31 Aralık 2015 Perşembe

Kısık Sesli Yalnızlık / Semiha Kavak

Sevda içerilerde bir yerde kurulan özgürlüktür. Ölüm de biraz sevdaya benzer, kaçınılmazdır. “Ölümsüzlük insanda değil, şiirdeki insandadır. Şair ölünce su, bitki, kum da olabilir ama gerçekte yeniden insan olur, durmadan yenileyerek kendini."

Semiha Kavak

Hiçbir Zaman Yeterince Deliremeyeceğiz / Osman Cihangir

...
Yayımlanan ilk öyküsü "meşhur" Hasar Sözlüğü, aslında onun öyküleri adına söz söyleyecek herkese bazı ipuçları veriyor. Osman'ın öyküleri, ağır hasarlı tiplerle dolu. Hayatın sillesini yemiş, sendelemiş, ama bir şekilde ayakta kalmayı başarmış ve sonunda hasarlarıyla eğlenmeyi, hadi yaşamak diyelim, öğrenmiş tipler.
Ben bu kitabı, Hasar Sözlüğü öyküsünün şu son cümlesiyle hatırlayacağım: "Hiç hasar almamak mümkün mü Betül? "
Aykut Ertuğrul

(Ben de bu öykü kitabını derin iç çekişle hatırlayacağım. Son zamanlarda dilimde sürekli aynı cümle: Hiç hasar almamak mümkün mü?)

Ha.


Dış Kapının Mandalı / Arzu Uçar

"2015 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'ne değer görülen Arzu Uçar, birbirlerini gören, ama duymayan; duyan, ama görmeyen karakterlerin ilişkilerini anlatırken eşyanın sessiz dilini kullanıyor. En sarsıcı duyguları bile, sükunetini kaybetmeden okura aktarıyor. "Dış Kapının Mandalı" sadece hayata pamuk ipliğiyle bağlı insanların değil, bir bakıma pamuk ipliğinin, yani nesnelerin de öykülerini içeriyor.
Demirin soğuğu, şelalenin gürültüsü, bir bluzun kokusu, bir eldeki kahverengi lekeler kimlik kazanarak bizi peşlerinden sürüklüyor. Ama, bütün bu yolculukların sonu, yalnızlığa çıkıyor. Yalnızlığı delip geçecek sırrı ise kimse bilmiyor."

(Sıkıntı, Arayış, Soba, Nokta gibi öyküleriyle, insanın bam teline dokunan bir yaklaşım sergilemiş yazarımız.
Okunması tavsiye edilir.)

17 Aralık 2015 Perşembe

Ruhumu Senden Toplayıp Kalkıyorum..

