25 Ekim 2015 Pazar

Hayattan Yüz Bulamamanın Hazin Tarihi..

Çok şey istemiş, ama istediklerini bir türlü gerçekleştirememiş, bu yüzden hayatları allak bullak olmuş insanların tarihi hazindir. Onlar ne yapmışlarsa düşle gerçek arasında sağlam bir köprü kuramamış, kurduklarını zannettikleri her seferinde, o köprüyü geçmek isterken, kendilerini talihsizliğin ırmağında çırpınırken bulmuşlardır. Ancak düş kurmanın albenisi, az buçuk yüzme bilenleri yeniden kıyıya çekmiş, yeniden sahte bir köprü kurdurmuş, yeniden kaderin dalgalarıyla baş başa bırakmıştır. Nihayetinde kimisi birinci, kimisi ikinci, kimisi üçüncü, kimisi bilmem kaçıncı denemsinde, dünyaya kahır dolu sözler ederek, yenilmişlere ait mazbut bir zeminde istirahate çekilmişlerdir. Mağduriyetin çarmıhına gerilmiş bedenlerinde, artık ne bir zafer için coşacak, ne de yenilgilerin ıstırabını hissedecek sağlam bir sinir kalmamıştır. Herkes gibi büyüdükleri dünyada,  herkesten farklı olarak gördükleri şey, yaşamanın aslında bomboş bir uğraş olduğudur. Ne vakit büyük bir arzuyla ona tutunmak isteseler, o, ketum kollarını esirgemiş, arzulusunu bir buz gibi güneşin insafına teslim etmiştir…
Bir gülşene varayım derken nasiplerine çalılık düşmüş bu insanların hemen hemen hepsinin ortak özelliği, bir türlü büyüyememiş olmalarıdır. Kocaman bedenlerinin içinde,  dinlediği masallardan vazgeçmeyen bir çocuk onları esir almış, kendisine ölesiye bağlamıştır. Her neye bulaşmışlarsa mutlaka sonunu getireceklerini sanmışlar, fakat her seferinde kendi sonlarını hazırlamaktan başkaca bir şey becerememişlerdir. Dokunduğu ne varsa yoluna koyan o mucizevi kuşun teleğini hiçbir zaman ellerine geçirememiş; bu yüzden ne cinleri, ne de kötü ruhlu karanlık güçleri saf dışı bırakamamış, kendi masallarında kendi muratlarına eremeden, hüzünbaz bir oyunun kurbanı olmuşlardır.
Hayatın bir masal olmadığını, orada bir yenen bir de yenilenlerin bulunduğunu, bazı mutlu sonların ancak bazı mutsuz sonlar sayesinde gerçekleştiğini kabullenmek istememişlerdir. Kendilerini kandıracak bir masalları kalmadığında ise, perçemleri keskin bir kılıç gibi alınlarına düşmüş, önlerini kalın bir sis bürümüş, artık gerçeği az buçuk kavramaya başlamışlardır.
Başlamışlardır başlamasına ama,  gelip dayandıkları yenilginin burçlarından geriye dönüp baktıklarında, uçsuz bucaksız bir çölden başkaca bir şey de görmemişlerdir. Sayılı nefeslerinin mühim bir kısmının ya yanlış adım atmakla ya da yanlış adım attırılmakla tükendiğini ve artık bir zaferlerinin olmadığını bilmek, yüzlerindeki incinmişlik haritasına nihai şeklini vermiştir. O haritada şimdi, en güzel inciyi bulmak için sürekli denizin dibine dalan, fakat her seferinde vurgun yiyen bir dalgıcın donmuş kanı; defalarca kazanmak için kuşandırılıp bozkıra gönderilen, lâkin vücudunun bir yerlerini kaybederek geriye dönen bir süvarinin sövelmiş intikam hırsı;  ne etmişse tercihini kârlı hale getirememiş bir tüccarın titreme tutmuş elleri; güneşli ve güzel bir günün ortasında can çekişen ve sığınacağı kalbe bir türlü giremeyen divane aşığın yüreğine oturan yalnızlığı ve daha nice hikâye, kayıp şehirler gibi, birbirlerinin sınırını yoklayarak, kendi yerlerini arayıp durmaktadır.
Hayatın yüz vermediği insanların tarihiden bize kalan, kimsenin yazgısının dışına taşamayacağıdır. Her hayat, ancak kendi kader evini dolduracak kadardır. O evin ötesi başka hayatlara, başka kaderlere tahsis edilmiştir. Adımlarımız bir kere bile sınırını geçemeyecek, buna asla müsaade edilmeyecektir. Zaferler ve başarılar hak edenlerin değil, nasip edilenlerindir. İstesek de izin verilmeyen bir kalbe giremeyecek, kursağımıza pay edilmemiş bir yemişi çiğneyemeyeceğiz. Evet, belki her yenilgiden sonra yeniden yeniden denemeliyiz. Nasibimize yenilginin düştüğünü öğrenebilmek için bile buna değer. Hem zaten bunun bilgisine ulaşmak bir zafer değil midir?

