30 Kasım 2015 Pazartesi

Zamanın Geçmiş Tozları..

Bir adım.
Bir adım daha.
Bırakınca kendini geçmişin kollarına, hafif bir esinti dahi yeter alıp götürmeye seni..
Farkına varmadan süzülürsün, o girift boşluğa.
Hangi an’a sığınmak isterdin?
Hangi kırılma vaktinde durdurmak zamanı?
Ya da hangi yol ağzında, seçiminin yanlış olduğunun söylenmesini ki, bildiğini okuyacağının bilinciyle..
Karşı konulamayanın o dayanılmaz hazzı doldururken içini, yıllar ve nice yaşamlar sonra, hangi yaşanmışlığa, evet yanlıştı, ama değdi, diyebilmeyi?
Sahi, neye değmişti?
Değmiş miydi?
Tercihlerden örülü bir ağdı hayat..
Seçtiklerin..
Seni sen yapan çizgiye gelene kadar, seçtiğini fark etmediklerin..
Bir suçlu vardır her daim. Birçok sebep.
Neden’ler.
Nasıl’lar.
Oldu bitti’ler.
Olmadı’lar
Ve bitmedi’ler.
En çok kendinden yana olduğun, hayır, hep kendinden yana durduğun; yargıcı, sanığı, hakimi, avukatı sadece sen olduğun o bitmez iç hesaplaşmalarından yorgun düştüğün bir gecenin sabahında daha, yüzüne çizilen bir çizgi, saçına düşen bir aktan sonra..
Bir daha.
Bir daha…
Kimdi suçlu?
(Aldanmayın. Kendimden yana hiç olmadım aslında.)
Bıçağı kemikte hissedip, yaşanan onca ağrıyla hemhal olunca..
Bitmeyen sorgularla..
Alıp verirsin kendinle. Alıp, vermezsin.. Atarsın bir ulaşılmaz uzaklığa.. Sanırsın ki, geçer. Üzeri tozlanır da biter.
Geçmez.
Bitmez.
Bugün durduğun yerde, bütün bir geçmişin vardır.
Bulamazsın, zamanı dondurmak istediğin bir an. Seçimini değiştirmene değecek bir yol ayrımı.
Sarıp sarmalarsın kırılganlıklarını, bütün kırılma noktalarından.
Öpersin gözlerinin yaşından, hayal meyal bir noktaya dalmış o kız çocuğunun..
Öpersin, saçlarının erguvan geceli kokusundan, tebessümü donup kalmış o genç kızın..
Öpersin, bütün ömrüne yön vermiş geçmişinin solgun bakışlarından ve bağışlarsın onu..
En güzel ’hoşça kal’ı kendine ısmarlarsın.
Ve bu kez, birbirine sımsıkı kenetlenmiş hızla akıp giden yıllarının ardından, el sallamazsın..

Ha.

28 Kasım 2015 Cumartesi

Aşk, Şifa Verici Biricik İlkedir..

