31 Ocak 2016 Pazar

Göçmen Çiçek / Ahmet Erhan (Senin Benden, Benim Senden Habersiz Alıp Verdiklerimizi, Kim Bilebilir İkimizden Başka?.. / M. Mungan)

Ey bütün tufanların ardında bulduğum dinginlik!
Göçmen çiçeği dünyanın!
Kökleri ardı sıra sürükleyen çılgınlık!
Madem ki, yaşam bu,
Madem ki, taşın taş olmaktan öte bir umarı yok,
Bir türkü söyle, yürüsün dünyaya mutluluk..
Yağıyor incecik bir yağmur dışarda,

Yüzün çamurlar üstünde tüten buhur
Islak toprak kokusu, doluyor odama.
Sıkılıyorum.
Kitapların üstüme yıkılacağından korkuyorum şimdi..
Yel esiyor,
Söküyor duvardaki bir resmi,
Yerine senin yüzünü koyuyor...
Yüzün şimdi karşımda,
Yüzün akşam karanlığında,
Toprağın üstüne bırakılmış bir demet çiçek gibi parlıyor..
O zaman açıyorum bütün perdeleri.
O zaman yakıyorum bütün ışıkları.
Camları darmadağın ediyorum.
Yüzünü avuçlarıma alıyorum,
Alnını öpüyorum,
Dünyayı öper gibi..
Sana uzanamadığım gün,
Ellerim yok sanıyorum.
Senin bakışlarını yakalayamadığım gün,
Gözlerim yok..
O zaman bir yumruk bütün gücüyle vuruyor,
Eski bir piyanonun tuşlarına.
Binlerce martı, kayalıklara çarparak ölüyor..
Ay ışığı tutkal gibi yapışıyor pencereme..
Açamıyorum perdeleri..
Şiir yok artık.
Türkü dindi..
Meyvelerini taşıyamayan ağaçlar gibiyim..
Sularını taşıran ırmaklar gibi..
Bu kadar mutluluk çok bana.
Onu günlere,
Onu aylara bölmeliyim..
Ve bir tek gülüşünü senin,
Kutlamalıyım yıllarca...

Ahmet Erhan

Kar Yağışı / Şükrü Erbaş


Ve sen hüzünlü peri kuşu, bana zamanın incinmiş ruhunu, kaburgandaki tanrısal mührü göster.. Yaprağın hikâyesini oku ve cesaretin doğum sancıları şehvetle inleyince, dönüp kalbine sor: Zehirli bir çiçek gibi açmasaydı neye benzerdi yalnızlığımız?.. / Fatih Yavuz Çiçek


28 Ocak 2016 Perşembe

Kar..











Kardır yağan üstümüze geceden,
Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
Ormanın uğultusuyla birlikte
Ve dörtnala dümdüz bir mavilikte,
Kar yağıyor üstümüze, inceden.

Sesin nerde kaldı, her günkü sesin?
Unutulmuş güzel şarkılar için,
Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan,
Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu'dan,
Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!

Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!
Uyandırmayın beni, uyanamam.
Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
Allah aşkına, gök, deniz aşkına
Yağsın kar üstümüze buram buram...

Buğulandıkça yüzü her aynanın
Beyaz dokusunda bu saf rüyanın
Göğe uzanır - tek, tenha - bir kamış
Sırf unutmak için, unutmak ey kış!
Büyük yalnızlığını dünyanın.


Ahmet Muhip DIRANAS

Karda İzler..

Karda izler bırakıyorum, avcılar peşime düşsün,
Bir uçurum kıyısında vursunlar beni ki, dünya;
Uğuldayıp duran bir uçurum değil miydi zaten?
Karda izler bırakıyorum, avcılar peşime düşsün.
Adımı yazıyorum kar üstüne ve ıslığını çığlık gibi incelterek yetişiyor ardımdaki tipi bana.
Siliyor adımı, bir dal kırarak çam ormanından.
Geçmişim, kar sessizliğiyle özetleniyor artık.
Anılarım buz tutmuştur, aşklarım kar yangını.
Ömrüm, parmak uçlarımda eriyen bir kar tanesi..
Karda izler bırakıyorum, avcılar peşime düşsün.
Kar yağıyorken milyon bekerel hüzün yağıyordur..
Derim ki, kar ve hüzün bir aşkın seyir defteridir;
Yolculuklar ve ayrılıklarla anlatılabilir ancak..
Karda izler bırakıyorum, avcılar peşime düşsün.
Bir uçurum kıyısında vursunlar beni, vursunlar.
Bir kahkahayla çekip giderim, karlı ovalardan.
Şairler vurulmalıdır, hayat yakışmıyor onlara..

Ahmet Telli

27 Ocak 2016 Çarşamba

Yitik..