Ali Ayçil / Ceviz Sandıklar ve Para Kasaları

Tehir Duası..

Yaz sonu…
On yedi yaşında ince bir oğlan, Gözeler İstasyonu’nda Doğu Ekspresi’nin gelmesini bekliyor. Küçük istasyon binasının yanındaki kahvehaneden biraz ilerideki şoseye bakan suskun birkaç adam olmasa, o boşlukta kaybolup gidebilir insan. Genç yolcu, rayların iki yanına ilişmiş on on beş evi ve biçilmiş ekin tarlalarının sarı düzlüğünü tekrar tekrar süzüyor göz ucuyla. Neredeyse iki saat geçtiği halde bir türlü gelmeyen tren yüzünden mekân bulanıklaşıyor. Buranın gerçekten bir istasyon olup olmadığını, buradan gerçekten bir trenin geçip geçmediğini sormaya başlıyor kendine. Beklerken, okuduğu bir romanda Sibirya’ya sürgün taşıyan Rus katarını, onun geçtiği bitkin istasyonları hayal ediyor. Tıpkı raylar gibi iki demir yalnızlıkla mühürleniyor gözleri. Akşam yaklaşıyor. Yirmi kilometre ötedeki kendi kasabasından da, gitmeyi umduğu kentten de umudunu kesiyor bir ara; karanlık onu, henüz adını koymadığı bambaşka bir zamanın içine çekiyor. Evler silikleşiyor, biçilmiş ekin tarlalarının sarı zemini silikleşiyor, kavak ağaçlarının yaprakları silikleşiyor. Nihayet görevli memur, genç yolcunun bulanık yüzünü, hayatında ilk kez duyduğu bir kelimeye emanet ediyor: Tehir…
Yaklaşık otuz saat önce, Haydarpaşa garından lodosun kompartımanlara doldurduğu deniz kokusuyla yola koyulan Doğu Ekspresi, onu beklediğim küçük Gözeler İstasyonu’na vardığında, ne renginden ne de kokusundan eser kalırdı. Rengi değil, ama içine girdiğimde burnuma çalınan kokusu, ilk yolculuklarımda fazlasıyla rahatsız ederdi beni. Zamanla alıştım bu kokuya. Dahası, bindiğim trenin kokusunun, adını “yol kokusu” koyacağım özel bir kimyasının olduğuna, İstanbul’dan Kars’a kadar taşıdığı her bir yolcunun, durduğu her bir istasyonun, kıvrıldığı her bir dönemecin bu kokuda bir payının bulunduğuna şüphem kalmadı. Hem hüzün hem de gururla yol alan bu çelik gövde, Gözeler İstasyonu’na geldiğinde, onu birbiri ardınca uğurlayan deniz esintisini, fabrika dumanlarını, orman rüzgârlarını ve bozkır tozanlarını, kaderleri başka başka sayısız insandan yayılan buğuyla karıştırmış, kendi imalatı şu “yol kokusu”nu kıvamına erdirmiş olurdu. Sanki ben, yolun sonuna doğru bu kokuyu kontrol etmekle görevlendirilmiş bir eksperdim. Trene biner, boş bir koltuğa oturur, gözlerimi kapar, sonra da yavaş yavaş kokuyu içime çekerdim…
Bir yol nasıl kokar…
Eğer çok uzak bir mesafeden gelen bir trene defalarca binmemişseniz, bunu nereden bilebilirsiniz ki? Arkama yaslandığım koltukta, yol kokusunun kimden kalmış olabileceğini düşünerek tuhaf bir oyun oynardım kendimle; dört saatlik Gözeler-Erzurum yolunun bir kısmı bu tuhaf oyunla geçerdi. Hiç bilmediğim istasyonlarda trenden inen ama geride kokularını bırakan yolcuların çoğunu fakir, çaresiz, hasta insanlar olarak düşlerdim. Ağır demir kapıyı aralayıp kompartımana girdiğimde, halen yola devam eden yolcuların halleri de düşüncemi pekiştirirdi. Bana öyle gelirdi ki, artık bütün umutlar tükendiği için evine gönderilen kanserli bir hastanın son terleri, gelininin yanında tutunamayan yaşlı bir kadının beddualı nefesi, kentte akrabasının kızına âşık olmuş kasabalı bir oğlanın ciğerlerinden havaya yayılan ateş, sürekli hareket eden bu yaslı koku çanağında birbirine karışır, birbirinden teselli umardı. O yaslı çanağın içinde yeni evli çiftlerin koltuklara, perdelere sinmiş hevesli nefesi ya da trende tanışan, kaşla göz arasında avuçlarına birbirlerinin adreslerini iliştiren ergenlerin buğusu da olurdu elbet. Ama onların mutluluğu bile bütün kokuları birbirine karıştıran uzun yol katarının karamsar havasını değiştirmeye yetmezdi…
Bir yolun artık sonuna yaklaştığımızı işaret eden yerler vardır. Yolcular, çok arzulasalar bile varacakları kente ansızın varmak istemez, önce ona yaklaştıklarını haber veren mekânlara dikkat kesilirler. Bu dikkat onlara sadece toparlanacakları geniş bir zaman bahşetmez, “son”la birdenbire yüzleşmelerinin gerginliğinden de uzak tutar. Bana, çıktığım yolun sonuna yaklaştığımı ilk haber veren, Aşkale Çimento Fabrikası’ydı. Havasını kirlettiği kasabanın kıyısından gulyabani gibi başını göğe doğru uzatarak yapardı bunu. Dar vadilerden geçtikten sonra gürbüz bir yaylaya varan tren, geçtiği istasyonlardan imal ettiği yol kokusunu son bir kokuyla, çimento fabrikasının dumanıyla sarar, düzlüğün keyfini böyle çıkarırdı. Bu son kokuyla beraber artık yavaş yavaş trenden uzaklaşırdım. Trenden uzaklaşır, beni Erzurum’a, fakülte kantinine, arkadaşlarıma, her akşam oturduğumuz çay ocağına yeniden kavuşturacak şehir istasyonuna odaklanırdım. Kimi İstanbul’dan, kimi Eskişehir’den, kimi Ankara ya da Sivas’tan trene binmiş yorgun yolcuların arasına ilişerek geçirdiğim dört saatlik yolculuğun bitimine doğru, hem onları hem de geçip geldikleri istasyonları hayal etmeyi bırakırdım artık. Kokumu, bir başka hayalperest yolcuya bırakıp inerdim trenden…

