22 Şubat 2016 Pazartesi

Kovulmuşların Evi / Ali Ayçil


Denedim, Sonuna Kadar Denedim.. / İbrahim Çolak




Görmek istemediğimiz yüzlerden, duymak istemediğimiz sözlerden... Mutsuzluklardan, mahcubiyetlerden, yenilgilerden, riyakâr sarılmalardan... Hepimizin bir şeylerden, birilerinden, şehirlerden kaçmak istediği bunca ortadayken… Edinilmiş kötü bir alışkanlık gibi olumlu cümlelerimizden daha çok olumsuz, sevimsiz, bencil cümleler kuruyoruz... Yoğun bir sisin içinde birbirine seslenenlere benziyoruz... Buluşursak sımsıkı sarılmalar, buluşamaz isek hep hatırlayacağımız bir hasret.

Birbirimizi suçlayarak vardığımız yer kötü, sevimsiz ve soğuk. Ben sana şunu demiştim, sen böyle yaptım, sen geldin, ben gelmedim... Bunun sonu gelmez. Ne yapmalıyız? Daha çok sarılacağız birbirimize, canımızın daha çok yanması pahasına, kollarımızı ve kalbimizi açacağız. Şunu diyebilmeliyiz ömür biterken: Denedim, sonuna kadar denedim.

Şimdi sana yaşamak şiiri, şimdi sana defneyaprağı, şimdi sana ortasından böldüğümüz poğaça, şimdi sana uğur böceği, şimdi sana altı çizili okuduğum kitap, şimdi sana üzerine tuttuğum su hortumu, şimdi sana çimenlerin üzerinde yalınayak yürümek, şimdi sana salıncak, şimdi sana uzak şehirlerin özlemi, şimdi sana aynı bardaktan içeceğimiz çay... Şimdi sana, seni özleyen kollarım.

Uzaktan bana doğru yürüdüğünü düşlüyorum. O olsa diyorum. Birikmiş hasretimizle kucaklaşsak. Soru sormasak. Yan yana yürüsek bir süre. Sonra özledim, neredesin desem. Tebessüm etsen. Salaş bir çay ocağında oturup çay içsek. Bir parka gitsek. 

Konuşmak değil, dizlerinde uyumak istiyorum desem. Uyusam. Rüya olmasa. Bu kelimelerle çizdiğim rüyadan hiç uyanmasam.

İbrahim Çolak

Kör Baykuş / Sadık Hidayet



Modern İran edebiyatının kurucularından Sâdık Hidâyet'in 1936'da Bombay'da yayımladığı başyapıtı, özenle hesaplanmış, net, bilinçli etkilerle dolu bir kült roman.
(Kendi açımdan, geç kalınmış bir okuma olduğunu düşünüyorum ya da tam zamanıydı.. Kim bilir? Acıyı hem bu kadar özde ve derinden yaşamak hem de paylaşamamak.. Dış çevreden soyutlanmak..
Kitabın sonuna eklenmiş olan yazarın biyografisi okunduğunda, kitabın asıl mesajına ulaşacağı fikrindeyim.)

"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.. Kimseye anlatılmaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakar."
............

"Lakin tek korkum, yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan. Hayat tecrübelerimle şu yargıya vardım ki, başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var. Anladım, elden geldiğince susmam gerek."
............

"Bana benzeyen, görünüşte bendeki ihtiyaçlara, tutkulara, arzulara sahip bu insanlar niçin kırarlar beni?"
............

"Ah, cahil çocukluk günlerimdeki gibi mışıl mışıl uyumak! Dağdağasız, rahat uyku!"
............

"Bazı kişilerin ölümle savaşı, daha yirmisinde başlar; birçokları da yağı bitmiş lambalar gibi, sessiz, yavaş ecelleriyle sönerler."
............

"Yalnız ölüm yalan söylemez."
............

"Hayat, herkesin maskesini çekip alır zamanla."

