kapımı çalmasın diye hasret...
Kulaklarımda çınlamasın diye sesin...
Her gün, tekrar tekrar sevmeyeyim diye seni...
Ve her gece, yanmasın diye içim...

Ardından bakarken yüreğime akan yaşlar, sapsarı bir gül düşürdü toprağıma.
Dikenleri kanatsa da zaman zaman, kokusu her dem taze...
Kaybettiğim her şeyle anlam kazanan hayat; o ilk anda, yine düştü gözümden...
Ve bir gün yine yüceldi; üstelik sen dönmeden.
Kayan her yıldızla buğulanan gözlerim, umudu arıyordu; doğan her güneşte, gülümseyen her yüzde...
Bir gün, aynada çıktı karşıma...
Şaşırmadım görünce.
Böyle öğretmişti hayat; düştükçe kalkmalı, kim ölse yaşamalıydık!
Ben de yaşadım!
Gel gör ki, sen hala:
Ardından ağıtlar yazdığım;
Yokluğuna methiyeler düzdüğümsün.
Bir bahar sabahı kolsuz kanatsız bırakan,
Bir yangın yerinde sarı bir gül unutansın.
Sen,
Rüyalarda bile görüşemediğim;
Her zaman yüreğimdeyken, erişemediğimsin!
Sen hayatı ilk reddeden,
Ölümle ilk yüzleşensin...
Kendimi, hep beklerken bulduğum gelmeyenim;
Asla dönmeyecek olan gidenimsin!
Sen,
Sevinci kalabalık, kederi yalnız;
Yüreği hüzünlü, gözleri yaşsız;
Hep batarken rastladığım güneşimsin.
Eski bir vazoda kurumuş sarı güller,
Sarı bir defterde solmuş şiirlersin...
Sen sadece dünümsün; bugünüm, yarınım değil.
Ama,
Dünde kalmak istemezsin bilirim.
Seni hatırlatıp durur; gittin gideli yüreğim!
Ne yazsam anlatamaz; sana olan özlemimi, sana olan sevgimi...
Bilmem son sözlerim; bana yaptığı gibi, seni de titretir mi?
Gülleri sarı severim; toprağı ıslak...
Türküleri yanık, şiirleri hoyrat!
Havayı nemsiz, çayı demsiz...
Bir seni olduğun gibi,
Bir seni her şeye rağmen,
Bir seni, hala!...

Ümit Yaşar Oğuzcan


Her şeyden önce ben, seni sevdim. Biliyorum, inanırım; sen de beni sevdin, ama her şeyden önce değil.. / Hikmet Anıl


17 Ağustos 2015 Pazartesi

Düşünceler..

Durmaksızın yürüyorum bu kıyılarda, kumla köpüğün arasında.
Yükselen deniz ayak izlerimi silecek, rüzgar köpüğü önüne katacak, ama denizle kıyı daima kalacak.

Bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

Anımsamak bir tür buluşmadır.
Unutmak ise bir tür özgürlük.

Yüreğimdeki mühür, kalbim kırılmadan çözülebilir mi?

Sevgililer birbirlerinden çok, aralarındakini kucaklarlar.

Arkadaşlık her zaman için tatlı bir sorumluluktur, asla bir fırsat değil.

Ancak büyük bir acı veya büyük bir sevinç, senin gerçeğini açığa çıkarabilir.
İşte böyle bir anda ya güneş altında çıplak dans et ya da çarmıhını taşı.

İnsanlık, sonsuzluğun dışından, sonsuzluğa akan bir ışık nehridir.
Şafağa ancak gecenin yolunu izleyerek ulaşılabilir.

Gariptir ki, kimi zevklerin tutkusudur, acılarımızın bir kısmını oluşturan.
Kişinin hayal gücüyle, düşlerinin gerçekleşmesi arasındaki mesafe,
yalnızca onun yoğun isteğiyle aşılabilir.

Cennet orada, şu kapının ardında, hemen yandaki odada; ama ben anahtarı kaybettim.
Belki de sadece koyduğum yeri unuttum.

Kuş tüyünde uyuyanların düşlerinin, toprak üzerinde uyuyanlarınkinden daha güzel olmadığı
gerçeğinde, yaşamın adaletine olan inancımı yitirmem mümkün mü?

Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim.

Karşındakinin gerçeği sana açıkladıklarında değil, açıklayamadıklarındadır.
Bu yüzden onu anlamak istiyorsan, söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver.

Söylediklerimin yarısı beş para etmez; ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir diye konuşuyorum.

Yalnızlığım, insanlar geveze hatalarımı övüp, sessiz erdemlerimi eleştirmeye başladığında doğdu.

Bir gerçek her zaman bilinmek, ama ara sıra söylenmek içindir.
İçimizdeki gerçek olan sessiz, edinilmiş olan ise gevezedir.