Huzursuz bir kalbim var benim.
Karanlıkta söyleyebiliyorum bunu ancak. Kalbim görmesin.
Karanlığı bir tek cılız mavi ışık tırmalıyor ve ben gözlerini görebiliyorum bu esnada. Karanlık, benim huzursuz kalbimi, senin bedenini, benim buruşuk gömleğimi, senin sigara dumanını, benim çocukluğumun sefer tasını, senin kaçamak anılarını, benim gözyaşlarımı, senin şefkatini örtüyor ve fakat senin gözlerini örtmeye gücü yetmiyor.
Karanlık, Für Alina’nın piyano seslerini, komşu kadının kıskanç sözlerini bile örtüyor ve fakat, ve elbette şükürler olsun, senin gözlerini örtemiyor.
Senin gözlerini hep görüyorum. Senin gözlerindeyken yakalıyor herkes. Aynı masada oturduğumuz herkes, kalkarken, benim gözlerimi, sözlerimi, yarınımı, senin gözlerinden toplayıp kalkıyor. Paramparça ruhumu senin gözlerinden toplayıp kalkıyoruz. Çünkü kırılgan bir ruhum var benim.
Birazdan gideceksin farkındayım. Ama dinle yine de. Sen ve gitmek ne kadar yakışıyorsunuz! Seni andığım her yerde bir gitmek peyda oluyor. Aslında ikimiz de birbirimize çok yakışıyoruz ama işte gitmek sana benden çok yakışıyor. Çünkü ben gidemeyenlerdenim.
Şunu söyleyeyim öyle git. Arkadaşların biraz daha beklesin gürültülü müzik çalan o dar mekanlarda.
Benim huzursuz bir kalbim var. Yabancı şehre gelmiş bir körün tedirginliğiyle yürüyorum sokaklarda. Adımlarım yavaş. Yavaş konuşuyorum.
Oturmuş, elimde bir kalem. Oturmuş, hayalimde sen. Oturmuş, karşımda Tanrı’nın ve seni seven ve seni kaybetmiş ve seni özleyen diğer insanların öfkesi. Ah onlar hiç gitmiyor karşımdan! Benden bıkmanı bekliyorlar.
Oturmuş, önümde bir kağıt. Yazıyorum. Yaşamayı bilmeyenlerin yaptığını yapıyorum diyelim.
Sen İsmet Bey’i biliyor musun? Özel’i? “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?” demişti ondan sordum. Ben çok severim.
Ne diyordum?
Oturmuş yazıyorum; hiç gidemediğim sokakları, sevgili olamadığım kadınları, sana edebileceğim vedaları. Bak buna bir türlü karar veremiyorum biliyor musun?
Sana nasıl veda edebileceğime yani. Kaç kere yazdım biliyor musun? Çok. Beğenmedim hiçbirini.
Sana Kafka’dan aldığım cümlelerle vedalar hazırlıyorum. Şaşkın, ne diyeceğini bilemeyen bir adam gibi. Senin için Turgut’tan, Edip’ten de ödünç mısralar aldım, söylemesi zor.
Vakit çok geçmiş farkında değilim.

Hiçbir şey söylemedim biliyorum.
Belki, belki gittiğinde söylerim. Sen acele etme yine de.

Ama şimdilik git. Müzik bitmeden, arkadaşların gitmeden.

Tarık Tufan

Aşkı Şeyh Galip'ten Öğrenmedik mi?

Hayattan yorulduğum zamanlarda kapağını kaldırdığım bir defterim var benim.
Şiirler, mısralar biriktirmişim onda. Altını çizdiğim satırları aktarmışım sayfalarına. Bu gün de o defterin yapraklarını çeviriyorum ve Fuzulilerin, Muhıbbilerin, Bakilerin üzerinden geçip Şeyh Galip beyitlerinde karar kılıyorum. Karar kılmak değil aslında benimki, orada takılıp kalıyorum, daha ileri geçemiyorum. Yıllar önce çok soğuk bir kış akşamında gittiğim bir konser esnasında davetiyenin boşluklarına kargacık burgacık bir yazıyla kaydettiğim şu mısralar çarpıyor gözüme çünkü. Aşkı Şeyh Galip'ten öğrenmedik mi?

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni

Ben bu sözden dönmezem devreyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni

  Kaderin alnına yazdığı sevdadan -sevgili yüz bin cefa etse bile- vaz geçmeyen, dokuz kat gök devrettiği müddetçe sözünden dönmeyecek olan Galip bu aşka yeri ve gökleri tanık tutmaktadır. Bundan büyük söz olur mu? Değil mi ki şairin cihandaki itibarı, âşıklar arasındaki şöhreti bile efendi bildiği sevgiliden mütevellittir:

Efendimsin cihânda i'tibârım varsa sendendir
Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir

Dahası sevgili, Galip'in hayatının bereketi, ruhunun semeresidir; şairin, ömür sermayesinden bir kârı varsa o da sevgilidendir:

Benim feyz-i hayâtım hâsıl-ı rûh-ı revânımsın
Eğer sermâye-i ömrümde kârım varsa sendendir

O sevilen ki bir sözüyle şairin yıkık gönlünü onarmış, onun şefkatinin şafağı sevenin karanlık gönlünü ışıklar içinde bırakmıştır:

Bir sühanla dil-i vîrânımı ma'mûr etti
Şafak-ı şefkati bu gönlümü pür nûr etti

Böylesi bir aşkı bulan âşık, sevgilinin güzelliği gibi cefasının da bitimsiz olması için isteklidir. Besbelli cefa da aşktandır. Yeter ki cihanda hiç kimse sevgiliyi kolayca sevmesin:

İsterim hüsnün gibi cevrine pâyân olmasın
Tek seni sevmek cihân halkına âsân olmasın

Gerçi hiç kimse şairin gönlündeki ateşin sebebinden haberdar değildir. Lâkin aşkın kendisi yeteri kadar zahmetli iken bir de onu saklamaya çalışmak ikinci bir külfet doğurur. Üstelik sevenin âh'ının dumanları her zaman tütmekte olduğu halde bu böyledir:

Kimse bilmez bâis-i sûz-ı dilim Gâlib benim
Derd nâ-ma'lûm iken her gâh âh etmek de güç

Zaten Galip, “düştü” redifli gazelinde kısmet kumaşının dağıtıldığı ezel meclisinde kendisine muhabbet payı olarak, düşe düşe paramparça bir kalbin düştüğünden şikâyet etmiştir:

O zaman ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i muhabbet dil-i pâre pâre düştü

    Aynı gazelin daha ilk beytinde kalbin camdan kayığı taşlık yola düşünce dayanamamış, paramparça olmuştur:

Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü
Dayanır mı şîşedir bu reh-i sengsâre düştü

Neticede Galip aşktan ve onun hallerinden -ki kalbini yakıp bitirmiştir- âh eden kişidir. Ama biz aşktan başka şeyler de öğrenmişizdir Galip'ten hayata dair. Çekilenlerin bu dünyada kalacağını, mutluluk demleri gibi sıkıntı dönemlerinin de sonsuza kadar sürmeyeceğini. Çünkü dünya, âdettendir, böyle hükmeder:


Çekilenler kalır Es'ad bu cihân içre hemân
Vakt-i şâdî de gelir mevsim-i mihnet de geçer

Nazan Bekiroğlu

12 Aralık 2015 Cumartesi

Karanlığa Işık Yaktılar.. (Yolculuklarınız uzundur mevsimler boyu bitmez.)


“Anita küçük bir köyde başlamıştı hayata. Kendisinden büyük üç kardeşi ile bahçede oynayabilmek için neredeyse üç yıl beklemesi gerekmişti. Henüz oyunları anlayabilecek yaşta olmadığını söyleyerek bir kenara itip ‘seyirci de lazım’ diyorlardı gülerek. Anita seyirci olmanın da oyuna katılmak olduğunu düşünerek itildiği kenarda tebessümle görevini en iyi şekilde yerine getirmeye çalıştı. Sıkılmadı. ‘Yeter artık!’ demedi. Küsmedi. Hiç ağlamadı. Seyircilerin en iyisi olmayı diledi hep. Sonra Anita artık oyunları anlayabilecek yaşa geldiğine inanarak bir gün, çok iyi anımsıyordu, ağaçların yeni yeni çiçek açtığı ılık bir sabahtı, oyuncuların yanına sokularak fısıldadı: ‘Yanınızda durabilir miyim?’ En büyükleri hayretle baktı Anita’ya. ‘Bunca zamandır neden o basamakta oturduğunu söyle önce’ dedi. Anita çok şaşırmıştı. Böyle bir cevap beklemiyordu. Bir şey söyleyecek oldu, vazgeçti. En büyük kardeşinin yeşil gözlerine baktı. Cesaretini toplayıp sonunda, ‘ben seyirci’yi oynuyordum’ diyebildi. En büyük kardeşi acımasızca, ‘madem öyle’ dedi, ‘bundan sonra sen hep seyirci ol.’ Anita o günden sonra iyi bir seyirci olarak hayatta ilerlemeye başladı. Gördüğü her şeyin bir seyirciye ihtiyacı olduğunu düşünerek, gördüğü her şeye ne kadar iyi bir seyirci olduğunu göstermeye çabaladı.”
Yolun başında yorulursunuz.
Avuçlarınız terler kaldırım taşlarını sayarken.
Dalgalar öper kelimelerinizden.
Bir kibrit çöpü şahittir bütün yaşanmışlara.
Ve karanlık çöker kızıl saçlarınıza.
‘İstemediğim ne çok şey var’ diyen Sokrates’e bir perşembe pazarında katılırsınız.
Öykülerin kalbinde derin uykulara dalarsınız bir uğur böceği eşliğinde.
Kar taneleri bir külçe ağırlığında yeri hedeflediğinde yıkılır çocuğun kardan adam hayalleri.
Saçınıza yıldızlı şehir bayramları takar öyle çıkarsınız ikinci kat komşunuza.
Ve gözlük camınızın yaprakları dökülür.
‘Ben’ diye başlayan cümleler evinizi doldurunca temizlik malzemeleri korkuya kapılır.
Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur denizi deler geçer.
Cebinde kanguru saklayan çocuğun ev adresini bulabilmek için yedi tepeli şehri dolanırsınız.
Lâhitler açılır bir bir ışığa, ölüm çıkar karşınıza.
Ve hayat, sürprizlerini dağıtmak için bayramları beklemez.
Yolculuklarınız uzundur mevsimler boyu bitmez.
Entarinizdeki leke büyür büyür, mürüvvet hayalleri ile çıkar karşınıza.
Naftalin kokulu kazaklarınız inci kolye takıp vitrin ararlar kendilerine, satışa sunulmak istemiyle.
Anlatmak istediğiniz çok başkadır, insanlar en imkansızı çıkarırlar, sizi güldürmek için.
Ve perdeler çekildiği zaman küser güneş.
“Anita, her hayat bir dünya; her dünya, başka başka. Anita, anla...”