Beriki söyleniyordu kulağımın dibinde. O söylendikçe ben biraz daha dalıyordum düşüncelerime. ‘Hayat, gerçeklerin yüzüne bakmamız için bizi zorluyor’ diyordu. Hayat, çetin bir yoldu bence de. Acısı daha çok hatırda kalan, şenliği tez elden kayıp giden ellerimin arasından. Hüzün de olmalıydı belki mutluluğun yanında. Ama nedense hayatın en hüzünlü tarafına bakmayı seçmiştim kendi adıma. Neden?
Otobüsün hareket edeceğini anonslamaya başladıklarında, beriki hayat üzerine son cümlelerini aceleyle söylemeye çalışıyordu. Sanki bitirmeden söyleyeceklerini, bazı işleri yarım kalacaktı. Öyle bir telaştı işte ondaki. Ya da bana öyle geldi. Gözlerindeki kızarıklık konuşmaya ne kadar heyecanla devam ettiğini göstermeye yetiyordu, yol yorgunluğuyla karışık. Ellerini havada savurup, belli ki son fiyakalı cümlesini bırakacaktı masaya, ‘Hayat mı! Peh... Elinin tersiyle oturtacaksın!’ Ne demekti şimdi bu?
Pencere kenarındaki koltuğuma, bir ‘oh’ çekerek kurulduğumda, bütün yolculuklarımı pencere kenarında yaptığımı düşünüverdim. İlle de görmeliydim bir yerleri. Gece de olsa pencerenin varlığını yanı başımda hissetmeliydim. Şimdi olduğu gibi. Karanlıktı. Gecenin bilmem kaçını gösteriyordu saat. Bakmadım. Kolumda taşıdığım saat bileğimi acıtıyordu. Yine alerji yapmıştı. Bana, ne alerji yapmıyordu ki! Su... hava... insanlar... şiirler... öyküler... yaşamak... Kendime alerji duyuyor muydum?
Herkes yerini almıştı. Birisi birilerinin yerini bulup bulamadığına bakınıyordu. Herkes tamdı ki hareket etti otobüs. Ben de hareket ettim onunla birlikte. Belki farklı yönlere... belki farklı hızlarda... Gecelerden bir gece, yolculuklardan bir yolculuktu işte. Uyku yine benden alabildiğine uzaklaşmayı seçmişti ve yine beni uyutmak yerine uyanıklığımı seyretmeye bir köşeye çekilmişti. Seyrediliyordum. Gözleri üzerimdeydi hayatın. Acının... düş bahçelerinin... kareli elbisemin... Ahmet Kaya’nın ‘hoşça kalın dünyanın tüm halkları’ dediği şarkısının... ve ve ve parmağımdaki gümüş yüzüğün... Neden bu kadar gözler önündeydim?
Yol kıvrıla kıvrıla uzanıyordu. Bazen tırmanıyordu dağlara, bazen kayıyordu ovalara doğru. Ben de kayıyordum bir daldan bir dala. Bir başlıktan bir başlığa... bir paragraftan bir paragrafa... bir aşktan bir aşka... bir anıdan bir anıya... bir dünyadan bir dünyaya... Kaydıkça ürperiyordum. Ürperdikçe dizlerimde dermansızlık başgösteriyordu. Zayıftım işte. Güç genç dimağlarda gezinmedeydi. Terkedilmiştim yine. Sevmek bir başka âleme ertelenmişti tarafımdan. Aşkı gözlerimde boğmak yerine yüreğimin en köhne köşesine gizlemiştim. Üzerine kilit vurma cesaretim hiç olmadıysa da, köhne köşesinden çıkmasına da hiç izin vermedim. Aşk, üzerinde kayılacak kadar kaygandı. Peki düştüm mü?
‘Hayat’ dedim içimden, ‘hem sevilendi, hem alabildiğine nefret edilen...’ ne yapmıştı da bu insanlar hayatın üzerine böylesine arsızca çullanıyordu? Belki dağları çoktu, tırmandırıyordu insanı. Belki sarp kayalıkları vardı... derin denizleri... dipsiz kuyuları... soluk bozkırları... susuz toprakları... hırçın nehirleri... İnsanlar gibiydi yani. Uçurumları tehlikeli... kayaları sert... konuşması vurgulu... Öyleydi evet, öyleydi. Ama dinginliğinde kaybolanlar da çok değil miydi?
Uyumak istedim bir an. Gözlerimi dinlendirmek iyi olurdu. Düşüncelerimi... bedenimi... ruhumu... yüreğimi... aklımdan geçen bin bir öyküyü... Öykülerim çoktu, doğru. Anlatmakla bitmezdi de. Yazmakla hele hiç... kalemler devrilirdi, kağıtlar aklığını yitirirdi. Öykülerim benimdi. Bendendi. Benimleydi. Kimi bir satırlıktı, kimi bin... Kimi çok neşeliydi, bir parkta sallanıyordu salıncağa binmiş; kimi yolda çamura batmıştı. Kimi kirliydi, kimi ak ve de pak. Kimi bir kısrak kadar düşkündü hürriyetine, kimi prangalanmıştı her bir yerinden. Ben onların öykü kahramanıydım, üstelik bir de yazanı... Evet. Ben şekillendirmiştim hayatımı. Kim aksini söylemeye cesaret edebilirdi?
Hafızamdan yolculuklarımı çıkardım, önüme serdim bir bir. Her biri farklı yöne gidiyordu. Dünyayı dolaşıyor, bazı yerlerde konaklıyordu. Bazen otobüsten iniyordum. Sırtlanıp çantamı yürüyordum, metrelerce. Bir istasyondan alıp beni, trenin biri uzaklara fırlatıyordu. Kiminde uzanıyordum yatağa, kiminde oturuyordum hep. İstasyonlar alıp başını geriye kaçıyordu. Bir yerde benden sıkıldığında, tren beni rayların ötesine bırakıveriyordu. Çantam hep yanımdaydı. Yoldaşımdı. Hiç, gidip geri döneceğim yerim olmamıştı. Belki bundan bir dolaba yerleştiremedim onu. Bana her zaman lâzımdı. İçinde, geçmişten taşıdığı çok şey vardı. Onları yanımdan ayıramazdım. Kaybetmediğimdi onlar. Bu yüzden mi sımsıkı sarılıyordum ona, sıcaklığını duyuyormuşum gibi?
Ağırlığı çöküyordu gecenin. Herkes uykuya dalmıştı. Mırıltılar kesilmiş, kahkahalar dinmişti. Gözleri görmeyen bir yığına dönüşmüşlerdi şimdi. Ben onları, o hâlleriyle görüyordum. Hangi rüyanın içinde kaybolmuşlardı? Hangi rüya kâbusa bırakmıştı yerini? Ben rüyalarımı da uykularımla yitirmiştim. Yitirmiştim, odalarında ney seslerinin dalgalandığı hafta sonlarını. Sarnıçta âşık olmuştum bir kez daha bu sese. Medussa doğrulmaya çalışıyordu. Büyülendim. O günden beridir büyülüyümdür de. Bundan mıdır uzandığım her şeyin kayboluşu?
Konakladığım çok sokak oldu. Evlerine girdiğim, insanların... Her biri farklı döşenmiş, her biri farklı renge boyanmıştı. Zevkler tartışılmaz, zevksizliklerden dem vurulurdu. Geçen yıl ayrıldığım yeleğim, o aynada beğenilmişti. Parça parçaydı... hayatımın nasıl parça parça, parça parça bölüneceğine işaret ediyordu belki. Anlamamıştım. İşaretleri okuyamadım hiç. İşaretler beni işaretledi, insanlar beni kolaylıkla tanısın diye. Şimdi kaça kaça, gizlenecek yer bulamayışım bundan mı?
Yol yazılmıştı alnıma belli. Kabullendim ben de. Kolaylaştırmak için hayatı, kabullenmek gerekiyordu çoğu zaman. İnsan hep sevebilecekleriyle karşılaşamıyordu. Alnına insanın sevmek yazılmıştı. Sevdim. Sevdim. Sevdim. Sevmek doyulmayandı. Doyamadım. Her dağ başı yalnızlığında, korkusuz karanlığa haykırdım. ‘Niye’ diye sordum. Niye?
Saatler dakikalara bürünmüştü yine. Otobüs karanlıktı. Sınırlar uzaklarda kalmıştı. Olamadığım her şey uzaklarda kalmıştı. Ben de onlar için uzaklarda kalandım. Uzak olmayı seçtik. Hayata... kırmızı rengine sarhoşluğun... kar yamaçlı dağlara... âşıkların sofrasına... Kim anlardı dilimden ki? Ne kadar kopuk yaşadıysam, ne kadar kapalı yaşadıysam, ne kadar gizli yaşadıysam... öyle kopuk, öyle kapalı, öyle gizli yazıyordum. Artık paragraf yapmıyor, yüklemi gereken yerde kullanmıyordum. Virgüllerim arttıkça artıyor; bol bol virgül tohumu atıyordum, ben yokken çoğalsınlar diye. Üç noktalı yarım cümlelerim tamamlanmak için birilerini bekler gibiydi, ben tamamlamaya cesaret edemiyordum. Korkularım vardı, evet. Onların üzerine gitmeliydim. Korkularımı korkutmalı, kaçırmalıydım kendimden uzak iklimlere. Yapmıyordum. Hareketsiz kalmak için direnç depoluyordum hatta. Acaba hayatın neresindeki yola sapmayı ihmâl etmiştim?
Otobüsteki görevliden bir içecek istedim, çekinerek. Yüzüme bile bakmadı. Alınmadım. Geceydi. Uyuyamıyordum. Ve çok susamıştım. Hassas davranamayacak kadar yorgundum da. Bana sâde bir gazoz getirdi. İçtim. Bir solukta tükettim plastik bardaktaki içeceği. Boğazımdaki o yanma hissini duyumsadım. Hoştu. Anılarıma daldığımda aldığım tat gibiydi damağımdaki. Ne zamandır anılarımla yaşamaya başlamıştım? Sanırım çok yıllar oldu. Çok yıllar... Nasıl benim için yaşamak güzel idiyse, şimdi onları an be an anmak da bir o kadar güzeldi. Sadece farklı açılardan bakmaktı yaşanmışlara. Çantama sarıldım yine. Kokladım. Neden gözlerimde biriken yaşları salıveremiyordum?
Yollar gitmekle bitmezdi, biliyorum. Eğer devamlı gtimekse tercih, yollar gitmekle hiç bitmiyordu. Rengi değişiyordu...  şekli değişiyordu...  örtüsü değişiyordu...  eğimi değişiyordu... yanından-yönünden kayan manzara değişiyordu...  ama bitmiyordu bir türlü. Bitmek istemiyordu sanki. Birileri uç-uca bağlamıştı onları. Dolana dolana dünyaya dolanıyordu. Sarmaş-dolaş oluyorduk. Kopamazdım artık yollardan. Bana öyle geliyordu. Biri ellerimden, kollarımdan; bir de yüreğimden zincirlemişti beni. Sormadan hiçbir şeyin nedenini, ilerliyor muydum? Çekiliyor muydum yani? Kimdi? Ne isterdi benden? Dahası bende onun istediği ne var olabilirdi? Küçüktüm. Yollarda kaybolacak kadar küçücüktüm. Bile bile küçüklüğümü nasıl korkmazdım karşıma çıkabileceklerden? Nasıl korkmazdım bir başınalıktan? Oysa ne dik göründüğümü de biliyorum. Dik... dimdik... sarsılmaz... sapasağlam... Ben göründüğü gibi olamayanlar safında mı yer alıyordum acaba?
Gün ağarıyordu. Otobüs saatlerdir dur durak bilmeden salınıyordu. Gözlerim doğan güneşin şenliğine kaptırdı kendisini. Tam da bana doğru doğuyordu. Bana doğuyordu sanki. Keşke, keşke ben de doğabilseydim her sabaha güneş gibi. O, asırlardır yılmadı bundan. Ben daha bir kez olsun doğmayı başaramadım sabahlara. Bir kez olsun yeniden başlayamadım güne. Bir kez olsun sıfırlayamadım yaşadıklarımı. Bir kez olsun tazeleyemedim bakışlarımı... sevdalarımı... mevsimlerimi... Böyle yitip gidecek miydim?