İnsan dünyanın şu veya bu yerinde bulunduğu için değil, aksine o koca gövdesini bizzat bu dünyada buluverdiği için huzursuz, gergin ve sıkıntılıdır, başka deyişle, onca yol yürüdüğü halde bir türlü kendisini bulamadığı, kendisine ulaşamadığı, biteviye kendisini özlediği için. Dikkat etmeli, kimliğini, kişiliğini değil, "kendiliğini", yani zâtını, özünü özlediği için. Kimlik ve kişilik sorunları ve çözümleri en çok geçim sıkıntısının (bedenin ve tin'in) tarihine aittir, can sıkıntısının (varoluşun) tarihine değil. Ne sistematik tıp, ne sistematik psikoloji, ne de sistematik din bu sorunları açıklayabilir, çünkü varoluş sızısı ne bedensel, ne tinsel bir hastalıktır, ne de bir inançsızlık belirtisi, aksine yaşamın ta kendisidir. Bu yüzden doğal, toplumsal ve dinsel gereksinimleri doyurmanın bu hasreti, bu sızıyı dindireceğini sananlar plasebo yanılsamalarıyla kendilerini kandıradursunlar, biz insanı, insanımızdan yoksunluğumuzu idrak etmek, onu ısrarla aramak, çözme ve çözümleme tekniklerine en yabancı kalan tarafımızla her birimiz tek tek yüzleşmek zorundayız. Nerede? Meydanlarda veya kalabalıkların içinde ya da klişelerde, reçetelerde değil, belki bir gözyaşı damlasında, belki bizim gibi yalnız ve yabancı olan bir yaşam yoksulunun iniltilerinde, belki derûnumuzdan gelen o nedensiz, amaçsız, tanımsız yakıcı sızının nefesimizi kestiği bir anda, ama hep sözde-başarılarımızla övünemeyecek denli yere yıkılmışken. Bilmeliyiz ki bir tabibe, bir psikoloğa, bir din adamına, kısaca kelli felli ciddi adamlara uzak ve karanlık kalan bir alandayız: masal-anlatıcılarının hükümranlığındaki gözyaşı vadisinde. Aradığımız hakikati bir iç çekişinde bulabiliriz ancak, hani şu burnumuza acı tütün uğradığı anlar vardır ya, işte öyle bir yürek yanışında, ama hep yoksulların, yoksunların ve mazlumların yanıbaşında, daima mağara gevezeliklerinin ötesinde, dünyevi iktidarların kıyısından çok, tam da karşılarında. Yârelerden şikayet etmemeli o halde, dertten, ıstıraptan kaçmaya kalkışmamalı, hiçlik çöllerinde can verirken bile yaşamı sevmekten utanmamalı, kendimizi kuyunun dibinde terk edilmiş bir halde duyumsarken bile sevgilinin tebessümünü bizden esirgemeyeceğine inanmaktan vazgeçmemeli. Aşk şifa verici biricik ilkedir, ızdıraplarımızı yatıştırdığı, bizi uyuşturduğu için değil, derûnumuzu çelişkiler içinde diri tuttuğu için. Kısacası, duam tüm huzursuzlar adına: aşk olsun erenler!

Dücane Cündioğlu

Yavaş Yavaş Geçtim Kalabalıkların Arasından..

Yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından,
Bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen geçtiği yeri.
Yavaş yavaş çıktım içimden.
Dokundum,
Yavaş yavaş acıya, kuvarsa, şiire.

Yavaş yavaş tarttım suyu, anladım nedir ağırlık.
Kokular.
Coğrafya.
Eğildim sonra, gövdeyi tanıdım ve düzenini.
Gördüm, sessizliğin dümdüzlüğünü.
Gördüm, yinelemedi gördüğüm hiçbir şey.
Böyle yavaş yavaş geçtim insandan insana.
İnsanlaştırdım yavaş yavaş dışımı.
Böyle karıştım kalabalıklara
Kalabalıklaştım böylece.

                                                               Kül.

İlhan Berk

Herkesin Bir Yara İzi Vardır..


Gidenler bizden hep bir parça götürürler..
O parçanın yerinde de derin izler kalır.
Herkesin bir yara izi vardır;
İnsanlardan gizlemeye çalıştığı, saklamak için çok uğraştığı bir yara izi..
Herkesin bir yara izi vardır;
Kimseye dokundurtmayacak kadar güzel olan.
Baktıkça nefes alabiliyor olmanın kıymetini anlamanı sağlayacak bir yara izi..
Bu izlerle yaşamaya alışırsın..
Bir sabah, belki gün doğarken baktığında dışarı, yaşamayı yeniden sevebilirsin..
Ve bir gün elbet birileri o yara izlerine dokunur.
Acın da biraz olsun hafiflemeye başlar.

Ali Atay

22 Kasım 2015 Pazar

'Baran'; Fıtratın dili..


Sanatta ancak fıtrata uygun olanın gönülleri fethedeceğini sezecek kadar bilge, taşmış da durulmuş ırmaklar kadar berrak ve sakin. Bir o kadar derin. Şatafatsız, şaşaasız. İddiasızlığında ihtişamlı.
İranlı yönetmen Mecid Mecidi'nin filmi "Baran", hayatın sert yanına çevrilmiş bir masal ışıldağında küçük sahneler üzerinden akıtılmış aşka dair büyük bir hikaye. Hazin ve zengin. Rikkatli bir doğu dili.
"Sinema Dili" diye bir ara başlık açmak niyetinde değilim. Sadece zannımca, münferit parıltılarına rağmen kesintisiz ırmağının ortak dilini bir türlü bulamamış Türk sineması gibi romanının da yitik malını sahiplenir gibi sahiplenmesi gerekenin böyle bir dil olduğunu işaret etmekle iktifa edeceğim. Şarkın bilgeliğinde halin dili.
O dil ki, tepeden tırnağa aşk olan bir hikayede kahramanlar bütün şunları kimi taşarak kimi sızarak ayan beyan söylüyorlar. Ama erkek olan aşka dair tek kelime etmeden, kadın olansa değil kelime etmek sesini bile işittirmeden.

