26 Eylül 2016 Pazartesi

Bıktığım Şeyler ve Yeşil Fanila / Didem Madak

..........
Sonra gittin.
Birlikte kışlıkları naftalinleyecektik.
Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini;
bir yeşil fanila gibi ipte, alıp ütüleyecektim.
Herkese iyi akşamlar demeyi öğretecektim gözlerine.
Sonra gittin.
Çocuk oldum, bir daha ağladım.
Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.
Kitaplar, aşk, her şey.
Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım.
Keşke nane şeker gibi mentollü bir buluttan doğsaydım.
Sonra gittin.
Beyaz bir küf büyüdü evde, tersten yağan kar gibi.
Keşke dünya toz şekeri ile kaplı olsaydı.
Çocuk oldum sonra ağladım, yağmur bile beni ayıpladı.
Söz dedim, söz verdim.
Ruhumu gömdüğüm yer hala belli.
Güneşi özledim, sonra seni
Keşke gölgesine razı bir fesleğen olsaydım.

Sonra gittin.
Gözlerin bir yeşil fanila, unutulmuş balkonda
Sicim yağmur taklidiydi
Artık iyice inceldi.


Didem Madak

25 Eylül 2016 Pazar

Aklın Yenilgisine Kurşun / Hüsrev Hatemi

Ben sana çok dualar yolladım,
Gücümce hamd ve senalar yolladım,
Sen bana akıl-fikir vermiştin,
Suç benim Rabbim, ben çuvalladım…


Hüsrev Hatemi

24 Eylül 2016 Cumartesi

Dünya Ağrısı / Ayfer Tunç

"Hayat, kayaç katmanları gibi parçalarına ayrılan değersiz bir kütledir."
Türkçe edebiyatın sözünü sakınmayan kalemi Ayfer Tunç, yazarlık hayatının 25. yılında sarsıcı bir romanla karşımızda. 
Hayatı "yolcu" olarak yaşamak isterken baba mirası otelin işletmecisi, ailesinin "reisi" olan, olmak zorunda kalan Mürşit, her geçen gün tamahkarlaşan bir şehirde; gerçek dostluğu, İstanbu'da bıraktığı hayalatlerden kaçarak Mürşit'in oteline sığınan Madenci'de buluyor. 
Arka planı toplumsal facialar, kitlesel cinnet hikayeleriyle örülen Dünya Ağrısı'nda, geçmişle hesaplaşma cesaretini gösteren insanları yaşadıkları toplumdan ayıran sınır imleniyor. 
Dünya Ağrısı, kelimelerle sıkılmış bir yumruk. (Arka kapak yazısı)

Uzun zamandan beri okuduğum en etkileyici kitap. Ruhsal çözülmeler yaşayan, yaşadığı her anı geçmişiyle ilişkilendirip çıkmaza düşen ve insanların sahteliklerinden kaçarken yine onların içinde yaşamaya mecbur olan bir adam: Mürşit.
Hayatını karabasan gibi takip eden geçmişinden bir türlü kaçamayan ve Müşit'in otel odasından ziyade, onun yüreğine sığınan bir adam: Madenci.
"Şuramda bir ağrı var" dediğinde Mürşit, elimi yüreğime bastırıp, aynı ağrıyı hissettim zaman zaman. Adını bir türlü koyamadığım ağrının, "Dünya Ağrısı" olduğunu bildim sonra.. Bir büyük günahla yüzleşmeye gerek yok bu ağrı için. Hisseden bir kalbin varsa, o ağrı içinde bir yerlerde daima vardır ve her yağmurda, her karda bedenini saran romatizma gibi, nükseder durur...

..........

"Anlattıkça içi boşalıyor, sonra boşalan yeri yoğun bir keder dolduruyor.."

"Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar."

"Güzel şeyleri hatırlamanın, ertesi günü mahveden yıkıcı bir tarafı var."