Yoksa ben, yitik miydim?


Naz Ferniba

Bir Adamın Anlattığı Sıradan Bir Anı..

Size bir yerlerden âşinâyım, gibi..
Sorsam: 'Gözünüzdeki o bakışı kim bırakıp gitti?'
Evet, yıllar önceydi, bende de vardı bir tane,
Satenden, yeşil kloş eteğin sahibi bir kadın...
Neyse boş verin, her şeyi boş verdiğim gibi..

Masaların tozunu alırken ağlardı, niye bilmem,
Sanki hep beklediği, bir türlü gelmemişti.
Sanki o deniz kıyısına vermişti en sevdiğini.
Sanki kalabalıkların içinden yalnızlığa düşüvermişti.
Sanki hayatın unuttuklarından biriydi.
Sanki sınavın farkındaydı da, ölümü dilemezdi.
Sanki... Sanki...
Neyse boş verin şimdi, boş verildiğim gibi..

Yine de satenin o kayganlığını hep sevmişimdir.
Yeşil de, küçük gölleri anımsatır hep bana, içinde sazlıklar olan.
Hani sis çöker bir de sabahları üzerine,
Eğer uyanabilmişsem erkenden, gölün sisle dansını seyreder gibi,
Dalar giderim uzaklara..
Uzaklarda ne var bilmeden üstelik.
Neyse boş verin şimdi, benim gibi..

Size bir yerlerden âşinâyım, gibi,
Sorsam: 'Elinizdeki iz kimin izi?'
Evet, yine yıllar önceydi, bende de vardı bir tane,
Siyah efsun saçlı, burgu perçemli bir kadın...
Neyse boş verin, her şeyi boş verdiğim gibi..

Masanın tozunu alırken bir dokundu eli elime, o kadar.
Sanki içimde dağlar yükseldi, ayyuka değin.
Sanki bir alev topu düştü içime, hiç bilmediğim.
Sanki kaydı toprak ayaklarımın altından, yardan düşüverdim.
Sanki âlemlerden öte âlemlere gidip geldim.
Sanki güneş tuttu bir elimden, dengemi yitirdim.
Sanki... Sanki...
Neyse boş verin şimdi, boş verildiğim gibi.

Yine de siyah saçlarda kalmıştır hep aklım.
Perçem de at yelesi gibi özgürlüğü anımsatır, çayıra vurmuş uçuşur da uçuşur.
Hani çatlayana dek dur durak bilmez,
Adını koyamadığı, isimsiz bir öfkenin peşinde gibi,
Bana seyretmek düşer yine, o cesaret var mıdır bilmem..
Öylesine bakar, dalar giderim işte..
Neyse boş verin şimdi, benim gibi..

Size bir yerlerden âşinâyım, gibi..

Naz Ferniba

20 Ocak 2016 Çarşamba

Bir anne şefkatiyle dokun sızılarıma.. Sonbaharın hüznüyle demlensin yalnızlığım.. / Ha.