Son sefer…

Yirmi bir yaşındaki genç adam, biçilmiş ekinlerden kalma sarı bir düzlüğün ortasında Erzincan’dan gelecek treni bekliyor. Bu, Gözeler İstasyonu’ndan çıkacağı son yolculuk. Tehir kelimesini ilk duyduğu dört yıl öncesinin o tenha akşamında, fazla değil bir yıl sonra yakın bir akrabasının şu küçük istasyon evlerinden birine yerleşeceğini, yolculuklardan önce evin balkonunda oturup biçilmiş ekin tarlalarını, rüzgârda savrulan saman yığınlarını, uzaktaki dağları seyredeceğini; bunun aşk acısına iyi geldiğini ve balkonda otururken trenin gecikmesi için tehir duası edeceğini aklının ucundan bile geçiremezdi.. İlk karşılaştığında, garip bir suskunlukla kahvehanenin önünde oturan adamlardan pek çok hikâye dinleyeceğini, yolcuların öylesine bakıp geçtiği bu küçücük istasyonun zamanla kendisi için bir sığınağa dönüşeceğini de geçiremezdi aklından. Şimdi, son seferine çıkarken, “yalnızca bir okuldan değil, bir balkondan, bir istasyondan, bir yol kokusundan ve bir aşktan da mezun ediliyorum,” diye geçiriyor içinden. Artık trene binebilir. Bırakın binsin..