Erkek (Her sahnede/Her haliyle)

Sen geldin. Benim eziyetim dokundu sana. Ama bağışla, senin sen olduğunu bilmiyordum. Ne zaman ki öfkemin üzerine indi yağmur. O zaman duruldum.
Sen saçlarını tararsın. Ben seni, puslu aynanın içinde bir resim, ağır ağır uçuşan perdenin üzerinde bir gölge olarak fark ederim. Masal keser dört bir yan. Seni yeşiller içinde bir cennet çiçeği velvelesinde ilk kez gördüğümde, sen o musun, diye sormam bile. Bilirim ki rengini gizlesen kokunu saklayamazsın, perdeni çeksen ışığını boğamazsın. Benim gördüğüm benim rüyamda kalır. Senden şüphelenmek yerine çimento yanığı göz bebeklerimden şüphelenmeyi yeğlerim. Fark ederim aynanın sırtındaki sırrı. Eksiğim gibi durduğunu. Güvercinlerin kanat sesleri inşaat işçilerinin yanık türkülerine karışırken fıtratın dilinde işlemeye başlarım. Bir yanımdan sakinleşir ama bambaşka bir yanımdan taşarım.
Bir başka aynada tanırım kendimi. Bundan böyle hoş-halim. Latifim. Gördüm ya seni görülmek de isterim. Yağmurun rengini ateşte seçerken ne yana gitsen sana dönerim. Çıkarırım alnımdaki kara bağı. Bahtımı ekmeğine bağlarım. Anlamsız varlığım anlam bulur. Başkalaşırım. Mademki elinin dokunduğu her şey, bir bardak çay, iki parça şeker olsa bile. Harikulâde bir şey.
Çamura saplanmış kara lastik pabucun bütün masallardaki kristallerden daha varlıklıdır. Ama yokuşun dik senin, yükün ne kadar ağır. Senin taşıdığın benim belimi büküyor. Sen ezilme, bel verme diye her şeyden vazgeçebilirim. Sarı bir sayfanın resmiyeti üzerinden kazınan vesikalık bir fotoğraf gibi bir anda kimliksiz kalabilir, ismim gibi cismimden de geçebilirim.

Kadın (Sadece Bir Sahnede/Peçesini indirmesiyle)

Daha düne kadar yüzüm açıktı sana. Aramızda masumiyet ihlaline dair bir hece yoktu. Çünkü senin farkında olmadığım gibi benim farkımda olduğunun da farkında değildim. Ama şimdi bir bilmek halindeyim ki yüzüm, keskin inen bir satırın gürültüsünde, her şeyi karanlığa boğan bir perdenin düşüşü kadar ani ve kesin, senin yüzüne kapalı bundan böyle.
Çünkü beni fark ettiğin anda ve bunu benim de bildiğim anda ne senin senliğin ne de benim benliğim kalır. Geriye sadece içimizde taşıdığımız Âdem ve Havva ve aramızdaki ezel olasılığı kalır. Bu yüzden şimdi sadece yüzümü değil kalbimi de her an izleyen bir çift göze dair terbiyeyle, aramıza bir uçurum koyuyorum. Senden kaçıyor, kendimi senden gizliyorum.

Ama. Aşkın koşulanda değil kaçılanda, açılanda değil kapananda olduğunun da bilgisindeyim. Peçemi örterek açıyorum sana kapılarımı. Dahası ezeli bir bilginin ürpertisi yüzüme sinerken aramıza bir senlik ve benlik davası sokuyorum. Seni ben karşısında tanımlıyorum yani. Sana yer veriyor, baha biçiyorum. O dairede kendimi tamamlıyorum. Senden gizlenerek seni sen, beni ben yapıyorum. Böylece benim için taşıyabileceğin bütün anlamların farkında olduğumu da beyan ederek benim kadın senin erkek olduğumuzu yüzüme indirdiğim şu peçede aşikâr ediyorum. Bu halimle seni bir mümkün olarak gördüğümü itiraf ediyor, senle ben arasındaki bütün ihtimallere evet diyorum.

Nazan Bekiroğlu

17 Kasım 2015 Salı

Susmak.. Kaç Hece, Kaç Gece?