 "Hafızası insanın düşmanıdır. unuttum, kurtuldum sanırsın, ama öyle bir şey yok. Yaşanmıştan kurtulmak yok. Toprağa girene kadar takip eder seni, olmuş olan."

"Ruh taşlaşmadıysa eğer, her günahın gömüldüğü derinlikten çıkacağı bir an gelir."

"Hissizleşme böyle yapar insanı, önce sevgiyi taşlaştırır, değiştirir; sonunda düşman eder."

"Her sabah, alıp başını gitmek niyetiyle uyanıp ancak iki metre gidebilen, gecelerini puslu ve soğuk bir gökyüzünün altında, kederinden ölecek bir madenciyle rakı içerek geçiren ve kendi ölümünü hayal ederek zamanını tüketen bir adama normal denemez. Ruhu kanser oldu çoktan ama ölemiyor. Bedeni, içtiği onca sigara ve içkiye rağmen öküz gibi sağlam."

"Kederle dolu gözlerine ve gözlerinin çevresindeki çizgilere, hayatımla barışmanın bir yolu kalmadı mı, diye sordu. Çok mu geciktim normal bir adam olmak için?"

"Nasıl bir inatsa bu yaşamak?!"

"Kaderini kabullenen insan, kendine bir avuntu arar ve mutlaka bulur."

"Aşk bir yıldırımmış meğer, şanslıysan çarpılırmışsın, değilsen yanındakinin başına düşermiş."

"İnanmak dayanak olabilir, sonsuz hayata inanmak, bu kısa ama acılı dünyaya tahammül etmenin en mümkün yolu."

"Duygusal taşlaşma çağına geçtikleri kanısında. İnsanın giderek daha az kelimeyle konuştuğunu, incelikli duyguları daha az hissettiğini, bu ikisinin arasında kesinlikle bir ilişki olduğunu düşünüyor."

"Anlatmanın zamanı gelmemiş demek ki. Anlatabilmek için, anlatılacakların olgunlaşmasını beklemek lazım. Bir acıyı zamansızca anlatmak, onun dokusunu bozar. Beklemek lazım."

"Bir günahı hafızanın derinliklerinde taşımak, cehennemi dünyada yaşamak demektir."

"Bazıları benim gibi ağaç doğar."

"Zaman bir değirmentaşı. Taşın işi dönmek sanırsın, halbuki öğütmektir."

"İnsan bir uçurumdur."

Ayfer Tunç / Dünya Ağrısı

23 Eylül 2016 Cuma

Neye Benziyordu Yüzüm? / Gökhan Özcan ( Kanatlarını kıran şey, neyin farkında olmadığı değildi. Bunu artık kendisinin de hatırlamıyor olmasıydı.)

Çok zaman önceydi bir ormandaydık. Gaz yağı lambalarının donuk ışıklarında közleniyordu akşamlarımız. Günlerimiz, güneşin gamsız tiratlarıyla başlıyordu. Ormanın bütün kozalaklarını derin beyaz çuvallarda toplamaya ant içmiştik hepimiz. Yürüyor ve zamanı hiçe sayıyorduk. Kimse bir sonu olduğunu söyleyemezdi yürüyüşümüzün. Belki de yürümüyor, sadece saplanıp kalıyorduk yeşilin doğurgan gövdesine. O mucize ki, toprağın üstündeki milyonlarca çam iğnesine dönüştürüyordu her birimizi. Güzeldi. Orman gergefinin alelade bir büklümü olabilmek, hayatın en başat rengine karışabilmek ve sımsıkı dokusuna ilişebilmek. Güzeldi kendi kulaklarında uğuldayan küçük ormanlara dönüşebilmek. Toy yelkenliler olarak dağılmıştık yeşil büyük denizin kıvrımlarına. Ellerimizi uzatıyor ve uzun uzun dalgalandırıyorduk sessizliğin çınladığı esrarlı fundalıkları. Sürgünler veriyorduk kayalıkların sert yüzlerini gülümseten küçük çatlaklarda. Saklanıyor ve dinliyorduk, yaşayan her şeyin tek bir nabız olup derin derin atmasını. Gökte karanlığın gözbebeği gibi parıldayan ay, yerde bütün varlığımızla biz, bilinen en eski musikiye katıyorduk seslerimizi. Çok zaman önceydi, orada, ormandaydık. Çıktık kendi hançerelerimizden aşkla, sonsuzluğa akan ırmaklar gibi durmadan coşarak, koşarak, hayatın içinde yankılanarak..