Sâdık Hidâyet

Nuh Büyük Tufan




Size bir hikaye anlatayım. Başlangıçta, hiçbir şey yoktu. Sonsuz karanlığın sessizliğinden başka bir şey yoktu. Ancak Yaradan’ın nefesi dünyaya doğru geldi, fısıldayarak; “Işık olsun.” dedi. Ve ışık oldu. Hem de çok güzel oldu. İlk gün. Ve sonra, şekilsiz ışıklar şekillenmeye başladı. İkinci gün. Ve Dünyamız doğdu. Güzel, narin evimiz. Ve büyük, sıcak bir ışık günlere hükmetti. Ve daha az bir ışık, gecelere hükmetti. Ve sabah ve akşam oldu. Bir gün daha. Ve dünyanın suları bir araya toplandı ve tam ortasında kuru toprak ortaya çıktı. Bir gün daha geçti. Ve yerde yeni şeyler yetişmeye başladı. Yaradılışın üzerinde; yeşil, kalın bir örtü oluştu. Ve sular da, hayat ile doldu. Artık var olmayan büyük deniz canavarları vardı. Çok kalabalık balık sürüleri oldu, bazıları hala bu denizlerin altında yüzüyor olabilir. Ve sonrasında, gökyüzü kuşlarla doldu. Ve akşam oldu. Ve sabah oldu. Beşinci gün. Şimdi tüm dünya hayatla doluydu. Sürüngenler, emekleyenler ve yürüyen hayvanlarla… Ve iyiydi de. Hepsi çok iyi olmuştu. Işık, hava, su ve toprak vardı. Hepsi de temiz ve lekesizdi. Bitkiler ve balıklar, kuşlar ve hayvanlar vardı, hepsi kendi türünden sonra. Hepsi, harika bir bütünün parçasıydı. Her şey yerli yerindeydi. Tam bir cennetti. Yaradan’ın avucundaki bir mücevher. Sonra Yaradan, erkeği yarattı. Yanında da kadını. Hepimizin anne ve babasını. Onlara bir seçim sundu. Ya karanlığa kapılıp gideceklerdi, ya da ışığa tutunacaklardı. Ama onlar yasak meyveyi yediler. Masumlukları yok olmuştu. Ve Adem’den bu yana, on nesil boyunca günah aramızda yürüdü. Kardeş kardeşe karşı… Millet millete karşı… İnsanlık, Yaradılış’a karşı! Birbirimizi öldürdük. Dünyayı kirlettik. Bunu biz yaptık. Bunu insanlık yaptı. Her şey çok güzeldi, her şey çok iyiydi ama biz mahvettik...

(Nuh: Büyük Tufan-2014)

21 Şubat 2016 Pazar

Bir sabah dünya boşken kalkıp sordum kendime: Neyin var taşınacak? Şu kırık dal sesinden, şu tökezleyen ırmak gürültüsünden başka neyin var sen gidince aklı sende kalacak?.. / Ali Ayçil


Seni Sevmek.. / Georges Duhamel



Bu yazı, içinde kendini bulan ve okuyan herkese ithaf edilmiştir.

Yani sana..

Biri sana sarıldığında, önce onun kollarını gevşetmesini bekle...

Seni Sevmek, sevmek sadece. Böyle bazen içim şişer benim. Sarılasım gelir tüm sevdiğim ve özlediklerime. Bu duyguyu severim. Güçlendirir beni, yüreğimi genişletir. Her şeyde bulurum sonra seni. Güneş doğarken bulurum, batarken bulurum, kahve fincanından aldığım bir yudumda, uykumda, hatıralarımda, konuşmam bitince telefonumu kapattığımda. Suratsız komşularımla asansör sohbetlerini anlatırım sana, alışverişe gittiğimde neyin güzel ve ucuz olduğunu anlatırım, okuduğum kitabın cümlelerini duyururum sen duymasan bile, kahvemi içerken yanıma oturturum ve bol bol gülümserim sana. Aldığın hediyeye bakarken hatırlarım seni, bazen hiç olmadık zamanda düşersin aklıma. Bazen yüzünü bilmem, ama hatırlarım bana hissettiklerini. Severim seni.

Yüzüne, cismine, paylaştıklarımıza değil; isminin yanına dostluk, arkadaşlık, sevgililik, tanıdıklık koymadan, sadece içimdeki varlığınadır sana olan sevgim. Hissettiklerim büyür, başkalarına yayarım senden sonra. Sonra her şeyi severim böyle böyle... Sen bunu bilmezsin belki de...

Seni sevmek, varlığın için teşekkür etmektir. Varlığını bildiğimde, güçlü olduğumu hissetmek ve her şeyi güzellikle başarabileceğimden emin olmaktır.

Seni sevmek, güzeli, çirkini; iyiyi, kötüyü bir bulmaktır. Hepsi aynıdır, hepimizin aynı olduğu gibi aslında...

Seni sevmek, kocaman yüreğinde yerimi almaktır. Mutlu olmaktır orada, mırıl mırıl, sütünü bekleyen kedi gibi...

Seni sevmek, karşıdan karşıya geçerken elimi tut istemektir. Sen buna şaşırıp, 'ben yanımda biri olmadan, karşıya geçemiyorum' sansan da...