İçimdeki yaşamın sesi, senin içindeki yaşamın  kulağına ulaşamaz.
Yine de kendimizi yalnız hissetmemek için konuşalım.

Sözcüklerin dalgası hep üstümüzde olsa da, derinliklerimiz daima dinginliğini korur.

Yaşam, kalbini okuyacak bir şarkıcı bulamazsa, aklını konuşacak bir filozof yaratır.

Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir.
Çoğumuzun akmak yerine, sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!

Eger kış, 'Baharı yüreğimde saklıyorum' deseydi, ona kim inanırdı?
Her tohum bir özlemdir.

Öğretilerin çoğu pencere camı gibidir.
Arkasındaki gerçeği görürsün, ama cam seni gerçekten ayırır.

Haydi seninle saklambaç oynayalım.
Yüreğime saklanırsan eğer, seni bulmak zor olmaz.
Ancak kendi kabuğunun ardına gizlenirsen, seni bulmaya çalışmak bir işe yaramaz.

Neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp, ne kadar yücedir.

Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim, durup yürüyenlerin geçişini seyretmek değil.

Hayır, boşuna yaşamadık biz!
Kemiklerimizden kuleler yapmadılar mı?

Özel ve ayrımcı olmayalım.
Unutmayalım ki, şairin aklı da, akrebin kuyruğu da gururla aynı yeryüzünden yükselir.

Evim der ki, 'Beni bırakma, çünkü burada senin geçmişin yaşıyor.'
Yolum der ki, ' Gel ve beni izle, çünkü ben senin geleceğinim.'
Ve ben hem eve, hem de yola derim ki,
'Benim ne geçmişim, ne de geleceğim var.
Eğer kalırsam, kalışımda bir ayrılış vardır; gidersem, ayrılışımda bir kalış.

Yalnızca sevgi ve ölüm her şeyi değiştirebilir.

Daha dün, yaşam küresi içinde uyumsuzca titreşen bir kırıntı olduğumu düşünürdüm.
Şimdi biliyorum ki, ben kürenin ta kendisiyim ve uyumlu kırıntılar halinde tüm yaşam içimde
devinmekte.

Adlandıramadığın nimetleri özlediğinde ve nedenini bilmeden kederlendiğinde,
İşte o zaman büyüyen her şeyle beraber büyüyecek ve üst benliğine uzanacaksın.

Ağaçlar yeryüzünün gökkubbeye yazdığı şiirlerdir.
Ama biz onları devirir ve boşluğumuzu kaydedebilmek için kağıda dönüştürürüz.

Güzelliğin şarkısını söylersen eğer, çölün ortasında tek başına olsan bile bir dinleyicin olacaktır.
Esin daima şarkı söyler; asla açıklamaya çalışmaz.
En büyük şarkıcı, sessizliğimizin şarkısını söyleyendir.
Eğer ağzın yemekle doluysa nasıl şarkı söyleyebilirsin?
Ve eğer elin altınla yüklüyse, şükretmek için nasıl kaldırabilirsin?

Sözler zamansızdır.
Onları zamansızlıklarını bilerek söylemeli ya da yazmalısın.

Şiir bir düşüncenin ifadesi değildir.
O, kanayan bir yaradan veya gülümseyen bir ağızdan yükselen bir şarkıdır..


Düşünceler / Kum ve Köpük – 1926 / Halil Cibran

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Le Monde Gazetesi’nin 100 Yılın En İyi 20 Kitap Listesi

Yüzyılın 100 kitabı, Fransız Gazetesi Le Monde yaptığı anketlerden çıkan, 20. yüzyılın en iyi yüz kitabı olduğu düşünülen kitapların sınıflandırılmış bir listesidir.
Kitapçılar ve gazeteciler tarafından hazırlanan, 200 kitap içeren taslak halindeki listeye, 17000 Fransız “Hangi kitap hafızanızda kalıcı bir etki bıraktı?” sorusuyla oy vermiştir.
Muhteşem romanlar, şiir kitapları ve tiyatro oyunları bu beğeni listesinde yer aldığı gibi, komedi mizah türünde yapıtlar da yer almıştır. Biz bu listeden 20 tanesini sizler için seçtik.

1. Albert Camus – Yabancı (1942)

“Herkes bilir ki, hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. Aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim; çünkü her iki halde de başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu, binlerce yıl devam edecektir. Sözün kısası bundan daha açık bir şey yoktu. Şimdi yahut yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim. O anda yapmakta olduğum muhakemede beni bir parça rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşamak düşüncesiyle içimde duymakta olduğum o korkunç hamleydi. Fakat bu hamleyi yatıştırmak için de, nihayet o gün gelip çatınca düşüncelerimin neler olacağını tahayyül etmekten başka yapacak işim yoktu. İnsan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nerede olacağının önemi yoktur, apaçık bir şeydir bu…”

2. Marcel Proust – Kayıp Zamanın İzinde (1913 – 1927)

Kitap 7 ciltten oluşur: Swann’ların Tarafı, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermantes Tarafı, Sodom ve Gomorra, Mahpus, Albertine Kayıp, Yakalanan Zaman