Kim öğretti bize "Yağmura bakmayı cam arkasından?" Soğuk kalabalıklardan kaçarken, kim öğretti, geceye sığınmayı? Arap kızının düşleri, karışırken kırık oyuncaklarımıza; kurumaya durmuş bir menekşe, eşlik eder yağmurun sıngın ezgisine.. Bir köşeye bohçalanmış hayaller, yaşanmamışlığın küflü kokusunu taşır zamana; an'a.. Sen yağmuru izlersin. Bilmem kaçıncı kez, hep aynı umutla.. / Ha.


Cemal Süreya: Gömmeden önce biraz gezdirin beni (Sunay Akın, Kafa Dergisi’ne Cemal Süreya'yla hayatını kaybettiği hastaneden gömüleceği Kulaksız Mezarlığı'na yaptıkları yolculuğu yazdı.)

Cemal Süreya’nın naşını aldık, Şişli Camii’nin önünden cenaze arabasına koyduk. Hani o arabalarda cenaze kime aitse,  ismi yazılı olan bir tabela vardır. Bir baktım, orada ‘Cemal Süreyya’ yazıyor, iki Y’yle… Tashih var!!! Ya hoca gidiyor ve son tabelada tashih var!
Cemal Süreya’nın naşının Haydarpaşa Numune Hastanesi’nin morgunda olduğunu duyunca hemen soluğu orada aldım. Hatay Lokantası’nın sahibi Mehmet Ali Işık, Cemal Süreya’nın amcasının iki çocuğu ve oğlu Memo’dan başka kimse yoktu. Oysa bir gün önce gece evinde telefonlara hep ben bakmıştım. Herkes Hoca’nın nerde olduğunu, paraya ihtiyacımız olup olmadığını sorup, mutlaka geleceğini söylemişti. Ben Numune Hastanesi’nin morguna gittiğimde bir kalabalıkla karşılaşacağımı umut ediyordum. En azından bir 25-30 kişi oluruz diyordum ama saydığım insanlar dışında kimse yoktu. Hatay Lokantası’nın sahibi Mehmet Ali Işık, maddi olarak gereken her şeyi üstlendi.
Cenaze arabası geldi. Cenaze arabasına Cemal Süreya’yı koyacağız. Çünkü cenaze bir gün sonra Şişli Camii’nden kaldırılacak. Cenaze arabasına bindik. Ben önde, Cemal Süreya’nın oğlu Memo ve Mehmet Ali Işık arkada oturuyordu. Şoförün Numune Hastanesi’nden çıktıktan sonra güzergahı belli: Birinci köprüden, Ankara asfaltından karşıya geçecek, bizi Şişli’ye bırakacak. Yol güzergahına girmeden önce, bir anda aklıma Cemal Süreya’nın bir dizesi geldi. O da şu; Gömmeden önce biraz gezdirin beni… Şoföre dedim ki:
- Köprüye asfalttan gitmeyeceğiz,
- Nerden gidelim abi, başka hangi yol var?
- Harem’e gideceksin ama sahil yolundan gideceğiz!
- Abi, işimiz var. Daha başka cenazeler var, onları taşıyacağım.
Adamı zar zor razı ettik. Ve Harem’e doğru yola çıktık. Kız Kulesi’nin önünden geçtik. Cemal Süreya demişti ya hani bir şiirinde;
“Kız kulesinin düş getiren pay senetleri, kısa günde kapış kapış gitti…”
Cemal Süreya’ya tarihi yarımadayı gösteriyorum. Martıları, vapurları, Kız Kulesi’ni… Üsküdar’a geldik. Ve Kuzguncuk’a doğru giderken dedim ki içimden; Kuzguncuk’tan geçerken hemen orada bir kahve var. Ve Can Yücel hep orada oturur. İster misin Can Yücel orada olsun… Eğer Can Yücel oradaysa arabayı durdurtacağım ve diyeceğim ki:
Hocam bak Cemal Süreya’yı gezdiriyoruz.
Kuzguncuk’a geldik, kahveye baktım. Can Yücel yok! Hemen içeriye doğru giren sokağa baktım, 70-80 metre ilerde Can Yücel elleri arkada yürüyordu. “Hocaam! Hocaam!” diye bağırdım. Şoföre “Dur!” dedim. “Duramam abi, cenazelere yetişeceğim” dedi. Durmadı… içimde uktedir. Demek ki biz birkaç saniye önce gelsek, Cemal Süreya’yı taşıyan cenaze arabasının önünden Can Yücel geçecekti. Hiç unutamam o anı…
Sonrası ertesi gün, namaz için Şişli Camii’ne gittik. Hocayı son yolculuğuna uğurlayacağız. Çok enteresan bir şey oldu: Hiç kimse bilmez bunu… Bir kadın geldi; siyah şapkalı, siyah paltolu… Çok şık ve çok güzel bir kadın… Filmlerden çıkmış gelmiş gibi… Cemal Süreya’nın kız kardeşi Perihan Hanım gidip onunla bir şeyler konuştu. Tanıyordu, dedim demek ki… Acaba akrabası mıydı? Gittim, sordum Perihan hanıma… Perihan hanım cevap verdi:
“Suna o…” dedi.
Suna, Cemal Süreya’nın ilk aşkı! Ve hatta belki de ‘Üvercinka’…

Cemal Süreya Üvercinka’nın kim olduğunu hiç söylemedi ya da bana söylemedi. Ama onun Suna’yı nasıl sevdiğini, Suna’nın hayatındaki yerini çok iyi biliyorum. Yıllardır hiç görüşmemişlerdi. Ama Suna kalktı, Cemal Süreya’nın son yolculuğunda onu yalnız bırakmadı, geldi… Cemal Süreya’nın naaşını aldık, Şişli Camii’nin önünden cenaze arabasına koyduk. Hani o arabalarda cenaze kime aitse, ismi yazılı olan bir tabela vardır. Bir baktım orada ‘Cemal Süreyya’ yazıyor, iki Y’yle… Tashih var!!! Ya hoca gidiyor ve son tabelada tashih var! Araba trafiğe çıktı, trafik sıkışık… Ben gerideyim ama görüyorum bir kadın koşuyor tabelaya doğru… Anladım durumu.. Yetiş, yetiş, dedim… Koştu, koştu… Ve son anda bir kadın parmak uçlarıyla ikinci Y’yi sildi… Ve araba trafiğe öyle çıktı, Cemal Süreya uzaklaştı… Cemal Süreya, “Öyle çirkin isim mi olur?” dediği, hiç sevmediği Kulaksız’daki, Kulaksız Mezarlığı’na gömüldü. Hocam derdim ona önceden, sohbetlerimizde; “Van Gogh’u da oraya gömmek lazım.”