Akasya ağacını, kışın kuşatmasına terk edilmiş demir salıncağı, mürekkebi tükenmiş mor kalemi..
Tüm yaşadıklarımı susmak istiyorum..
Kağıtlara dağılmış -boynu bükük harfleri- eksik şiirleri, gökteki o en parlak yıldızı, çiçek desenli kahve fincanlarını, kahve kokan geceleri..
Kelime kelime, hece hece susmak istiyorum..
Erguvan tozu günler..
Uzun yaz ikindileri...
Masada yarım çay.
Erken inen karanlık.
Boşluğa sarınıp kalmış tüm sözcükleri susmak istiyorum..
Tebessümün ardındaki hüznü, derin sulardaki batıklar misali öfkeyi..
Uzun zamanların, kolay kayıplarını susmak..
Yılları yormuşuz sadece..
Günleri biriktirip, eklemişiz birbirine..
İçimdeki o bağrış çağrış dinmeyen umudu..
Şarkıları, ki birlikte eşlik edilmiş birçoğuna..
Sahipsiz bankları, ki hiçbirinde adımız karalanmamış..
Yaşanmış sandıklarımı, yarına kalmamışları..
Susmak.
Susmak istiyorum..

Ha.

10 Kasım 2015 Salı

Bir Yıl Daha..

Eskimeyen hüzünler sapağında, durup düşünme; bekleme, olmamışları, olmadıları, olmayacakları...
Kendinden büyük bir gölgeyle, sığın, çatısına gecenin..
Türkülerini söyle..
Bir alt yazı geç filme: "Zaman, sadece birazcık zaman.."
Altı çizili satırlarla, yol ol kendine.
Ve.
Gülümse kaderine..

Ha.

9 Kasım 2015 Pazartesi

Hüznüne Sevda..

Ben hayata, yaşamaktan kaçarken tutuldum Sevgili.
Bir intihara koşar gibi kabullendim hayatı.
İnadına ve isyanla yaşadım, ölümler çağırmaktan kısıldı sesim, beter oldum.

Yaşadım.
Kapanmış bir yarayı dürteler gibi yaşadım.
Tutup yine de sevmişsem seni, intiharım olan yaşamakta, aşkın panzehirinin olmayışındandır.
Benim hayatım kaybedişler üzerine kurulmuştur Sevgili.
Eni sonu malum bir cinayetin masum ve meçhul bir maktulüyüm ben.
Ben seni yaraya tuz basar gibi, bütün vuslatları yıkarak sevdim.
Ben seni sadece sevdim.
Dedim sana.
Aşk gibi hüznün de sebebi yoktur Sevgili, tutamağı vardır sadece.
Yok olmuş zamanlar ve imkânsız mekânlar gibidir benim sevgim.
Ben şehirleri, nemli bodrum katlarının kaldırım hizası pencerelerinden tanıdım.
Bu yüzden büyük umutlarım olmadı benim.

Biliyorum.
Senin gülüşün benim baharımdır.
Ne ki bodrum katlarının kör odalarında aslolan hüzündür Sevgili.
Ben seni hüznüne sevdim Sevgili, ben seni sadece sevdim.
Biliyorum.
Senin gülüşün benim baharımdır.
Oysa benim adım gurbetlere yazılmış, yüreğime hüzün düşürülmüştür.

Eylül yorgunu saçlarımla en güzel hüzünleri ben yaşarım.
Ben seni gerekçesiz ve neticesiz sevdim.
Ve nasıl sevmişsem seni böyle dolu dizgin, ulu orta, öylece hüzne belenmişim işte.
Bazı acılar vardır, tütün gibi işler adamın yüreğine, aşk gibi, yaşamak gibi.

Sevgili,
Sevmişsem seni ve yaşıyorsam hâlâ,
Tütün çekiyorsam gecenin bir vakti,
Demli bir hüzne çatmışım belle.
Dedim sana,
Aşk gibi hüznün de sebebi yoktur Sevgili, tutamağı vardır sadece.

E.İBRAHİM

8 Kasım 2015 Pazar

Hiç Kimsem.. Herkesim..

Yağmursu bir yaşamın, yoğun bir ıslaklığın içinde uygun adım yürüyorduk. Düşündüklerini bulamıyordum, düşündüklerimi bilmiyordun. Ellerin pantolonunun ceplerine, hep iki akrep gibi kıvrılıyordu korkuyla. Gündüzlerimi soyunuyordum akşama. Kızıl bir akşam mor bir geceyi hazırlıyordu kendine.