Ali Ayçil / Yenilgiden Dönerken

15 Ekim 2015 Perşembe

Boynunun en kırılgan yerinden, adımlarına kanat takıp uzaklaşan dem.. Peşinde kül tozu bekleyiş, ardında kapı.. / Semiha Kavak


Sükuta Ram Sesim..

















Mürekkebinden damlayan en siyah kelimenin en sessiz harfine düşürdün düşlerimi..

Gökten ipil ipil hüzün ağıyordu,
Yerden incecik bir keder..
Kirpiklerime takılı kalan anılar, eskimiş bir acıya evrilirken,
Yüz yıllık çınarın soğukluğuna yasladım, gövdemin sıcağını..
Durdum.
Kısa ömürlü kelebeklerden dinlediğim hikayeler, işgal ederken ruhumun dehlizlerini;
Sözlerinden devşirdiğim umudu, bıraktım suyuna yağmurun..
Sustum..

Ha.

14 Ekim 2015 Çarşamba

Mut-lu-luk

Hayat bedel istiyor, demiş, Sevgili Ali Ural..
Her şey bedel istiyor aslında..
En çok da mutluluk sanki.
Aslında mutluluk bir masal, biliyor musun? Geçmiş zaman düşlerinin devlerinden korunduğumuz, ormanda kurda kuşa yem olmadığımız, saçlarımızın uzun örgüleriyle hayata tutunduğumuz.. Bir masal..
Bir sanrı..
Yok öyle bir şey..
Geçici teselliler var sadece.
Sun'i avuntular..
Hayattan çaldığımız kaçamak tebessümler..
Ayağımıza takılana dek bir taş ya da yolun sonuna gelip de yanlış olduğunu fark ettiğimizde.. Kıyamet kopmasa da kopacak gibi olduğunda içimizin en derininde..
Mutluluk, çocukların gökyüzüne kaçan balonun arkasından ağlaması ki, az önce ışıl ışılken gözler..
Filmin en güzel anında kopan şerit.. Hayatı noktalayan.. "oysa yapacak ne çok şey vardı ve ne kadar az zaman.." der gibi..
Kaldırmalı 'mut' sözcüğünü tüm kitaplardan ki, ondan türeyecek kelimelerden vazgeçsin insanlar..
Beklemekten vazgeçmek çünkü, belki de en büyük mutluluk...

Ha.

11 Ekim 2015 Pazar

Ve mutsuzduk biz.. Ah, ne güzeldi o günler! / Victor Hogo

Yüzündeki  serinlik kimin gözlerine dokunsa, mahcup bir bakışa dönüşürdü.
Uykusuna gömülmüş meyyit olurdu kim varsa. Önce ben düştüm. Sonra şehir, insanlar..
Bakışların kanıma karıştı ve zehirlendim. İstasyon istasyon arandım durdum. İçim ezildi. Bir sabahı daha geçtim- buhurumeryem- düşlerimde gezdirdiğim ivedi tutku ve son tren.
Ağır teamüllerin nişanı üstümde gezdirildi; sana mühürlendim. Oysa sen, ne kadar kahramansan, ben o kadar olağan şüpheliydim. Rutubetli yüzler, çarmıha çekilmiş birkaç resim ve fırtınadan arta kalan son martı çığlığı. Efkar tutarsa beni bu şehirde, tutarsa yılgın bir titreme; - Anla o zaman ne kadar hatıra varsa karantina.-
Zabit kayıtlarında eşkâlimize şerhler düşüyor sinsi bir kalem.  Gözlerini lavaboda unutmuş metalik bir gülümseme beni sana ihbar ediyor. Ve yarım kalmış bir öfke sahibini arıyor.  Farkında mısın?

Ömer İdris Akdin


"Kuşların isimlerini öğreten, sabretmeyi de öğretiyor.."


2 Ekim 2015 Cuma

Ben Seni Arıyorum..

Dışarıda yorgun bir sonbahar havası var.
Ağaç dipleri yaprak mezarlığına dönüyor.
Üşüyen sevgili için kaşkolünü çıkarıp, onun zarif boynuna sarma zamanı.
Bir sahil kenarı çaycısına sığınma vakti.
Bulutlar bir şeyler anlatmaya çalışır böyle zamanlarda.
Ben bulutların dilinden anlamam
O yüzden sık sık yağmur yağar ben dışarı çıkınca.
Şimdi bütün bunların önemi yok.
Önemi yok şimdi bütün bunların
Ben umut arıyorum.
Ben umut arıyorum.
Ben umut arıyorum.
Ben seni arıyorum..