Gülerdik…

Cemal Süreya’nın bugüne kadar hiç kimseye anlatmadığım son yolculuğu Kulaksız’da işte böyle bitti…

Sunay Akın 


Yirmi Bir Numaralı Koltuk / Ali Ayçil

Yazıhanedeki yüksekçe masanın önünde durdum ve yüzünü henüz uykudan uyandıramamış kadından, bana bir bilet vermesini istedim. Tırnaklarındaki ojelerin yarısı silinmiş bakımsız bir el, biletteki koltuk hanesine özensizce yirmi bir rakamını çiziktirdi; bileti masanın üzerine koydu ve yolculuğumun kendisini hiç de ilgilendirmediğini hissettirecek bir soğuklukla, “iyi yolculuklar,” dedi bana. O an, kadının ne yol ne de yolcu hakkında kafa yorduğunu yalnızca, gelip önünde dikilen insanlara birer numara vermekle meşgul olduğunu düşündüm. Onu, firmanın sahibinin bir zamanlar güreş yaptığını gösteren mayolu fotoğraf, üstünde gıda reklâmı bulunan takvim, insicamsız sandalyeler, tozlanmış katalitik soba ve sahipleri ortada görünmeyen birkaç torbayla baş başa bırakıp çıktım yazıhaneden. Bu şikâyetçi yüz, bu soğuk ses, bu bakımsız tırnaklar, berrak bir yolculuk sabahının kanına girmek için itinayla seçilmişti sanki. Kapıdan çıkarken, “mutsuz bir ülke burası” dedim kendi kendime; “sabahları nasıl uyanması gerektiğini bilmeyen bir ülke; tırnaklarından başlayarak çökmüş bir ülke…”
Yazıhanenin önünde otobüsü ve yirmi bir numaralı koltuğu beklerken, “oysa şu bilet kesen kadın, hiç de sıradan bir iş yapmıyor,” diye geçirdim içimden. “Bana, on iki saat boyuncu kimsenin ilişemeyeceği bir hayatı verdiğinin farkında değil; oturduğum koltukta, geçmişe ve geleceğe yapacağım yolculuk içindeki yolculuğun da farkında değil. Otobüs, daha şehrin dışına çıkar çıkmaz hiç vakit kaybetmeden kendi içime çekileceğim. Herkes gibi, benim içimde de hiçbir yere kaydedilmemiş bir günlük var. Yolun her bir kilometresinde o günlük, garip bir okunma hevesiyle açılıp duracak hafızamda. Açılıp duracak ve ben ileriye gittikçe geriye düşeceğim. Hayatımın arka sokaklarında dolaşmaya çıkacağım yol boyunca; istesem de kendimi alamayacağım bundan…
Biraz önce yazıhanenin önüne yanaşan otobüste koltuğumu ararken, “aslında bu kadın, bana yalnızca yirmi bir numaralı bileti değil, yirmi bir numaralı küçük bir ülkeyi de vermiş oldu, ama o bunun farkında değil,” dedim kendi kendime. Onun sayesinde, on iki saatlik küçük bir krallığım olacak. Eğer ben izin vermezsem, bütün bu zaman boyunca hiç kimse ne tacıma ne tahtıma dil uzatabilecek; burada yalnızca kendimin efendisi değil, kendimin serserisi olmaya da hakkım var. Yani ben buraya oturduğumda, etrafımdaki bütün kuşatmaları yarmış, rahatlamış, kendimle söyleşmeye hazır hale gelmiş olacağım. Sınırlarımın güvende olduğunu bildiğim için, on iki saat boyunca bütün kilitli kapılarını açıp ruhumun bir kez ferahlamasını sağlayabileceğim. Ne iğneleyici bir söz, ne kem bir bakış, ne de utandıran bir yargılama semtime uğrayacak. Elime bileti tutuşturan kadın bilmiyor ki, insanın en dürüst anları, kendisine kendisinden başka kimsenin kalmadığı böyle anlardır. Böyle anlarda vicdanının azabıyla da konuşabilir insan, azap çeken vicdanıyla da…
Koltuğuma yaslanırken, “şimdi ben bu otobüste, yirmi bir numaralı kendimin kâşifiyim,” diye geçirdim içimden. “Bilet kesen kadın, on iki saat boyunca uzaktaki bir şehre değil de, yalnızca uzaktaki kendime seyahat edeceğimi bilmiyor. Şu hiçbir yere kaydedilmemiş günlüğün yaprakları aralandıkça, bir kez daha, kurumuş bir çiçek gibi uyandığım, ruhumu insan içine çıkmaya ikna edemediğim sabahları hatırlayacağım. Anneme iyi bir oğul olup olamadığımı düşüneceğim sık sık; hiç fark etmeden ona nasıl da yabancılaştığımı… Küçük bir odada, her seferinde suretimi huzuruna çağıran bir aynanın, beni defalarca kandırdığını anımsamak asabımı bozacak. Bütün o yıllar boyunca kendime ettiğim kötülükler gelecek aklıma; sıkça, ‘güneş ruhumda kimi arıyordu?’ diye soracağım.

İyi biliyorum ki, bu, yalnızca kendime yoğunlaştığım bir yolculuk olmayacak. Yol boyunca, aradığı sorunun cevabını bulamamış başka başka insanlar da, bende bir cevap olup olmadığını anlamak için gelip kapımı çalacak. Bazen, vazosuna her gün yeni bir çiçek koyan orta yaşlı bir kadın olacak bu misafir, bazen bir dilenci, bazen bir gardiyan… Bazen de, insanların kapısını çalan ben olacağım: Kimi vakit merakla, oturdukları masaya kulak kabartacağım, kimi vakit indikleri kıyılarda dalgalarla konuşurken ya da büyük bir felakete arsızca sevinirken yakalayacağım onları. Kapısını çaldıklarım arasında, her uyandığında kızlarıyla baş başa verip, rüyalarını yorumlayan kadınlar da olacak, kendini burcunun kaderine teslim edenler de.”

Otobüs, şehrin çıkışındaki gişelere yanaşırken, “bana yirmi bir numaralı koltuğu veren, ojelerinin yarısı silinmiş, yüzü hayattan şikâyetçi kadın da artık hafızamın bir parçası sayılır,” diye geçirdim içimden. “Tozlu kasabaların, herkesin ölümünün anons edildiği taşra şehirlerinin, ficek atmaya giden kızların, ansızın boşalan yağmur yüzünden oraya buraya kaçışanların, ilk sayıda batacağını bile bile dergi çıkarmaktan vazgeçmeyen genç edebiyatçıların ve bir yazarın yazgısının hatırlanacağı bu arızalı yolculukta onun da bir payı var. Kuşkusuz beni bitkin düşüren bir yolculuk olacak bu; aralarında hiçbir insicam bulunmayan bir sürü hatıradan sonra yeniden dünyaya, o kovulmuşların evine geri döndüğümde, bir kez daha, ‘hatırlamak da bir ihanettir’ diye söyleneceğim.”