Naz Ferniba

Beklemek..

Balad’ta bir Arnavut kaldırımı dik yokuşta...
Masalsılık diye tutturmuş, şehrin Haliç sularına sahici yalanlarımı atmışım, sararmış bir fotoğraftayım, anla azınlığım, her şey kadar ahşap ve eski ve biraz terk edilmiş nadirliğim mekân kadar, kendime dairdir -bütün geçmişimle- anlattıklarım bir eski zaman kalıntısı... beklerim
Durağa geleli yarım saat olmuştu. Beklemekten bacakları sızlamaya başladığından küçük mesafede gidip gelmeyi denedi. “Neden bu kadar gecikti?” diye düşündü. Daha önce hiç bu kadar beklememişti. “Hep aynı saatte geliyorum” diyerek saatine bir daha baktı. Dörde geliyordu işte. Otobüs bozulmuş olmalıydı. Belki de lastiklerden biri patlamıştı. Yine de hiç bu kadar uzun süre beklediği olmamıştı. Yere oturup biraz dinlenmeye çalıştı. Karşısındaki yüksek binaları süzdü bir süre. Onlar bitince arkalarındaki binalara göz attı. Sonra altı şeritli yola takıldı bakışları. Yolda gidip gelen arabalar garip görünüyordu. Hiçbir yerde hiçbir zaman durmuyorlarmış gibi sürekli hareket hâlinde olduklarını varsaydı birden. İnsanı çileden çıkaracak derecede can sıkıcı bir ayrıntıydı bu. Herkes nereye gidiyordu böyle?
Otobüs hâlâ görünmüyordu ortalıkta. Birilerine sorsa iyi olacaktı, ama görünürde birileri de yoktu. Bu duraktan bir tek kendisi biniyordu zaten. Daha önce başka bir yolcuyla da karşılaşmamıştı.
Yolun karşısındaki gündüz vakti ışıkları yanıp sönen markete gidip sormayı geçirdi aklından, ama bu risk almak demekti. En az yirmi adım ilerideki yaya geçidine gitmek, ışığı beklemek, altı şeritli yolu geçmek, markete girip sormak, sonra geri dönmek çok uzun sürebilirdi ve bu süre içinde de otobüs gelip gidebilirdi. İşte o zaman iş işten geçerdi. Üstelik sorularına yanıt alacağı da kesin değildi. Markette karşılaşacağı kişinin buradaki duraktan habersiz olma ihtimâli bile vardı. “Pardon, anlayamadım. Durak mı dediniz? Nerede, hani? Daha önce hiç otobüse binmedim. Demek yolun tam karşısında bir durak var. İnanın hiç bilmiyordum. Kusura bakmayın size yardımcı olamayacağım. Ama isterseniz müşterilere sorabilirsiniz. Belki konuyla ilgisi olan çıkar...” Falan filan... Yarım saat sürme ihtimâli olabilecek bir duruma girmemeliydi. “Düşünmesi dahi tahammül edilir gibi değil” diye mırıldandı. Vazgeçti.  