“Nasıl ki zeki bir insan, bir başka zeki insana aptal görünmekten korkmazsa, seçkin bir adam da seçkinliğinin, büyük bir soylu tarafından değil, kaba saba bir köylü tarafından anlaşılmamasından korkar. Dünya kurulduğundan beri insanların göze aldığı zihinsel çabaların ve bol keseden savurdukları kibirli yalanların dörtte üçü, kendilerinden daha aşağı seviyede bulunan kişiler uğruna harcanmıştır ve aslında kendilerini küçültmekten başka işe de yaramamıştır.” (Swann’ların Tarafı)


3. Franz Kafka – Dava (1925)

“Kanunda duruşmalar açık yapılacak diye bir kayıt yokmuş. Bu yüzden de mahkemedeki dosyalar, özellikle iddianame, sanıkla sanık savunucusuna gösterilmez, gösterilmeyince de ilk dilekçenin neye dayanılarak kaleme alınacağı genellikle bilinmez, bilinse de işte öylesine bilinir.”

“Doğrusu suç olamaz onları böyle güzelleştiren; çünkü, hiç değilse avukat ağzıyla konuşursam, hepsi suçlu değildir kuşkusuz. Öte yandan, onları güzelleştiren ileride kendilerini bekleyen ceza da olamaz; çünkü hepsi cezaya çarptırılmayacaktır. Bunun nedeni, haklarında açılan davadır; dava nasılsa damgasını vurur onlara.”


4. Antoine de Saint-Exupéry – Küçük Prens (1943)

“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim. Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.”

“Ama yargılanacak kimse yok ki burada!” dedi Küçük Prens. ”O halde, kendi kendini yargılarsın sen de,” diye yanıt verdi kral. ”En zoru budur. Kişinin kendi kendini yargılaması, başkalarını yargılamasından çok daha güçtür. Kendi kendini yargılamayı beceriyorsan, hakikaten bilge bir kişisin demektir.”


5. André Breton – Nadja (1928)

“Kendimde gördüğüm her türlü beğeninin, kendimde hissettiğim eğilimlerin ve yakınlıkların, maruz kaldığım cazibelerin, başımdan geçen ve yalnızca benim başıma gelen olayların ötesinde, kendimi yaparken seyrettiğim bir sürü hareketin, yalnızca ve yalnızca benim hissettiğim heyecanların ötesinde, diğer insanlar karşısında, beni onlardan ayıran şeyin nerden kaynaklandığını değilse de, neden ibaret olduğunu öğrenmeye çaba gösteriyorum.”


6. Louis-Ferdinand Céline – Gecenin Sonuna Yolculuk (1932)

“Yıllar sonra bunları yeniden düşündükçe, bazen kimilerinin kullanmış oldukları sözcükleri ve bizzat o kişileri yeniden yakalayabilmek mümkün olsa keşke diyesi geliyor insanın, bize tam olarak ne demek istemiş olduklarını sormak için…Ama giden gitmiştir… Kimse onlar hakkında birşey bilmiyor artık. Bu durumda gecenin içindeki yolculuğunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare kalmıyor.”

7. John Steinbeck – Gazap Üzümleri (1939)

“Halkın büyük bir kısmı aç ve çıplak olunca, istediğini zorla alır. Ve bütün tarih boyunca haykıran küçücük bir gerçek daha: Baskı, ancak baskı altındakileri güçlendirir ve birbirine bağlar. Büyük mal sahipleri, tarihin bu üç haykırışına kulaklarını tıkamışlardır. Toprak birkaç kişinin eline düşüp de topraksızların sayısı arttı mı, büyük mal sahiplerinin her çabası, baskıya doğru yönelir.”

8. Ernest Hemingway – Çanlar Kimin İçin Çalıyor (1940)

“Çünkü bu tür işlerde kötü sonuç, başarısızlık, zaten görmezden gelinebilirdi. Kendinin de, ölümün de hiçbir şey demek olmadığını görmezden gelebilirdi. Kendinin de, ölümün de hiçbir şey demek olmadığını biliyordu. Bunu gerçekten biliyordu, herhangi bir şeyi bildiği kadar içtenlikle biliyordu. Son birkaç gün içinde, bir başkasıyla birlikte olunca, kendinin her şey olabileceğini öğrenmişti, ama ta derinde, bunun istisna olduğunu da biliyordu. Yaşadığımız şey istisnaydı, diye düşündü. O konuda çok şanslı oldum. Belki de hiç istemediğim için armağan edildi bana. Yaşadıklarımız bizden geri alınamaz, yitirilemez de. Ama bugünün sabahında artık bitmiştir ve yapılacak olan şey artık bu eylemdir.”

