23 Nisan 2016 Cumartesi

Çekilip sonra kabuğuna küskünlüğün,

Kendime düşlerden sığınaklar kuruyorum;

Kırık dökük izleriyle hayatın,

Usul sesli, içe değen, incecik..

Bir şarkı büyütüyorum, ömrüme benzeyen;

Sabah kadar uçuk, akşam kadar acı,

Rengi dört mevsimin uyumsuz karışımı,

Acemi bir şarkı…

Umuda ve gerçeğe böyle katlanıyorum..

Şükrü Erbaş





Bir Düştü Gördüğüm, Tüm Düşler Gibi Yarım..

Sevgili yalnızlığım!
Sen benim en uzağım.
Dokunamadığım.
Hayalini dahi kuramadığım.
Desem ki, bir gün bir yerde kesişir yollarımız.
Desem ki, yürürüz sonsuza seninle.
Desem ki, bir çayın buhurunda bakarım gözlerine.
Desem ki, yarsın.
Desem ki, cansın.
Anlar mısın?


Sevgili yalnızlığım!
Tutamadığım yağmurum.
Güneşim, günaydınım.
Desem ki, bir gün kavuşur düşlerimiz.
Desem ki, hayra yorulur gülüşlerimiz.
Desem ki, mevsimler bütünleşir, sekizinci rengi oluruz gökkuşağının.
Desem ki, kurumuş topraklarıma rahmet olur gözlerindeki nur.
Bakar mısın?

Sevgili yalnızlığım!
Bütün kapılardan sonra, tek aydınlığım.
Karanlıktan uyanışım.
Gözlerimi son kez şafağa açışım.
Desem ki, yorgunum.
Desem ki, kaybolmuş.
Desem ki, pes etmiş.
Desem ki, tenim unutmuş güneşi, ondandır sisler içinde gülüşüm.
Desem ki, nicedir çorak topraklar misali bu ruh.
Sen ki, bir el oldun uçurumun kıyısından.
Sen ki, sarıp sarmaladın yokluğumu varlığınla.
Sen ki, bilmediğim bir dünyaya açtın gözlerimi.
Desem ki, nefesim oldun.
Duyar mısın?

Sevgili yalnızlığım!
Unutmuşum ne zaman kapadığımı ömrümün perdelerini.
Baharın ortasında yapayalnız ve kendi güzünde kaybolmakta hünerli bir ağaç gibiyim, ağlayan yapraklarını.
Desem ki yitirdim inancımı güneşe dair.
Desem ki, yıldızlar bile surat asar gecelerime.
Desem ki, gidenlere sevdalı bir nehir akar gider içimde, ki hangi denize akacağını bilemeyen.
Desem ki, gayrı pusulam ellerindir.
Yüreğime koyar mısın?