Ali Ayçil / Kovulmuşların Evi 

9 Ocak 2016 Cumartesi

Kimi Vakitler / Ali Ayçil

Kimi vakitler her neye dokunsam, bir faniliğin tozu kalkar üzerinden. Dünya uzun bir uykuya çekilmiştir sanki; eşyalar manasız bir yığın gibi durmaktadır etrafımda; ışık sövelmiş, duvarlar büyümüştür. Hayatı göğsümden çekip alan fanilik, taşra öğlenlerinin boşluğuna benzer bir boşluk bırakmıştır içime. Ona karşı nasılda çaresizdir aklımın silahları, irademin cephesi. Saf bir şiir gibi, zafersiz ve yenilgisiz, bu boşluğun içinde dönenip dururum. Ne dervişlerin aşkı vardır bu bitkin dönüşte, ne oynamaya kalkmış kızların arzusu. Böyle anlarda ben, raptedildiği saatten kopmuş bir yelkovana benzerim. Zaman, eski bir suyun durgunluğunda uykuya çekilmiştir; kalp eski bir avlunun serinliğinde çarpıp durmaktadır işte. Kalp ve zaman, bende bulamadıkları ermişin acısını, yine benden çıkarmaya koyulmuşlardır; nasıl sarkmıştır yüzüm, gözlerim nasıl buğulanmıştır…

Kimi vakitler, ruhumda hissettiklerim dünyaya çıkacak bir kelime bulamazlar. Böyle zamanlarda hayat, dört bir tarafıma asılmış donuk bir resim gibi durur. Kalkıp insanların içine karışmak istemem, elimi raftaki bir kitaba atmak istemem, sevdiğim insanları aramak istemem; bitkinlikle, kendimi kendi içime uzatırım. Oysa bilirim ki o ağır ve gamlı yurtta, anılarımın çölünden başka bir bekleyen yoktur beni. Orada, söylenip bitmiş şarkıların nakaratları, geri çevrilmiş çiçekler, karşılıksız kalmış cümleler ve ne aradığını bilmeyen bir göçmenin izleri birbirine karışmıştır artık. Hangi şarkı niçin söylenmiştir hatırlamam bile; hatırlamam kim, niçin geri çevirmiştir o çiçekleri, o cümleler neden karşılıksız kalmıştır. Böyle anlarda, beni dünyanın aklında tutacak hiçbir çağrışım bulamam içimde; günler perdelerini çoktan çekmiş, mevsimler çoktan kaldırmıştır sofralarını…

Kimi vakitler, hiç hesapta yokken eski bir yere giderim. Bir tek adım atmadan çıktığım bu yolculuk nedense şaşırtmaz beni! Kendimi, bir ırmak kenarında, büyükbabamın öldüğünü duyduğum anın hüznüyle baş başa bulurum mesela. O geniş gök, birden bire içime dürülmüş; neşemi benden çalıp başka insanların neşesine yapıştırmıştır ırmak. Kuşlar, yüzümde ölümün gölgesini bırakarak, bir taşra yamacına doğru süzülüp durmaktadırlar. Bütün otlar titremeye başlamış, ağaçlar heybetini kaybetmiştir. Tabiatımda açılan yara, yaralayıp durmaktadır çevremdeki tabiatı! Hiç hesapta yokken gittiğim o eski yerde, ben ve tabiat, ressamların renklerine teşne olmayan bir gaflet anının iki dilsiz sırdaşına benziyoruz. Ne bir soru var aramızda ne bir cevap; anlam da yok anlamsızlık da. Günlerini, yağmur yüklü bir bulut gibi bir çırpıda yeryüzüne bırakmış büyük babanın geride bıraktığı boşluk, bir anlığına bütün bir kâinatın giysisi olmuş işte…

Kimi vakitler, bir dalgınlıktan çıkarken yakalarım kendimi. Sanki bir süreliğine içimdeki bir başka ben, beni uyutmuş; ruhumu hiç bilmediğim bir âlemin salıncağında sallayıp durmuştur. Ne bir haritası vardır daldığım yerin, ne bir pusulası, ne dili, ne töresi. Hissederim ki, dalgınlığımın beni alıp götürdüğü yer, Ahmet Haşim’in “O Beldesi”nden de, Yahya Kemal’in akınlara çıkılan rüya şehirlerinden de çok ötede bir yerdedir. Yolu da yoktur onun, izi de.
Dalgınlığın beni alıp götürdüğü puslu ülke bir boşluk mudur yoksa başka bir hayatın gölgesi mi, bilemem. Bütün bildiğim, bir anlık bir gafletin beni şuurumdan kopararak kendine konuk ettiği. Dalgınlığımdan kurtulup yeniden hayatın kucağına dönerken, düşünmeden edemem: Belki de dünya, içine konuk olduğum bir anlık gafletten ibarettir. Belki de ben, bir anlığına gaflete düşmüş bir başka ruhun dalgınlığından ibaretim burada...

Kimi vakitler kalkıp insan içine çıkmam tutar. Sanki hayatı yeniden öğreniyormuş gibi sokak adlarını hecelerim, vitrinlerdeki renkleri seyrederim uzun uzun, hevesle kaldırımdaki bir ağaca bakarım, durakta bekleyen yaşlı bir kadına, bir genç kıza, sırtında kocaman bir çanta taşıyan çocuğa. Her neye baksam, bir işaretmiş gibi görünür bana.
Sokağın adını niçin “Nalçacı Sokak” koyduklarını düşünürüm mesela; kadınların neden vitrinlere bakarken en çok siyah elbiselere dikkat ettiklerini; kaldırımdaki ağacın yaşını; yaşlı kadının hala daha ceviz sandığını saklayıp saklamadığını; genç kızın, mutfakta annesiyle şakalaşırken yüzüne yayılan gülümsemeyi; çocuğun sırtındaki çantada bir elma olup olmadığını. O masmavi göğün altında, insanlara karışmış yürürken, kendime dönüp derim ki; “bak hiç tanımadığın insanlar, büyütmediğin ağaç, dizmediğin vitrin, hepsi de bu günkü kaderinin ortakları oldular senin...”

Ali Ayçil / Kovulmuşların Evi

7 Ocak 2016 Perşembe

Bir Kırık Hikaye..