Seni sevmek, dinlemektir seni sadece. Anlamaktan ve hak vermekten ziyade, karşımda olduğun ve hissettiğin gibi kendinle konuşmana tanıklık edebilmektir sessizce...

Seni sevmek, gönlünde misafir olarak ağırlanmaktır. En rahatından, en keyiflisinden ve kendini en evinde hissettireninden...

Seni sevmek, bunu sana yaptım, bunu sana aldım, derken, seni de mutlu etmek için delirmektir. Kendimi mutlu ederken, seni de kattım demektir.

Seni sevmek, başka bir katmanda tanıdık olduğumuzu bilmektir. Zamanların üstünde sevmektir sadece. 'Kardeştik belki de' diyebilmektir.
Seni sevmek, konuşmalarımızın arasında aslında hiç söylenmeyeni keşfetmektir bazen. İçimi dolduran, yüreğime dokunan ve sözcüklere dökülemeyecek kadar gerçek olan...

Hatırımı sorduğunda, merak edildiğimi bilmektir. Seni sevmek, sadece sevmektir, senin öğrettiğindir bana.

Seni sevmek, çokça özlemektir, sen hiç bilmesen de özlendiğini. Eğer hissedersen bil ki, kollarım her zaman açıktır sana aslında..

Seni sevmek, sana saygı duymaktır ve bazen önünde eğilmektir. Ruhunun öğrettiklerine, kişiliğine ve özündeki güzelliğe...

Seni sevmek, zamana bakmadan sevmektir bazen. Yıllara bakılır, bıktım senden denir şakadan, ama her yeni gün, yeni başlanır sevgiyle, özenle arkadaşlığa...

Bazen, o zaman kısacık gelir, ama tanışıklığımız kısadır sadece. Biz birbirimizin hayatında yokken bile, sevmişizdir birbirimizi sanki...

Seni sevmek, masallarında dolanmaktır beraber. Kime benzediğini bilmeden, belki de yanından geçtim az evvel...

Seni sevmek, çocuklaşmaktır çokça. Seviyorum seni, yine gülümsettin beni, demektir attığım kahkahada... Başım okşanır, verdiğin bir cevapla...

Seni sevmek, boynundaki incileri sevmektir. Onların sana ne kadar yakıştığını bilip, o diziden bir inci olmak ve seni izlemektir tüm günlük koşturmanda...

Seni sevmek, gülerken üzerine düşerek, omzuna kafamı yaslayabilmektir. Senin kahkahanı da katmaktır kahkahalarımın arasına...

Seni sevmek, kokunu hatırlamaktır. Bazen o bunu çok severdi, diyebilmektir.

Var olduğunu bilmekten mutlu olmaktır. Orada bir yerde, ekranın başında, bir adım ya da kilometrelerce uzakta, bazen de kelimelerin arasında...

Mutlu olduğunu bilip daha çok mutlu olmaktır adına. Aklıma düştüğünde, iyi dileklerimi yollamaktır alacağını bilerek, gülümseyerek...

Zamansızlığından yakınırken, yapabileceğim bir şey olup olmadığını sormaktır. "Benim elimi, senin elin say" diyebilmektir, ellerimi-zamanımı- aklımı sana vermekten mutlu olmaktır rahatlaman adına...

Sana kısaltma isim takmaktır bazen, bazen de sana özel bir sevgi cümlesi uydurmaktır. İçimdeki isimsiz sadeliğine ulaşana kadar saçmalamaktır bazen. 'Canım' ve 'hayatım'  dan başka...

Sarılarak gösteremem, anlatarak gösteremem, öperek gösteremem sevgimi... Bu kadar sevgi, gösterilemez bunlarla...

Seni düşününce, gülümserim ben. İçim ısınır, yüreğim genişler. Gözlerim dolar bazen. Varlığına şükrederim, güçlenirim. Hep orada ol dilerim, bir gün olur da orada olmazsan bile teşekkür ederim, yine de seni sevmeye devam ederim.

Seni sevmek, bu yıl da  sonraki yıllarda da, yeni tanışmış ya da tarih çok eski olsa da hep aynıdır aslında... Sevgi bitmez, bir kez yaşanıldıktan sonra...

Şimdi teşekkür ediyorum sana...

Varlığın içimi doldurdu ve yine gülümsetti beni şu anda...

Kocaman sarılır, sen bırakana kadar da bırakmazdım seni.

Eğer olsaydın burada...

Georges Duhamel