 9. Alain-Fournier – Adsız Ülke (1913)

“Kasabanın bir ucunda, upuzun, kırmızı bir evdi, beş camlı kapısını da yabani asmalar örtmüştü; köyden gelince büyük bir kapıdan girilen uçsuz bucaksız avluda üstü örtülü teneffüs yerleri ve çamaşırlık vardı. Kuzey yönde, üç kilometre ötedeki La Gare adlı kasabaya giden, kıyısı parmaklıklı yol; güneyde, arkada, tarlalar, bahçeler ve çayırlar, ta dış mahallelere kadar… Yaşamımın en karmaşık, en tatlı yıllarının geçtiği evin konumu böyleydi işte. Tıpkı dalgaların ıssız bir kayaya çarpıp geri çekilmesi gibi, serüvenlerimizin oradan yola çıkıp yeniden oraya döndüğü ev….”

10. Umberto Eco – Gülün Adı (1980)

“Ama gülmekle ilgili bu incelemede seni korkutan neydi? Bu kitabı ortadan kaldırarak gülmeyi ortadan kaldıramazsın. Kuşkusuz, hayır. Gülme bedenimizin güçsüzlüğüdür; yozlaşması, yavanlığıdır. Köylünün eğlencesi, sarhoşun özgürlüğüdür; kilise bile akıllıca davranarak, şölenlere, şenliklere, panayırlara, insanı neşelendirerek öteki isteklerden ve tutkulardan uzak tutan bu günlük yozlaşmaya izin vermiştir… Ama gene de gülme, basit insanların savunması, halk için kutsal olmayan bir gizem olarak kalır.”

11. Claude Lévi-Strauss – Hüzünlü Dönenceler (1955)

“Burada da karşınızdaki kişi sizi, kendisinde bulmayı onca istediğiniz insan niteliğini yadsımaya zorlamaktadır. Kişiler arasındaki ilişkileri belirleyen bütün başlangıç durumları çarpıtılmıştır, toplumsal oyunun kurallarına hile karışmıştır, başlatmak olanaklı değildir. Çünkü bu zavallılara eşitiniz gibi davranırsanız, bunu adaletsizlik sayacaklardır: eşit olmak değildir dilekleri; gururunuzla onları ezmeniz için yalvarmakta, ayaklarınıza kapanmaktadırlar; çünkü aranızdaki açıklık büyüdükçe, ilişkiniz gevşediği ölçüde daha dişe dokunur bir kırıntı ummaktadırlar.”

12. George Orwell – Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1949)

“Doğruluk Bakanlığı’nın beyaz duvarında yazılı partinin üç sloganı ilişti gözüne: SAVAŞ BARIŞTIR. ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR. BİLGİSİZLİK KUVVETTİR. Cebinden bir yirmi-beş sent çıkardı. İşte onun üzerinde de, küçük, sade harflerle aynı sloganlar yazılıydı, arka yüzde de Büyük Birader’in portresi vardı. Paranın üzerinden bile o gözler insanı izliyordu. Paraların üzerinde, pullarda, kitap kapaklarında, bayraklarda, posterlerde, sigara paketlerinde, her yerde, sizi izleyen gözler ve sizi sarıp sarmalayan bir ses… Uyurken ya da uyanırken, çalışırken ya da yemek yerken, içeride ya da dışarıdayken, banyoda ya da yataktayken, fark etmezdi, kaçamazdınız.”

13. André Gide – Kalpazanlar (1925)

“Tatlı bir ses, hesaplarını yapmanın zamanı geldi, diye mırıldandı. Bernard başına çevirdi. Melek gene yanındaydı. Akıl ver, bana yol göster, dedi Bernard.işte başbaşayız, dedi Bernard meleğe ve bütün gece, şafağa kadar çarpıştılar.”

“Benim zavallı giysiciklerimi pek çirkin buluyordu; bir zaman kendisiyle birlikte yaşayacağıma göre, gerektiği gibi, yani onun hoşlandığı gibi giyindiğimi görmeyecek olursa, fazlasıyla acı çekeceğimi yineleyip duruyordu.”

 14. Gabriel García Márquez – Yüzyıllık Yalnızlık (1967)

“Ursula, ona gebeyken bir gece çocuğun karnında ağladığını duymuştu. Ses öylesine belirgindi ki, Ursula’nın yanında yatan Jose Arcadio Buendia bile uyanmış ve oğlum vantrilog olacak diye pek sevinmişti. Konu komşu ise, bu olayı duyunca, çocuğun peygamber olacağını söylemişlerdi. Oysa Ursula, derinden derine duyulan bu iniltinin, o hep korktuğu domuz kuyruğunun belirtisi olduğuna inanmış ve çocuğun karnında ölmesi için Tanrı’ya yakarmıştı. Ama yaşlanıp da yılların deneylerinden geçtikten sonra, Ursula ana karnındayken çocukların ağlamasının, vantrilogluk belirtisi ya da peygamberlik habercisi olmadığını, sevme yeteneksizliğinin su götürmez kanıtı olduğunu anladı.”