Issız bir sokak lambasının hüznü bulaşmış yüreğine..
Gülüşün, tozlu raflarda unutulmuş bir kitabın suskunluğunda..
Yüzün; acısını sahiplenmiş, sindirmiş en derin çizgilerine..
Kayıp adresler saklı yüzünde; çok aranmış da hiç bulunamamış..
Yabancısın kök saldığın toprağa.
Ait olamama duygusuna gem vurmaya çalışsan da, bir iğretilik sinmiş yaban duruşuna..
Zamanı yontuyor, taş ustası bilgeliğin; zamanı bir zamansızlığa taşıyor..
Yersiz, yurtsuz bir göçebe..
Adsız, kimliksiz bir gezgin..
Yanılgıların ustası.
Yenilgilerin fatihi.
Yitik kahraman.
Nerede başlamıştı hikayen?
Hangi gecenin mağlubu, hangi an'ın esiriydin?
Kimdin?
Nerede kesilmişti soluğun?
Hangi kulaçta vurgun yemiştin?
Ne zaman vazgeçmişti akmaktan gözyaşların?
Kaç bin yıl konaklamıştın kervanların gölgesinde ki, hep çöl olmak düşmüştü payına, çöle yazılı bir yazgıyla?..
Kimdin?
Issızlığına gün olmak isterdim..
Aralamak perdelerini, geceden sabaha..
Bir uzun yol düşüyle, sesine ses olmak..
Ben de sendenim, derdim..
Aynı sessiz çığlık, benim de dudaklarımda..
Yüzünü gölgeleyen bulut, bende de var..
Şu koca dünyada,
İki münzevi,
İki naçar,
İki yalnız,
İki kırgın,
İki onanmaz yara..
Gel, derdim; yokluğumu, varlığınla tamamla..

Ha.


Yaz Defterinde Kar Sayfası / Nazan Bekiroğlu

Bu ılıman sahil şehrinde karın haberi bile heyecan verir. “Duydun mu kar yağacakmış?” Tahminler, anılar birbirini kovalar ayaküstü sohbetlerde. Havayı koklayarak, gökyüzünü rasat ederek karın geleceğini anlamıştır tecrübeli olanlar. Zaten uzak dağlar beyazlamış, alametler açıktır. Yılın en kısa günleri, Şeb-i Yelda yakındır. Sokak lambaları erkenden yanar. Nergisler çıkmıştır üstelik. Ve siz güzelliği ne yapacağınızı hâlâ bilmemektesinizdir. Oysa akşamdan bellidir aslında, gökyüzünün rengi pembeleşmiştir. Kar o kadar kapıdadır.   
Fakat durup dururken gökten tane tane yağmaya başlamaz bu şehirde kar. Keskin bir soğuk sızlatır burnunuzun direğini önce. Elleriniz donar. Ayaz o kadar güçlüdür. Ardından şiddetli bir yağmur gelir. Şemsiye yetmez yürüyenleri korumaya. Otomobilin silecekleri son hızla çalışsa da ön camdaki su perdesi bir an eksilmez.
Acı bir kahve mi içeceksiniz bir kış bahçesinde? Karayemiş, defne, çam, zeytin ağaçları dayanıklıdır. Onların yaprakları yemyeşil. İncir, erik, dut, adını bilmediğim diğerleri ise kuru dal kalmıştır. Öbek öbek toplanmış sarı, turuncu, nefti, bakır rengi, bal rengi yaprakların arasında yürüyerek itersiniz camekânın kapısını. Hayat size sürprizler mi yapmaktadır, avunmalık? Öyle olmasa şu soba böylesine harlanmış olur muydu hiç? Çocukluğunuzun en güzel anıları bir yerlerden sökün eder miydi? Bir kuzinenin nar ateşi, fırınlı bölmeye atılan patates, elma. Anne eli.
Şimdiyse üzerine eğildiğiniz bir Hayat Bilgisi ödevi kadar yakınınızdadır yağmur. Camların üzerinde boncuk boncuk toplanan sonra takati kesilerek süzülen damlaların arasından seyredersiniz olup biteni. Az ötedeki denizin, rengi kurşunileşirken kütlesi ağırlaşır. Ufuk kaybolur, gemiler başkalaşır. Yüksek dalgaların hareketi yavaşlar, kayaların üzerinde patlayan bembeyaz köpükler ağır çekim bir filmi aratmayacak sükûnette püskürür, serpilir, buz rengi suyun üzerinde dağılır, aynı sükûnetle geri çekilir.

Bir masaya oturursunuz. Bugün yazı gününüz. Kaleminizi evde unutmuşsunuzdur oysa. Birilerinden size bir kalem getirmesini rica edersiniz. “Kış Günü Yaz Defteri” diye bir yazı yazmayı planlamışsınızdır kaç gün önceden. Cümlelerini not etmişsinizdir hatta. Hani Çanakkale'de, hiç bitmeyecek gibi görünen o cehennem sıcağı günlerde tuttuğunuz bir defter var ya, onun kapağını aralarsınız. Oysa öyle yabancı gelir ki bir zamanlar yazdığınız satırlar. Usulca kapatırsınız defterin kapağını. Kış günü yaz yazısı olmaz, anlarsınız.
Bir kar sayfası açarsınız bu defa yaz defterinde. İlk anda aklınıza neler neler gelir? Anna Karenina, Moskova'dan Petersburg'a döndüğü o tren yolculuğunda bir kar fırtınasında verilen molada, şalının uçlarını toplamaya çalışırken yüz yüze gelmiştir Vronski'nin itirafıyla. Dr. Jivago'nun kapak resmi belirir gözünüzün önünde. Rus edebiyatı bir yanıyla trense bir yanıyla kar demektir. Bizde de Tanpınar kendisine karlı bir günde rastlamamış mıdır? Yahya Kemal Varşova'da içine düştüğü yalnızlığı “Kar Musıkileri” şiirinde anlatmamış mıdır? Kar sesinin bin yıl süreceğini sanmamış mıdır? “Elhan-ı Şita” şairi Cenap, karlı bir günde defnedilmemiş midir?
Ataol Behramoğlu'nun dizelerinden kar beyaz, ipek gibi dökülür; Ahmet Muhip'in şiirinde geceden, üstümüze, Allah aşkına, gök, deniz aşkına, buram buram yağar. Karacaoğlan, Elif'ini anlatırken “İncecikten bir kar yağar.” Ömer Bedrettin Uşaklı çılgınca dağları saran bu karda sevgilisine gitmemesini yakarır. Bu kadar şiirin arasında Orhan Pamuk Kar isimli bir roman armağan eder Türk edebiyatına, karın yağmasını anlattığı sayfalar benim için unutulmazdır.

