18 Temmuz 2016 Pazartesi

Ne Çok Şey Geçiyor Aramızdan.. / Gökhan Özcan - Yaşamak, Belki Hayat Gelir de Beni Evde Bulamaz Diye, Kaygılanmak Değil mi Biraz?

Ne çok şey geçiyor aramızdan;
hiçbir yerine hiçbir şey iliştiremediğimiz boşluklar, bizi içine, yerine almayan doluluklar, hevesler, ümitler, hem kendini hem birbirini kıran hayaller, yakalanmyan bir sürü hedef, olmasa da olur bir sürü olmazsa olmaz, günlerini planlara, programlara bölmek, sürekli bir yerlerde bulunmak, bozulan şeyleri tamir ettirmek, otobüse binmek, faturayı yatırmak, mutfak için bir şeyler almak, neresine itiraz edeceğimizi bilmediğimiz bir sürü rutin iş, o rutin işlerin bir leşi kemiren kurtçuklar gibi usul usul hayatı kemirip durması, sığınacak bir gün bulamamak, bir saat, bazen bir dakika bile bulamamak, sanki bir deli gömleğinin içinde sıkışıp kalmak, alınacak bir nefes aramak, dokunulacak bir an, hiç değilse bir ayağımızı uzatacak kadar bir zaman, ki, dursun bedenimizi saran o hoyrat uyuşma, bir yana bıraktık zaten kalbimizi, hiç değilse hissedebilmek ellerimizi, parmak uçlarımızı azıcık, çıkarak o her yanımızı saran uyuşmadan...
Ne çok şey geçiyor aramızdan;
ne çok yol, ne çok gidilecek yer, ne çok durulacak mekan, ne çok ilişilecek söz, ne çok yorgunluk, neyin bizi böyle yorduğunu bilmeden içilmiş onca çay, sigara belki, belki sadece kül, nedir böyle ucun ucun yanmakta ve kendini tüketmekte olan bir sigaraya benzeten bizi? Nedir bizden bu kadar uzaklaştıran kendimizi? Sorular, sorulara mağlup düşen cevaplar... Kül, duman, bir pencere açmakla kaybolup gitmeyen o ağır havası akşam üstünün, bir öğle sonrasının nedense aniden kayboluvermesi içimizde...
Ne çok şey geçiyor aramızdan;
ne çok şatafatlı söylence, ne çok usturupsuz tekerleme, makyajı alenen akmakta olan ne çok zavallı cümle... Ne çok insan kırılmış, düğümlenmiş, sanki hayatının içine bir yerlerden düşüp parçalanmış ve her sabah o parçalanmışlığın içine uyanan ne çok insan... Ne çok yangın söndürülmemiş, söndürülemeyen, ama işte öyle bir köşede kendi kendine de sönmeyen, sönüp bitivermeyen, yanan sadece, yangını bir can sıkıntısı olarak yaşatıp duran...
Ne çok şey geçiyor aramızdan;
insanları birbirine ya da bir şeylere kırgın olmaya mahkum eden, ama orada da bırakmayan, durmadan dönen, akan, yürüyen, koşan, koşturan ne çok şey geçiyor aramızdan...
Dikkatimizi bütün uçlarından meşgul eden, her köşemizi ayrı ayrı birçok noktasından kesen, bizi durduran ya da durduramayan, yakamızı tutan ve bırakmayan, bakışlarımızı oyalayan, oyalayan ve kolay unutamayacağımızı sandığımız her şeyi kolayca silip kaldıran hafızamızdan...
Ne çok şey geçiyor aramızdan;
gülüp eğlenirken kendi halimizde, oyalanırken kendi halimizle, elimize geçen şeylerle doldururken vaktin sırça küpünü, bir an dalgınlaşıp sonra yeniden o gürültülü akıntıya karışırken, kendimizi hem hiç tutmayıp hem de öylesine bırakmışken, boğazımızda bir acı kendi kendine çözülürken, bütün bu kıvranışlarımızla ciddiye alınırken ya da alınmazken, onca sesin arasında çaresizce boğulurken sesimiz, canımızı bilmediğimiz yerlerinden acıtırken kelimeler, hayatı içinden eskitirken birtakım yenilikler ve eskirken hızla ceplerimizde biriktirdiğimiz her şey, eskirken hayatın sımsıkı kapalı bütün kapı ve pencereleri ve yine de gıcırdarken duyguların paslanmaya yüz tutan menteşeleri belli belirsiz, uzayıp giderken sonunu getiremediğimiz sözler, bir mecburiyete dönüşmüşken yanlış yazdığımız her şeyi tek tek silmek, geri döneceğimizi bildiğimiz yerlere yine de gitmek, herkesin mecbur olduklarına ve hiç kimsenin mecbur olmadıklarına bile mecburken ve hatta hiç mecbur değilken elimizi ateşin içine daldırmaya durup dururken...
Ne çok şey geçiyor aramızdan..
Ayaklarımızın üstunde hafifçe yükseldiğimzi halde, göremiyoruz birbirimizi...
Bir at nasıl bu kada emin olur, yelesini rüzgara vererek çılgınca koşmaya başladığında içimizin ardı sıra gideceğinden?...
..........
"Bana neden bu kadar uzaksın? dedi kadın."
"Ben yerimden hiç kıpırdamadım." dedi adam."
Aralarındaki mesafeye baktılar gayri ihtiyari ikisi de. O an uzaklık, gelip sinsice aralarına çöreklenen ürkütücü bir yılan gibi göründü gözlerine...

..........
Tohum çiçeğin içinde.
Çiçek vazonun içinde.
Vazo odanın içinde.
Oda evin içinde.
Ev sokağın içinde.
Sokak mahallenin içinde.
Mahalle şehrin içinde.
Şehir ülkenin içinde.
Ülke kıtanın içinde.
Kıta dünyanın içinde.
Dünya uzayın içinde.
Uzay alemlerin içinde.
Alemler varlığın içinde ve işte hepsi bu garip cümlenin içinde.

Gökhan Özcan / İzdiham Dergisi - 23. Sayı