15. William Faulkner – Ses ve Öfke (1929)

“Yoldan dar bir sokak ayrılıyor. Dalıyorum ve biraz sonra yavaşlayıp hızlı yürüyüşe iniyorum. Dar sokak bina arkalarından geçiyor… boyasız evler, çoğunda neşeli ve garip renkli entariler asili, arkası çökmüş bir ahir sessiz sessiz çürüyor, budanmamış ve ot bürümüş, güneş ve arılar içinde pembe beyaz ve fısıltılı sıra sıra meyve ağaçlarının ortasında. Arkama baktım. Sokağın bası boştu. Biraz daha yavaşladım, gölgem de bana adımını uydurmuş başını çeke çeke, çiti saklayan otların arasından gidiyor.

Yol bir bahçe kapısına dayandı, otların içinde tükendi, yalnızca taze otların arasında sessizce gizlenen bir patika oldu. Bahçe kapısının üstünden bir odunluğa atladım ve geçtim ve başka bir duvara geldim ve o duvarı izledim, gölgem arkamda simdi. Asmalar ve sarmaşıklar vardı, bunlar bizim memlekette olsaydı hanımeli olurlardı.”

16. Margaret Mitchell – Rüzgar Gibi Geçti (1936)

“Scarlett O’Hara güzel değildi, ama cazibesine kapılan erkekler bunun pek farkına varmazlardı. Tıpkı Tarleton ikizleri gibi. Yüzünde, Fransız aslından bir kıyı aristokratı olan annesinin ince çizgileri ile İrlandalı babasının kaba hatları keskin bir şekilde birbirine karışmıştı. Bu, sivri çeneli, köşeli çekici bir yüzdü. Uçları hafifçe yukdrı doğru çekik olan gözleri, soluk yeşil renkteydi ve simsiyah kaşları, manolya beyazlığındaki teninde keskin bir çizgi meydana getirerek yukarı doğru uzanıyorlardı. Güneyli kadınlar beyaz tene büyük değer verir ve onu kızgın Georgia güneşlerinden, şapkalar, peçeler ve eldivenlerle korumaya çalışırlardı.”

17. F. Scott Fitzgerald – Muhteşem Gatsby (1925)

“Hoşgörümü bu şekilde övmekle beraber bir sınırım olduğunu kabul ediyorum. İnsanların davranışlarının altında çetin şartlar olabilirdi, ama bir yerden sonra bunu umursamıyordum. Doğu’dan döndüğüm zaman dünyaya tek bir ahlak sisteminin sahip olmasını istemiş olabilirim. Kimse için ayrıcalıklı bir bakış açısına sahip olmak istemiyordum, bir tek bu kitaba adını veren kişi hariç Gatsby. Onda harikulade bir yan vardı, hayatın getirdiği fırsatlara karşı büyük bir duyarlılığa sahipti. Hayır, bu ruhsuz bir yaratıcı mizaç değildi, umut etme ve duygusal atiklik barındıran bir yanı vardı. Gatsby iyi biri olduğunu kanıtladı.”

18. Milan Kundera – Şaka (1967)

“Birimizle ilgili sıradan şeyler anlatıyorduk işte. Çifte itiraflarımız basit ve fazlaca maddiydi. Kaldığı yurda kadar yürüdük, orada bir süre durduk. Bir lamba, ışığıyla Lucie’yi aydınlatıyor ve ben, o minicik koyu renk mantosuna bakıyor; genç kızın yüzü ya da ellerini değil, insanı duygulandıran bu giysinin yıpranmış kumaşını okşuyordum.”

19. Jack London – Martin Eden (1909)

“Bu zamana değin böyle bir kadın görmemişti. Onun tanıdığı kadınlar! O anda genç adamın tanımış olduğu kadınlar, bu şirin kızın iki yanında sıralanıverdiler. Bir an için kendini bir portre resim galerisinin içinde ayakta duruyor buldu; galerinin tam ortasında, çevresinde bir sürü kadın portresi bulunmasına rağmen kız duruyordu ve ölçü yine o olmak üzere bütün bu portrelerin, şöyle bir bakışta tartılıp ölçülmesi gerekiyordu. Fabrikalarda çalışan işçi kızların zayıf, hastalıklı yüzleri, Market sokağının güneyindeki, sırnaşık budala, kavgacı, gürültücü kızlar gözünün önüne geldi. Gördükleri arasında kovboy kamplarında çalışan kadınlarla, Eski Meksiko’nun tütün içen esmer kadınları da vardı. Bunlar arasına ince topuklu terlikleri üzerinde kısa adımlarla yürüyen, taşbebek örneği Japon kadınları; Güney Denizi adalarının kahverengi derili, başları çiçekten taçlarla süslü kadınları, Asya’nın zarif yüzlü bir çöküşün damgasını taşıyan kadınları katılıyor ve bu hayaller topluluğunu çoğaltıyordu.”