Devamına kalmadan kahveniz gelir. Kalemi bırakırsınız. Başınızı sayfadan kaldırıp göz atarsınız dışarı. Yağmur kara dönmüş, o hareket dinmiş, usul usul kar yağmaya başlamıştır. Sizin de bir kar şarkınız vardır. Mırıldanırsınız: “Pencereden kar geliyor.” Bir gaz lambasının fitili alev alır usulca. Hafif bir gaz kokusu sızmaya başlar. Gölgeler duvarlarda yalpalanırken bu satırları yazmaya başlarsınız.

Nazan Bekiroğlu 

1 Ocak 2016 Cuma

Hem Yaralı Hem Yakını Bir Yaralının..

Hem yaralı hem yakını bir yaralının..
Kırıldı kuş sesinden direkleri dünyanın, kaldım eşikte sübyan;
Kaldım, cümle ovayla temmuzun köklerinde, yaşlanmış ağaçlara dert oldum.
Kimi görsem, dedim işte burdayım, iki ince boynumun arasında.
Kimi görsem, dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan.
Yürüdüm, benle birlik ağır bir halk yürüdü..
Suya baktı, ağırdı.
Güze düştü, ağırdı.
Yola vurdu, ağırdı.
Bir sabah dünya boşken, kalkıp sordum kendime: Neyin var taşınacak?
Şu kırık dal sesinden, şu tökezleyen ırmak gürültüsünden başka neyin var, sen gidince aklı sende kalacak?!
Şehirden, Erzurum; kitaplardan, Krişna.
Üzerime uzattım gerneştikçe yorgun düşen evleri, hiç yaşlanmadı akşam.
Hiç yaşlanmadı, bana bütün ana dillerden kar toplayan çocuklar.
Kurutulup saklanmış bir hayatım yok diye, beni boşladı kışlak.
İndim aşağılara, ilk seferde dürülmüş sancak gibi açık kaldı maceram..
Hangi kavşakta dursam, çatallı bir acıyım.
Dağınık bir toy yeri, emanet bir elbise, bir ince kopuz sesi.
Yok yerlere yön oldum; her hayrata okuttum, bu şaşkın kitabeyi ki, çözülsün insanların insanlara dokunduğu sınırda, neden ellerim çolak?
Ve neden baktığımda büyüyo,r ölü balık gözleri?
Yurtsuz Marek*, beni çiz, benden başka göçmen yok.
Boştu varlığın evi, iki ince boynumla salındım ortalıkta.
Bak nasıl da oturuyor üstüme, sararmış otlakların uzaktan görünüşü..
Trampetler çalınca toz kalkan bir kasaba gibi duruyor yüzüm..
Soyuldu her bir yanım, günlere yapışmaktan, hâlâ sütten kesilmedi bu yara…

Ali Ayçil

*Marek Brzozowski. Göç temasını işleyen Polonyalı bir ressam.

(Dergah, 174)


Hayat 'An'larda Saklıdır..

Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi? Sağlıklı olduğunuz  için hiç sevindiniz mi? Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?  Kaç kez  güneşin doğuşunu izlediniz? Bir neden yokken kaç kişiye hediye  aldınız?  Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız? Bu yıl yeni doğmuş bir  bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç? Ve siz onu hiç kokladınız mı? Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?  Kendinize bu  yıl kaç oyuncak aldınız? Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar  güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimlere uzandığınız oldu mu? 
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç taş sektirdiniz mi bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği  dalındayken kokladınız mı? Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz? Ya da  hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu  yıl? Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç? Kimseyle barıştınız mı bu yıl?  Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez fark ettiniz bu yıl? İyi bir  yılın, bunlar gibi birçok "küçük şeye" bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl? Yayılın çimenlerin üzerine, acele edin... Er veya geç, çimenler, yayılacak üzerinize..


Fransız şair ve senarist:  Jacques Prevert 

Sana ve Geceye Dair..

Gecenin karanlığında, hele de yolculuktaysam ki, yolculuklarda hiç uyuyamam, hep ışığı yanan evleri merak ederim.. Neden bu saatte uyanıklar, diye..
Türlü hikâyeler geçer aklımdan, o evlerde yaşayanlara dair..

Bilemezsin hangi evde ne hikayeler yazılır yanar gider..
Bir evde belki hasta vardır, öbüründe aşk acısı..
Bir başkası kötü bir haber almıştır..
Diğeri kalkıp bakıyordur bu ışıklara, ne iş diye..
Kenardakinde yeni evli bir çift vardır belki de; mutsuzluğu unutmuş, dalmış kendi düşlerine.
Sonra hepsinin arasında bir yerde yapayalnız bir adam vardır;
Başka bir sebebi olmayan ışıkları yakmaya, yalnızlıktan..
Birinde mutsuzluğun dibine vurmuş bir kadın, şiirler okumaktadır geceye doğru..
Olanları ve bitmeyenleri düşünmektedir..
Bir gün biteceğini bilmenin verdiği anlık huzurla..
Birinde küçük bir çocuk, sırf karanlık korkusundan açık bırakmıştır bütün ışıkları.
Birinde başka bir yalnız, çocukluğunun kuyularına inmiştir gece yarısı..
En çok olmak istediği yere..
Belki bir doğumun habercisidir bu ışıklı sessizlik...
Nasıl da dingin bir manzara...
Belki de;
Mesaiye kalmış bir işçinin beklenişi,
Çocuklarına ne yedireceğini bilemeyen yoksul bir kadıncık...
Belki bir asker yolcu edilmiştir göklere..
Şehir uyumaz biliyor musun?
Şehirler canlıdır aslında
Ve evler...
Gece çöküp bir yorgan gibi inince insanların üzerine,
Sokaklar fısıldaşır kendi aralarında...
Sesini bir yoksullar duyar,
Bir de bu soğuk kaldırımlar..
Bilinmeze gebedir gece..
Doğurur en beklenmez ölümleri, en ağır sancılarla..
Daha az önce sarılmışlardır belki.. İyi geceler dilemişlerdir birbirlerine.
Ya da bir telefonda vedalaşıp, dalmışlardır geceye.. Bilinmeze.. Her şeyden habersizce.
Davetsiz misafiridir gecenin, ölüm.. En umulmadık zamanda kapıyı çalan, ki, aslında hiç umulmayan..
Biri sevdiğini yollamıştır uzaklara, gelen her otobüsün yolunu bekleyerek ve her gece hasret türküsü söyleyerek.
Gecenin koynuna yatırmıştır biri düşlerini. Herkeslerden gizleyerek..
Gece, yalpalayarak, ağır aksak ilerlerken sabaha doğru, biri bir an önce bitsin diye dua etmiştir, biri hiç bitmesin diye..
Annesinin bacaklarına yapışıp ağlarken bir çocuk, umutsuzluklarından kaçmak için sığınmıştır kendi gecesine..
Belki de hepsi mehtabı selamlıyordur!
Kim bilir? ...
Belki de..

Ha. (Teşekkürle)