Biraz daha beklemeliydi, nasılsa gelirdi. Hiç gelmediği olmamıştı, aslında geciktiği de hiç olmamıştı. Kesin önemli bir sorun çıkmıştı. Saat beşi geçiyordu işte. Beklemek korkunçtu. Berbat hissediyordu insan kendisini. Bunu ancak bekleyen anlayabilirdi. Hayatında hiç beklememiş olan bilemezdi. Çantasını başının altına koyup uzandı. Gökyüzünü gezindi bir süre. Berrak mavide dolanan beyaz öbekleri saydı. Ama hâla otobüs gelmemişti. “Ne olacak şimdi?” diye düşündü. Sağda solda, kaldırımda, bu tarafta, karşı tarafta hiç yürüyen insan yoktu. Kimse yürümeyi denemiyordu burada. Belki de bu yüzden otobüs gelmekten vazgeçmişti. Neden olmasındı. Mümkündü tabiî. “Ben varım ama, otobüs bunu çok iyi biliyor. Her gün aynı saatte burada bekliyorum” diye düşündü. Sanki biraz da öfkelenmişti. Düşüncesinden geçen kelimeler biraz sert vurgu yapmış gibi geldi ona. Sakinleşmeliydi. Şimdi bir otobüs yüzünden gerilmenin hiç sırası değildi. Dünya hâli. Her şey, her zaman yolunda gidecek diye bir kaide yoktu sonuçta. Ara sıra değişiklik yaşamanın tadına varmalıydı. Yine de biraz sıkıcıydı. Yani işin içinde beklemek olmasaydı belki keyifli olabilirdi ufak değişiklikler. Beklemenin sinirleri bozan tarafı ağır basıyordu. 
Gözlerini kapattı. Uyuyakaldığında arabalar hâlâ yolda akıyordu. Anlık rüyasında büyük beyaz bir otobüsü kovaladığını gördü. Dar sokaklardan geçerken otobüs çarpmamak için bir incelip bir kalınlaşıyor, bazen karşısına çıkanların üzerinden zıplıyordu. “Hiç böyle otobüs görmemiştim” diye düşündü. Arkasından koşarken bir yandan da ona sesleniyordu var gücüyle: “Hey dur! Beni almayı unuttun!” Ne çok bağırmıştı ki, kısık sesini kendisi bile duyamamıştı. Çok zamandır otobüs önde o arkada bu vaziyette idiler demek ki. Birden şehir bitti. Yol bitti. Zemin bitti. Uçmaya başladılar. Neredeyse bir kelaynak ile çarpışıyordu. “Önüne baksana, uçmayı bilmiyorsan ne işin var burada? İn aşağıya!” diye çıkışan kelaynak ile konuşabilmeyi diledi bir an. Tam bir şey söyleyecekken otobüsün karanlığın içinde kaybolmak üzere olduğunu fark etti. “Eyvah! Kaybedeceğim” diyerek uçuşunu hızlandırdı. Otobüs bir kara deliğin içine atlamıştı.
Yoldan hızla geçen itfaiye arabasının siren sesiyle korkuyla yerinde zıplayarak uyandığında önce nerede olduğunu anlayamadı. “Burası da neresi böyle? Ne işim var benim burada?” diye mırıldandı. Otobüs durağında olduğunu fark edince rüyasındaki otobüs hayâl meyal canlandı gözünde. Ayağa kalkıp çantasını sırtına aldı ve yürümeye başladı. “Hiçbir şeyi beklememeliyim” dedi. Bekleyerek kim bilir neleri kaçırmıştı. Bu kadar hızlı bir hayatta beklemek gerilemek demekti. Şimdi, nelerden geri kalmış olabileceğini kestirmeye çalışıyordu. Ama ne kadar düşünürse düşünsün bunu bilebilmesi mümkün değildi. 
Balad’ta bir Arnavut kaldırımı yokuş...
Masalsılıkla karışık, Haliç sularına sahici yalanlarımı atmışım.
Sararmış bir fotoğraf kenarında, anla
Azınlığım, her şey kadar ahşap, eski, terkedilmiş..
Nadirliğim mekân kadar, bir eski zaman kalıntısı... Beklerim..