20. Virginia Woolf – Kendine Ait Bir Oda (1929)

“Bir ekim günü olduğunu söylemiştim, mevsimi değiştirip bahçe duvarlarının üzerinden sarkan leylakları, çiğdemleri, laleleri ve ilkbaharın öbür çiçeklerini betimleyerek saygınızdan yoksun kalmayı ve kurmacanın saygınlığına leke sürmeyi göze alamam. Kurmaca olgulara bağlı kalmalıdır, olgular ne kadar sahiyse kurmaca da o kadar iyi olur bize böyle anlattılar. Bu nedenle, mevsim hâlâ sonbahardı, yapraklar hâlâ sararmıştı ve dökülüyorlardı, olsa olsa daha hızlanarak, çünkü akşam olmuştu (kesin söylemek gerekirse yediyi yirmi üç geçiyordu) ve rüzgâr çıkmıştı (kesin konuşmak gerekirse güneybatıdan). Bütün bunlara rağmen tuhaf bir şeyler oluyordu.”


Kaynak: LeblebiTozu

Sen Bana Uzaklardaki Hülyasın..

Bakışlarına yazdım bu şiiri,
Göremediğim bakışlarına.
O hiç hissedemediğim,
Dokunamadığım hislerine.
Dokunuşlarına yazdım bu şiiri,
Dokunamadığım saçlarına.
Ben şair değildim, şairindim..
Böyle yazılmalı derdin, bir şiir,
Şiir gibi aşkı bulduğum duygularına.
Ve bir peri masalından yaslanıp uykularına,
Uyanırcasına sabahlarına..
Saçlarının kokusuna yazdım bu şiiri,
Gözlerinin rengine..
Uzaklardan bana yanışına yazdım.
Dudaklarındaki hasret dokunuşlarına,
Kaleminde mürekkebin düşüşüne,
Satırlara yansıyan benli kelimelerine yazdım..
Bu şiiri beni sevişine yazdım..
Sen bana düşlerdeki tatlı bir hülyasın.
Sen bana ufkumdaki yedi renksin.
Sen bana ümitsin, hayalden ötesin.
Sen kır çiçeğisin, papatyasın, menekşesin
Sen gül-i hamra, gül-i rayhasın, sultansın.
Sen rüzgârlarda kokladığım özlemsin.
Sen benim yalnızlığımdaki hülyamsın.
Sen bana baharsın, baharın rengisin..
Sen bana yarsın, cansın, canansın, candan ötesin…

Ercan Gümüş

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Beş Taş..


Yola çıkmışsındır, daha evvelki seferlerde olduğu gibi erkenci ve keskin. Bir başına yol alıyorsundur, asude bahar ülkesi gençliğinde, yitik cennet parçası çocukluğunda.
Hep yalnızdın, hayatında hiç başkası olmadı aslında.. Bunu en iyi sen biliyorsun, sen yaşıyorsun. Ruhunun ırmağında yıkandığında ilk defa, sürüsünden ayrılmış bir balık, kulağına fısıldamıştı: "Her insan yalnız doğar, yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız dirilir. Sen, başkalarının iğvalarına kapılma, çağrılarına dönüp bakma. Yolundan geri kalma. Ne pahasına olursa olsun, yalnızlığını koru, garipliğini tamamla, yolundan git."
Öyle bir yola girmiştin ki, artık geriye dönüşün olmadığını biliyordun ve hep tek başına olacaktın. Başka cehennemlerin sesini duymak istediğinde dahi...
Yanında hiçkimseler olmadı. Arkandan hiçkimseler gelmedi. Önünde takip edeceğin izler, çoktan silinip gitti. Bütün tanıdıklarının kefaretini ödedin. Şimdi hepten yabancısın kendine, uzaksın dünyaya. Büsbütün koptun insanlardan. Aşina yüzlere anlatacağın ne hikayen var ne söyleyeceğin bir söz kaldı ne de bırakacağın bir miras oldu..
Üstad olmadı ki, tilmizin olsun.
Şehir olmadın ki, semtin olsun.