Yanımızdan geçen bir adam selam verdi. Düşleriyle. Selam verdim boşlukça. “kim bu?” diye sormadın, kim olduğunu söylemedim. Bağışla, hazırlıksız bir hüznün acemiliği var üzerimde. Üstüm başım karanlık içinde. İçimden geçeni söyleyemiyorum.

Yangınım olur musun?

Çok kültürlü bir “gün” değil aradığım. Kemirilmiş, kullanılmış “gün” istiyorum. Bulutları avlamayı özledim, garibanlarla çayımı yudumlamayı, ateşlerinden başka bir şeyi olmayan köprü altı fukaralarıyla fukaralığımı paylaşmayı, uçsuz bucaksızlığımı özledim. Ben damar damar, bölük pörçük gitmelerimi özledim.

Özlemlerim olur musun?

Hiç kimsem, herkesim…

Sahte gün batımlarını takip ediyor yanlış zaman kipleri. Zamansızım, kabulsüzüm. Susmak için mazeretler arıyorum; öyküler, kıymık gibi ince bir sızı içimde. İçim toz duman, içim yerle bir.. Birileri zayıf yanıma dokunmuş olmalı.
Hiç kendim için ağlamışlığım var mı benim? Bunu bilmiyorum, bilmem gerek galiba. Ağlasam, mahşer sesim olacak, ama ağlayabilsem. Gece kokuyorum. Zihnimin sayfa aralarında rastladığım hüzün kırlaştırıyor avurtlarımı. Siyah hüznümle öğelerine ayırıyorum. Öznesi “sen” olan yeni bir cümle kurmalıyım. Tarih bile yorgun, biriktirdiğim nefret antolojisinden. Yalnızlığım eskiyor, yıpranıyor. Yavan artık yalnızlık, bayat ekmek kokuyor.

Herkes çıkınca benden anlıyorum ki, sessizliğimin kalabalığa ihtiyacı var. Yalnızken sessiz olamıyorum konuşmaya yelteniyor içimde dövünüp duran ben. Ters dönüyor içimin yüzleri, bin bir surat gecemin duruşları. Sesim bana yaban, sesim bana gurbet el…

Anlamlar yitiriyorum, yitirdikçe yitiyorum. Bir ayna buğulanan yüzümü siliyor. Ve adımı özlüyorum en çok. Her şeyin bir adı oluyor; beklemenin adı, hazırlıksızlığın adı, sığınmanın, kaçışın adı… Peki benim adım ne? Adsızım. Gel, içimde yaşarken büyüttüğüm intiharları öldür!

Nereden geldiğini bilmediğim bir israf, kasvetli karanlığımı ulu orta dağıtıyor. Gölgeler uzatmayacağım artık kirli hayaletlere. Annemin zamansız düşlerinden biri olarak kalacağım. “Düşünüyorum, o halde yokum” diyeceğim tek çizgilik öykülerde. Kendine aşık denizler, uykularıma bilenmiş bıçaklar yüklüyor. O denizlerin dalgalarına taş fırlatmalı fikrim. Göğü yırtık bir hırka gibi sırtına geçiren aya kafa tutmalıyım. Taş kaldırımlarında boylu boyunca uzanmalıyım şehrimin, uyumalıyım dipsiz ayak izlerinde.

Hiç kimsem, herkesim… Şimdi gitmeliyim; bir dünya eksilecek sadece içinde ben kadar.

Eksik gecelerime alt yazı düşer misin?

“Senin şiirlerin de saçlarını at kuyruğu yapar mı? Yok. Ama sık sık aşık olurlar” diyen şair kadar pervasızım. Tutanaklara geçsin soluğum.

Ayşegül Altunhan (Yolcu Dergisi)


Güzel Şeyler de Olmuştu Bir Zamanlar, Bir Yerlerde..