Tarık Tufan / Hayal Meyal

Tahta Masada Yazı..

Victor Hugo, Notre Dame Katedrali’ni gezerken, kulelerden birinde, bir duvarın üzerinde, silik bir kelime görür: FATALIS. Notre Dame’ın Kamburu olarak tanıdığımız Notre Dame de Paris’nin ilhamı bu tek kelimededir: KADER. Bir zamanların ünlü Sultanahmet Cezaevi’nin iliklerine kadar acı işlemiş rutubetli duvarlarından birinde, “Şoför Ahmet”in adı kalır, yıldız sayısı çoğul otellerin zamanına.
Topkapı Sarayı Haremi’nin yüzlerce odası ve hücresi arasında, adı Cariyeler Hapishanesi’ne çıkmış birinde, zamana yenik düşmüş bir isim: “Bağrı Yanık Dilfirib”.
Bir seyahat molası, tahta bir masa üzerinde iki satır yazı, karşılaşırsınız, üç beş kan damlası: “Bana biçilen rol çok ağır, taşıyamıyorum, ‘84 temmuzu”.
Ya da öğrencileri çoktan gitmiş sınıfın kara tahtasında, iki satır: “İçim çok acıyor, ‘95’in mayısı”.
Duvarlara, ağaçlara, sıralara, kapılara, masalara, kara tahtalara, çinilere, fresklere. İsimlerini kazıyorlar, acılarını sehl-i mümtenî içre görünür kılıyorlar, ya da mutluluklarını. Kimdirler, nedirler? Bu yazıları neden yazmaktadırlar? Ve biz onları ne diye okumaktayız? Hem, duvara yazılmış tek kelimeyi okumakla, bir romanı okumak arasındaki fark zannettiğimiz kadar büyük müdür?
Roman ya da duvarda tek kelime. Yazı “ben”den daha uzun ömürlüdür ve insandaki en kuvvetli iştiyak, sonsuzluk iştiyakıdır. Bunun için dünya yüzünde geçici olduğunu bilene en kestirme kalıcılık yolu gibi görünmektedir yazı. Dahası okuyacak birilerinin ya da birisinin varlığını ümit etmek, acıları hafifletmektedir.
Ancak bunların ötesinde ve öncesinde yazı bir varlık problemidir. Bir yazanı vardır, yetmez, bir de okuyanı olunca gerçekleşir.
Bir bilinçte yer almaktır çünkü bütün mesele. Yazan dairenin başlangıcıdır. Sonsuzluğu sağlayan, daireyi tamamlayansa okuyandır.
Öyleyse okumak varlığına bir eylemdir, dahası, yokluğuna.
Yazan yazdığının görülmesini ister, roman ya da tek kelime. Sonra görüldüğünü bilmek ister. Üstelik gören de gördüğünün bilinmesini ister. Tam bir dairesel oluştur bu. Tahta masaya tek kelime, biri okusun, kim okursa.
Tahta masaya kazılmış yazıyı okurum ve okuduğumun onu yazan tarafından bilinmesini isterim.
Neden?
Bir daha asla karşılaşmayacağımızı bildiğimiz halde biz iki isimsiz, yazan ve okuyan, hızla geçişen iki trenin penceresinde belirirken hayallerimiz, en güzel yüzümüzü takınır, kendimize çeki düzen veririz. Görmekte ve görülmekteyiz. O bizi görerek, bizim varlığımızı onaylarken, biz de onu görerek onun varlığını onaylarız ve bunun karşılıklı bilinmesini isteriz.
Görülmek istemek, yaradılışın esâmisinden bir şelâle gibi döküle döküle bize kadar inmektedir. Bir bilinçte yer almaktır bütün mesele.
Bu yüzden görmek ve görülmek mühim bir şeydir.
Başta sorulan sorunun karşılığına gelince. FATALİS sözcüğüne sığdırdığı bir ömürlük macerayı Notre Dame duvarlarından birine kazıyarak görülmek isteyen ortaçağlı ile Notre Dame de Paris’yi kağıda yazan Hugo, bir varlık problemi olarak baktığımızda, çok da farklı değildirler. Aradaki basit bir hacim farkı.
“Bağrı Yanık Dilfirib”, onun şanssızlığı ise bir Hugo’yla karşılaşamamış olması.

Nazan Bekiroğlu / Mor Mürekkep