Gök kalmadın ki, yıldızın görünsün.
Hep bir adım dışındaydın dünyanın.
Muğlak sözlerin, yankılanmaktan yoksun.
Hikayen, eksik ve yarım.
Hep mahkum ettin kendini yarım kalmışlıklara..
Bir şeyde tamamlanmışlığı, zül saydın kendine. Belki de doğar doğmaz kaldırdığın için, isminin üzerindeki perdeyi, görmüştün içindeki sırrı. "Her yolcu, kalbindeki taşları yollara döşeyecek, gittiği yoldan geri dönecek, döndüğü yolda kendini bulacak."
Gidiyorsun çeyrek asırlık bir yürüyüşle. Kalbini saransa, ince, uzun ve mesrur bir hüzün. Hep eski günlerden, yurtluklarından kalma. Atalarını bıraktığın ilk mezarlıklar, ilk yalnızlıklar, ilk acılar..
Hiç başkası olmayacak, sancısı ve hakikati, yüreğini kasıp kavuracak, o günler yollarda gelecek. Yurtlukların sadece hatırası kalacak. İzler, ağzını açıp da tek bir kelime etmeyecek. Hatıralar, susacak, susacak.. Ağır ve yamyassı.. Göçler kalkacak, inecek, yağmurlar yağacak.. Kalbin, düştüğü yerde kalacak. Kimse gelip kaldırmayacak. Herkes kendi uçurumunda kaybolacak.
Çocukluk mu? Eski bir düş.
Gençlik mi? Hepten berheva..
Gidiyorsun eski bir hüzünle. Bu, doğduğun topraklardan göbek bağının hepten kesilmesi demek. "Topraktan gelen göbek bağını keseceksin ki, ruhsal özgürlüğünü kazanasın. Yerli göbek bağını kesemeyen, göksel alemlere kanat çırpamaz. Arzın merkezine yürümeyen, semanın dışına çıkamaz." diyorsun ve susuyorsun.
Biliyorsun, sesin suskunlarda çoğalacak. Ruhsal bağlantılarını, suskunlarda arayacaksın. Arttıracaksın. Çoğaltacaksın.
Bu benim kaçıncı uykusuz sabahım? Bu benim kaçıncı yarım yamalak kaçışım?
Göbek bağım avuçlarımda. Çocukluğumun beş taşı ayaklarımın altında ezilmekte içimle bir. Her adımda yolumu kesmekte, kalbime bağlanmış beş taşlar. Hesap sormaktalar, hatıralarla, hatırlanmalarla:
Kalbindeki taşları yollara döşedin mi?
Gittiğin yoldan geri döndün mü?
Döndüğün yolda kendini buldun mu?

.................................

Faik Öcal / Yolcu Dergisi'nden

Adam'ın Halleri..

Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi fonksiyonu görmektedir.
Durumu Hacı Bektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli ‘helal değildir’ diye bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. Adam, aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.
Mevlana şöyle der: " Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir."
Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş dergâhı’na gider ve Hacı Bektaş Veli’ye, Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli’ye sorar.
Hacı Bektaş da şöyle der:
"Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.”

Yolcu Dergisi'nden

İki Sevdan Olsun..

Sen kendin ol çocuk!
Yani, konuşulmayan zamanın, gidilmeyen yolun,düğümlenen sözcüklerin sahibi. Ürkekçe çalınacaksa da kapılar, kendince çal. Başka ele tokmak olma. Sahipsiz çığlığın sahibi ol, ama sadece çığlık olsun diye ürkütme kelebekleri. Kelebekler sancısıyla yaşar cananın ve sancısıyla kül olur cananın bir nefeslik zamanında.
Kırık bir ezgiden mırıldanan bir mahalle sanatçısı gibi tutun canana (çünkü mızrabı canan için inletir ezgileri, riyazsızdır canana karşı duruşu.) Perçemi kınalı olacak, büklüm büklüm düşecek perçemi gözlerine ve tutulacak bakışa gözlerin. Dalacak usulca bakışların, eriyecek defalarca gördüğün anlamlar gözlerinde.
Bilesin ki şunu, bakılmaz cananın gözlerine onun gözleriyle; unutulacak, günahsız dediğin bakışlar. Sana hiç anlatmadığım ve ve kimsece bilinmeyen milyonlarcası gibi küllenecek tarihin eski sayfalarında. Tanrıçaların bakışı gibi usulca sin göz kapaklarına cananın.
Arınanlara katıl, ama soğuk nefesinle çekilme uzlet köşelerine. Çekinenler, biriktirdikçe biriktirdiler kabahatlerini. Hayatın içinde ara günahsız bakışı. Bir demet çiçek topla bayırda; köşe başlarında dilenenlere umut olarak ver. Islık çal geceleri şehirlerde yürürken. Mendiline sil, yüzlerindeki tozları boyacı çocukların. Tanrının tüm güzel isimlerini say, dedenin doksan dokuzluk tesbihini çekerken. Çünkü her şeye rağmen, yaşama dair olanı veren O'dur bize.Defalarca amin de, dualarının sonunda. Kavimlerince anlaşılmadılar diye, hem çarmıhtaki İsa'ya üzül; hem kavmince taşlanan son Resul (sav) Muhammed'e.
İki yüreğin,
İki bakışın,
İki sevdan,
İki idrakin olsun senin..
Birisi tüm insanlığın; diğeri, tüm insanlıkla beraber senin.
İki bakışın olsun senin, fakat kimsenin bakmadığı gibi bak. Düne bakıp yarını, denize bakıp karayı, toprağa bakıp yaşamı, umuda bakıp hayatı, buluta bakıp değişimi gör bununla.
İki sevdan olsun senin. Birisiyle, sevemeyenlerin yerine sev her şeyi. Diğeriyle, kendince kuşat tüm sevgileri.
Senin gibi olmayanı, farklı konuşup farklı 

düşüneni, taşa bakıp ruh vereni, ekmeği onur göreni kuşatacak kadar büyük bir sevdan.
İki yüreğin olsun senin. Biri, herkesi içine alacak kadar büyük. Diğeri, cananı kuşatacak kadar geniş.
İki idrakin olsun senin. Biriyle, Yunus'u, Mevlana'yı, Buda'yı, anlaman için; diğeriyle, hayatı yeniden yorumlayanlara kulak vermen için.
Sen, sen ol çocuk!
Sen, kendin ol!..