Rüzgar


Telli Turna Hikayesi / Nazan Bekiroğlu



Turnanın ölümü  efsane de olsa bütün aşklar gibi başladı hikâye. Onun da başlangıcı ve büyümesi vardı. Sadece bitişi bir efsane doğuracak kadar başkaydı.
Önce bütün aşklara benzer bir aşkla sevdiler birbirlerini. Sonra, kentin tarihçesinde benzeri görülmemiş bir düğünün gecesinde, arada aşk olan bütün damatlar ve gelinler kadar yalnız kaldılar.
Gelinin saçlarının üzerine gümüş teller takılıydı. Damadın ise sırtında parlak ve sırmalı bir cepken, başında süslü bir başlık vardı. Bir hayli yakışıklı, bir o kadar nazlıydı. Güzelliği görünsün bilinsin istedi. Gelinin aynasında görüntü vermek istedi. Kentin en usta kuyumcularına yaptırdığı su parıltısı bir gerdanlığı taktı gelinin boynuna. Sana senin değerin kadar yüz görümlüğü takacak varlığım yok benim, dedi. De bana, dileseydin benden ne dilerdin? Telli gelin, boynunda kendisine helal olanın armağanı gerdanlığın ürpertisi, ben kadınım, dedi, sana ömrün boyunca tek eş olmak isterdim. Kalbinde tek başıma hüküm sürmek isterdim. Başka da bir şey istemezdim.
Süslü elbiseleri olan yakışıklı ve nazlı damat, işte dedi, şu boynunda takılı duran gerdanlık, şu gece ve şu duvarlar tanık olsun ki: Söz olsun!
Geleceğe dair sonsuz teminat taşıyan ve kendisine birden fazla tanık tutulmuş olan sözün gücüyle öyle bir gece indi ki yakışıklı damadın koynunda uyuyan gelinin üzerine sanki ay doğdu hanesine.
Fakat sözün mukaddesliği söylediği ile sınırlı mı? Zaten hangi sözün menzile ulaştırdığı, taşıması için sırtına yüklenen manaymış ki?
Zaman gelici ve geçiciydi. Dilin kemiği gibi söz söyleyicinin de sözüne güven yoktu. Çünkü kendi lisanının macerasında değişmek sözcüğüyle aynı imla üzre yazılan kalp, değişip duruyordu. Çünkü kalp az vefalı, çabuk unutucu ve bıkıcıydı. Heves insana mahsus bir sıfattı. Ve yakışıklı ve süslü damadın genç erkek kalbinde heves vardı. Güzelliğim bir kez daha onaylansın, dedi, görüntüsünü boy düşüreceği yeni bir ayna istedi. Bir sabah vakti ravilerin rivayetlerine bakılırsa bir benzerini kentin tarihçesinde yine kimselerin görmediği yeni bir gelini daha eve getirdi.
Yeni gelin eski gelin oldu.
Kalplerin taşıyıcılığı başka başkaydı. Taşınabilenden fazlasını vermezse de Rab, bazen verilen, taşıyıcısını ezip geçiyordu. Eskimiş bir gelinin zannınca, tenin de canın da taşıyabileceğinden fazlasıydı bu. Hayatla ölüm tartılınca ölüm, bugünle yarın tartılınca yarın ağır geliyordu.
O kadar ki, Rabbim, dedi, yerlerin ve göklerin Rabbi, ben bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni. Göklere baktı. Acı ve dua kalbinin zarına değe değe dua etti. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem, böyle dedi.
Gözyaşının düştüğü yerde merhamet vardı. Bağışlaması ve esirgemesi sınırsız olan Rabb katında duası, kabul edilmiş duaların defterine yazıldı.
Ama:  Ben bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni, sadece bu kısmı kabul gördü duasının. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem, bu kısmı kabul görmedi.
Doğrusunu Allah bilirdi.
Yer cezaydı gök kurtuluş. Yer tekildi gökler çokluk.
“Yer taşıyamazsa seni gel o zaman göklerime!” denildi.
Yer yarılmadı, yerin dibine girmedi, sadakat sözünü tutmayan ve kalbi hevesle dolu olan damadın gelini. Taş da kesilmedi. Ama o günde, o saatte ve orada bir turnaya dönüşüverdi.
O gün bugün turna su kuşu. Boynu zarif. Gözleri duru. Başının arkasında telli tarağı. Sadakate tanık tutulmuş bir yüz görümlüğünün yerinde, boynunda, hicaptan kapkara kesilmiş bir leke.
O gün bugün turna kutlu, kimse ellerine turna kanı bulaştırmak istemez. Öldürenin boynuna vebali var. Ve turna öldüren zalim avcı bir daha iflah olmaz.
O gün bugün turna tek eşli. Eşi vurulan turna o gün bugün katarını terk ederek yere iner. Çığlık çığlığa. Eşini bırakıp da ölümün siyah koynuna, havalanmak istemez.
O zaman onu da vurmak zorunda kalır avcı. Zaruri bir ölüm olur bu!

Nazan Bekiroğlu


İçimi Sızlatacak Kimse Kalmadı İçimde / Oruç Aruoba



Ne kadar yalnız ne kadar buruk kalmış can özüm. Bir damla su aksın biraz. Hayatın akışı hep ters gitse de, isyanlar edilse de, nasıl derler; her yağmurdan sonra mutlaka gökkuşağı çıkar. Hayat, yürek dalgalı bir deniz olduğunda, istesek da durduramayız, rüzgara karşı koyup yıpratmaktansa, bazı şeyleri akışına bırakmak en iyisi sanırım. Belki de rüzgar bize doğru yolu gösteriyor kimbilir. Bazen beklemek en güzeli. ‎
İnsan bazı şeyleri kendi içinde yaşamalı, her acıyı, sevinci, öfkeyi her zaman paylaşmamalı..
Bazı yollar tek kişiliktir.
''Kendime ait bir hayat istediğimi anladım. Sadece bana ait bir hayat. Acıların, düş kırıklarının, korkuların, olması gerekenlerin, adanmışlıkların, başkalarının kurallarının yönetmediği bir hayat. Pişmanlık gibi değil. Gitme zamanının geldiğini nasıl anlayabilir insan? Nasıl anlatabilir? Yalnızlığı özlüyorum, yüzümde gölgeler olmadan yaşamayı. Önceleri çok korktum. Hala bazen korkuyor olsam da, usulca fısıldıyorum kulağına aslında her şeyi. "İçimi sızlatacak kimse kalmadı içimde."

Oruç Aruoba


Derinlerde soluk alıp veren bir ayrılık kokusudur şimdi zamana yayılan; tozlanmaya yüz tutmuş gecelerin, yürek ısıtan kışların ardından, toprağa açtığı savaşı kaybeden tohum misali... Sıradanlaşmanın en kör ucuyla vurulmuştur an. Yürekten düşmenin kayıp sayılmadığı o hazin çağ, gelip dayanmıştır kapıya.. "Merhaba'lar, nasılsın'lar?" avare dolanırken dillerde, yerini yadırgayan sözcükler birer birer terk etmiştir yüreğimizi.. Kapılmışızdır artık, havadan sudan, lakin havaya suya muhtaç muhabbetlerin seline... / Ha.