Naz Ferniba

10 Aralık 2015 Perşembe

İnsan Nefesine Hasret..

Çıplak olarak ölü bulunduğunda Romy Schneider'ın avucunda sıkışmış bir kağıt parçasından, babası Wolf Albach-Retty'nin bir zamanlar kendisine yazıp bir yaş gününde hediye ettiği şu sözler okunuyordu:
Steck deine Kindheit in die Tasche und renne davon, denn das ist alles, was du hast!
Kısaca anlamı şu:
Çocukluğunu cebine sıkıştırıp kaç buralardan, çünkü sadece senin olan tek şeydir o!
İçine düştüğü gayya kuyusundan bir türlü çıkamayan, ne eli yüzü... her yeri yara bere içindeki yavrusuna bir baba bundan başka daha ne söyleyebilirdi?
Tam da rüya ile riyanın kesiştiği o noktada. Şöhretin zirvesinde.
Umudun yinelenişi.
Ufkun çizilişi.
Yolun.
Tutunamayanlara çığlık.
Gelmiş geçmiş zamanların en güzel tutunamayanına...
Romy Schneider'e...
Ne ki Orson Wells'in yönettiği ünlü Le Procès'deki (1961) şımarık kıza değil, Visconti'nin Boccacio '70'indeki (1961) mahzun dilbere...
Schneider'ın gözleri, sanırım bir kadına yakışabilecek hüznün en mahrem tecelligâhı...
Önce aşk acısı... sonra evlat acısı...
Onunkisi kendine bir türlü ulaşamayan bir kadının hikâyesiydi.
Kafka'nın Şato'su gibi. Kendine bir türlü ulaşamaz. Ne kadar yaklaşsa, o kadar uzaklaşır kendinden.
Penceredeki kadındır o! Camdaki kadın...
Pierre Granier-Deferre'in yönettiği filmdeki naif kadının ta kendisi!
Gerçekte bir ideolojiye, bir fikre, bir çıkara değil, sadece aşka inanan bir burjuva kadınının trajedisi... tüm yalınlığıyla....
Brigitte Bardot'nun tam da karşıtıdır bu yüzden.
Biri ne kadar beden, ne kadar şehvet, ne kadar et ise, diğeri de o kadar göz yaşıdır... mahzâ hüzündür... biteviye kaybediştir...
Tutunamayışın... düşüşün... zayıflığın.... güçsüzlüğün simgesidir Romy Schneider.
Kadın asaletinin simgesi...
Bu yüzden güzeldir.
Bir türlü çocukluğunu cebine sıkıştırıp yollara düşemez.
Yenilir.

Dücane Cündioğlu

(Meraklılar için: 
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=1064)

Orhan Veli Otobiyografisi..


Nazım Hikmet Otobiyografisi..


"Kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir,

                                               ben ayrılıkların...
Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını,
                                               ben hasretlerin.."

Nazım Hikmet Ran

İçinden Yalnızlık Geçen Bir Cümle Kur..

İçinden yalnızlık geçen bir cümle kuruyorum..
İçimden geçiyor yalnızlık..
İçim geçiyor..
Çiçeğine küsmüş bir bahar bendeki..
Olur mu çiçeksiz bahar?
Gün sonu suya vuran ikindilerden, çekip alıyorum zamanın gölgesini..
Yorgun gövdemi, serin bir cami duvarına bırakıyorum..
Kayıp düşlerim, dağılan tespih tanelerinde..
Onlar gidiyor, ben kalıyorum..

Ha.