Hamza Çelenk / Yolcu Dergisi'nden

Kalanlar..

Göğsümü yalayan gül alevinden,
Silinmez izler kalır.
Gökte bulutla oynayan çocuk,
Öksesine yıldız çakan melek kalır.
Akşam üstüler ki, çöker kıyıya,
Toplanmış halatlar, yığılmış zincirler kalır.
Yapraklar dağılırken saçlarından,
Denize atılmış çelenk kalır.
Duvarda gölgeler öyle ıpıssız,
Hücremde kırılmış ekmek
Ve bir kuru ağaç kalır.
Uçsuz bir dinleyişle dinle,
Üstlen çöllerdeki rahmeti.
Ey gürleyen yalnızlığımız,
Yolumuzu gözleyen!
Toprağa girdiğimiz vakit,
Uğultulu derinlikler kalır.
Duy, unutuş rüzgarının
Açtığı son kapı benim.
Çekilince kalbimin suları,
Geriye senden başka ne kalır?..

Alaeddin Özdenören

Gökyüzüne Bak!

Savaş yıllarında, Mostar şehrindeki Hun tepesine Hırvatlar tarafından büyük bir haç dikildi. O sırada silahlı çok sayıda Boşnak genç, haçı indirmek istedi. İçlerinden biri. İzzetbegoviç'e: "İzin ver, o haçı başlarına geçirelim." dedi.
İzzetbegoviç parmağını gökyüzüne doğrulttu ve Ay'ı gösterdi. Etrafını saran ateşli kalabalığa bakarak şöyle dedi: "Gökyüzüne bakın! O hilalden daha yükseğe dikmedikleri sürece, sorun yok!"

Yolcu Dergisi'nden

Tutsak..

Suyun üzerine yağan kar gibiydi kavgalarımız;
Birimiz havadan bahsetse, birimiz sudan bahsederdi..
Güvercinlerin buğday taşıdığı kadar kin tutmazdık birbirimize..
Yalanlarımız kuş; sevgimizse, kediydi..
Bir dalyanlardaki balıklar bilirdi tutsaklı aşkları
Ve çöllere yağmayan yağmurları..

Zeynep Çelik

Ey acıdan damıtılmış yaşama sevinci; sen ne güzel, ne büyük, ne değerlisin.. / Şükrü Erbaş


Yaz Sonu..

Bizden başka kimse kalmadı artık kıyıda.
Deniz geriye çekti sularını ayaklarımızın önünden.
Her sabah nasıl geldiysek bütün yaz,
Yine geliyoruz elimizde iki iskemle; iki ülkenin sınır tanımayan yüzlerini,
Taşıyarak yüzlerimizde, esmer ve şarışın..
Yaprak kımıldamasa bile, içimizde bir yazgının yine kanat vurmaya hazır iki yönlü rüzgârı.
Zaman yine sürdürüyor tanıklığı, ama öyle hafif ki,
Üstüne bir taş koymazsak, neredeyse uçup gidecek..

Kemal Özer

6 Ağustos 2015 Perşembe

Nelerden Geçiyoruz..


Nelerden geçiyoruz..
Acılardan, umutlardan, sevinçlerden..
Hüznünden geçiyoruz yağmurların;
Kanatlarını kanatarak kuşların..
Bir burgaç oluyor gece;
Sorgu, sorgu üstüne..
Susmalardan geçiyoruz..
Kabullenmelerden..
Düğüm düğüm boğazda kelimeler..
Söylenmeyenler, düğüm düğüm..
Kelimelerin yaktığı köprülerden geçiyoruz..
Alaşağı ediyor hayat bizi;
Tutunmaktan geçiyoruz..
Kör bir celladın avuçlarına bırakır gibi,
Sevmekten geçiyoruz..
Rüzgarın esintisinden,
Dokunuşundan bir kelebeğin,
Günün ilk ışığından,
Gecenin yıldızlarından geçiyoruz..
Siyaha boyayıp denizi,
Bizden geçiyoruz..

Ha.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

AZ

Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az…
O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum… Az…
Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z.
Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var.
O alfabeyle yazılmış on binlerce kelime ve yüz binlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında.
Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar.
Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler.
Senin ve benim gibi…

AZ / Hakan Günday