Güzel şeyler de olmuştu, bir zamanlar, bir yerlerde..
Duvarlara çarpa çarpa küçülen zaman, yalnızlıklarımızı büyütmeden önce..
Akşam olmak düştü kimilerinin payına sadece; onarmak dikişleri atan geceyi, ilmeği kaçan düşleri..
Ayakta durmak, her daim güçlü.. Kimilerinin nasibi buydu..
Bir yontucunun devasa kayalarla boğuşması; her fırtınanın ardından gemiyi sahile sağ salim ulaştırması kaptanın..
Acının kaç rengi vardı?
Kaç dili, suskunluğun?
Pencerenden gördüğün kadardı hayat..
Nasıl batmıştı güneş; gün, nasıldı doğarken?
Büyümenin ödül olmadığı yıllara denk gelmiştin bir kez..
Geceyi yüklenmiştin.. Geceydin, bu tarumar döngüde..
Say şimdi tekneni döven dalgaların bıraktığı çizikleri, yılların aşındırdığı paslı gövdende..
Yakalayamadığın düşleri say..
Yüreğinde düş bile olamayanları…
Say.
Ve.
Bir düğüm daha at geceye; kimsesizliğini ört sessizce.
İklimi güze çalan gökyüzünden savrulan telekleri, yorgan yap üzerine.
Bir serzenişlik borcun kalsın, bütün yitiklere..

Ha.

Masal..

Çocuktum,
Her şeyi anladığımı sanıyordum.
Sonra büyüdüm,
Bombaların ve bankaların dağlardan ve ırmaklardan daha fazla olduğunu gördüm..
Bahçıvanlar generallerden, menekşeler mermilerden daha azdı.
Yenilmişti dünya..
Yenilmişti dünya..
Duanın özgürleştiren rüzgarı,
Çekilmişti yüzlerden.
İnsanlar dua değil, yönetmelik okuyordu.
Nükleer artıklar ve çok uluslu yalanlarla kirlenmişti yüzümüz..
Teknolojinin o yok edici, o gri gölgesi düşmüştü yüzlere..
Yenilmişti yüzümüz ve görüntü aynıydı bütün aynalarda.
Her şey çok açıktı; herkes kimsesiz, herkes bir şeyin yoksuluydu.
Hepimiz aynı anda yenilmiştik ve şarkılarımız kederliydi.
Yanlış bir zamanda mı yaşıyordum ?
Çekip gitse miydim?
Hayır!
Ne yanlış bir zamanda yaşıyordum
Ne de çekip gidecek bir yer vardı.
Her yer aynıydı.
Kaldım.
Sürekli çağıran ve ayrım yapmayan toprak, nasıl olsa beni de çağıracaktı!
Masal dünyanın bittiği yerde başlar.
Biliyorum, klasik zamanlarda değiliz artık ve masallar böyle anlatılmaz.
Biliyorum!
Ben hiç masal yazmazdım, dünya sisteminin hepimize anlattığı masal kötü olmasa bu kadar..
Biliyorum!
Bir karınca türküsünden daha hafif olacak sesim.
Biliyorum!
İnsanların birbirlerine olan yabancılığı büyüyecek, dünya küçüldükçe.
Biliyorum!
Telefonlar oldukça insanlar birbirini görmeyecek..
Biliyorum!
Birbirimizi hiç görmeden öleceğiz..
Her şey için, tek şey diliyorum:
Allah’ın gülleri yakamızı bırakmasın..


Mevlana İdris Zengin

Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.. İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda.. Her şeyden öte, öyle sevdim ki ben seni, yoluna baş koymak diyoruz, biz barbarlar buna.. / Birhan Keskin


Mutsuzduk..

Aynı ipin üstünde yürüyen iki cambaz gibi birbirimizin dengesine tutunarak yürüyorduk.
İpin dışında var olacağımız başka bir dünya yoktu.
Farkındaydık.
Gösteri bittiğinde zamanı soyutlayarak sığınabileceğimiz herhangi bir ada ya da üstünde uçarak mekân ve boyut değiştirebileceğimiz sihirli bir halımız yoktu.
Böyle nefes aldığımız sürece imgeler sirkine mahkûmduk.
Ne hissediyordun bilmiyorum, ama benim için bu gerçeği bütün çıplaklığıyla kabullenmek, bildiğim bütün keskin yanlarımı törpüleyen ve görünmeden çalışan düş öğütücü bir alete dönüşmüştü sanki. Hayat; tıpatıp, gözyaşları içinde izlediğimiz "Acı Hayat" filminin senaryosu gibi yürüyordu.
Filmin sonu da bizim sonumuz da belliydi ve mevcut koşullara bakıldığında ikimizi bekleyen "acı son" gayet olağan görünüyordu; çünkü her şeyin, herkesin bir yerlerden güç aldığı dünyada acı, insanın hayatın içine işleyen imkânsızlığından, imkânsızlığın sönmek nedir bilmeyen nârından alıyordu bütün gücünü.

Bizse zayıftık.
Sürekli aynı ipin üstünde yürümekten yorgun, güçsüz, finale doğru koşar adım sürükleniyorduk.


Mutsuzduk.


Mutsuz, mutsuz, mutsuz..

Fatih Yavuz Çiçek

Şubat..

Ben bu içimin yankısı, ben bu içimin koruyla,
Bu narı daha fazla taşıyamam.
Düşecek ellerimden, dağılıp dökülecek odaları,
Dayanamam.
Benden sana,  mevsimlerden anne, uykularımdan tüller,
Ömrümden ağrılar sızmıştır.
Bu aşk bende bir imkânsızlık tasarımı gibi kaldı,
Kaldıramam.
Adı şubat olan bu şiirde kalbim,
Uzun bir nehir gibi ağrıyor.
İnat yumağım çözüldü.
Sol omzundan siyah atımı, sana düştüğüm o eski şubattan,
Çukurumu alıyorum.
Benden kalan boşluğa kırmızı bir araf düşüncesini koy.
Nasıl hatırlanırsa bir yaprakta bir orman,
Bu kez o olsun beni sana hatırlatan.
Bir gün olur senin de düşerse elinden nar,
Aşk bir gün seni de alır bir yerden bir yere koyar
Ne zaman ki, kaplar gönül mülkünü kar,
Çağır o zaman, anlatırım sana,
Bir ömürden nasıl döne döne geçer turnalar.
Sanma ki, inadımda sarı bir safra,
Dilimde uçuşan rüzgârlı bir sayfa,
Sözlerimde silinmiş şifre vardır.
Sökmedin beni çölden, yolum araftır.

Birhan Keskin

Önce Kanatlarım Oldun, Sonra da Kanatlarımda Kar..

İçimizdeki gedikleri,
Yalnızlıkla kapatmaktan yoruldum..
Sevdaların hepsi birer kağıt gemiydi,
Bilemedim..
Denize bir saldım, hiçbiri geri dönmedi.


Bu kadar sevda kağıt gemiye yüklenmezmiş,
Öğrendim..
Biliyorum,
Nasıl olsa gelmeyecektin;
Ama içlerinde en son seni bekledim.
Bir gece,
Her şeye,
Herkese inat,
Koynuma yüzlerce aşk sığdırdım.
Yüzlerce koku.
Yüzlerce sıcaklık.
Sabah her yerimde yüzlerce bıçak yarasıyla uyandım.
Önce,
Bütün gemilerini kağıttan yapan ellerimle,
Yüreğimi,
Sonra da,
Bir bana sevda dolu bakmayan gözlerini yaktım..
Küçüktüm.
Uçmayı da
Öpmeyi de bilmezdim.
Önce kanatlarım oldun,
Sonra da kanatlarımda kar..
Yüreğimi suya her salışımda,
Bir gülüşünü hatırladım,
Bir de gözlerini özledim..
Sana dair ne varsa, bildiğim ya da bilmediğim,
Hepsini..
Her sevda,
Sana biraz yaklaşmak içindi.
Bu şehrin bütün ışıklarını sen söndürdün.
Senin yüzünden yaktım bütün gemileri.
Sen sev, diye öğrendim sevdayı.
Bu yılanı koynıma sırf senin için soktum.
Sevmedin..
Sahi,
Niye sevmedin?
Unuttum...

Vilma Benli

Ah, kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya.. Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar; evler, çocuklar, mezarlar çizerek dünyaya.. Yitenler olduğu görülüyor; bir türküyü açtılar mı, bakıp kapatıyorlar.. Geceye giriyor türküler ve ince şeyler.. / Gülten Akın

Bu iki dizenin kitaplarda kalmayıp başka yerlerde de okunması, okutulması, göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünmüştüm: Otobüs duraklarına mutlaka, parkların girişlerine elbette, vapur iskeleleri, tern garları, şehirlerarası otobüs terminalleri, havaalanlarına kesinlikle. Sonra üniversite kapıları, stadyumlar, sinema, tiyatro perdelerinin üstü, caddelerin üzerine asılan pankartlar,
Bizim başkalarına, başkalarının bize bundan daha doğru, daha sahici ve daha anlamlı söyleyecek bir çift sözü, bir çift dizesi olabilir mi?

Haydar Ergülen