..........

Kısa kaldı hep hevesim, hayatın bütün o gizemli ve paha biçilmez defineleri için.

..........

Geri alınamayacak kadar yanlış bir şey söylemiş gibi hissediyorum bazen kendimi. Kimsenin ölmediği bir cinayet işlemiş gibi. Hiç uğramamam gereken bir limana uğramış, çalmamam gereken bir kapıyı çalmış ya da ne bileyim, atlayıp geçmemem gereken bir pazartesinin üstüne basmış gibi mesela. Kağıt hiç durmadan eskiyor. Ya kağıdın üstündeki kelimeler gibi günden güne eskiyip gidersem diye bir korku kaplıyor içimi. Tuhaf şey, olmadığım şeylerin korkuları var benim içimde.
Bozkırda yalnız bir ağacın üstüne bir yıldırım düşecek diye endişeleniyorum mesela. Çocukların oynadığı bir bahçeye bir göktaşı düşer diye, herhangi bir ayrılık acısı herhangi bir insanın yüreğine iner diye, düşünülmeden söylenmiş bir söz oradaki birinin içini acıtır diye tedirginim sürekli...
Sonu gelmeyen tedirginliklerin bir insanı nasıl yavaş yavaş parçalayabileceğini biliyor musunuz? Bilmeseniz daha iyi! Avazınız çıktığı kadar bağırmak, içinizde biriken bütün sıkıntıyı bir tek çığlıkla dışarıya atmak istiyorsunuz ama sesiniz çıkmıyor sanki. Biri giderken sesinizi kontrol eden sigortaları kapatmış gibi. Aslında bir felaket anında sesi çıkmayan birinin hiç geri alamayacağı kadar yanlış bir şey söyleme ihtimali. Açık unutulmayan bir lambanın ya da damlatmayan bir musluğun o tuhaf, kendini önemsiz hissetme hali... İşte tam öyle oluyorum ben de bazen. Lüzumsuzca karmaşık bir hal almışım da sanki, dünya bir türlü çözemiyormuş beni... Bir çığlık olarak doğmuşum da aslında, bunca zaman nedense kimse duymamış sesimi. Yanlışlıkla açıldığı için bir türlü kendini kapatamayan parantezler vardır ya hani, öyle bir çırpınıp durma hali! Göz uçlarımda sonu gelmeyen bir kayboluş seğirmesi. 

..........

Bir şeyleri işitmekle işittiğini sanmak arasında bir tür boşluktayım.  Gürültücü bir papağan bezdirici sesiyle sürekli ismimi tekrar ediyor sanki uzakta bir yerde. Ya da ne uzak diye bir yer var ne de tanışıklığım olan herhangi bir bezdirici papağan. Uğultulu bir kalabalığın içindeyim sanki ben ve bütün aramalarıma rağmen bulamıyorum bir türlü durduğum yeri. Yüzümün neye benzediğini hatırlamaya çalışıyorum. Yüzümün çizgilerini, noktalarını, virgüllerini hafızama geri götürmek için uğraşıyorum. İnanması zor, giden hiçbir şey geri gelmiyor. 
Bu kadar mı uzağa düşer bir özne, hayatının irili ufaklı bütün o yüklemlerinden. Her günün sonunda evine döner gibi, hep aynı kendine acıma haline geri dönenlerden olmak istemiyorum. Ne zaman kendime acısam ben, kırılmış gibi acımaya başlıyor aynı anda bütün kemiklerim. 

..........

Hep böyleyim: hayatın önüme getirip bıraktığı ihtimallerle ilgili olarak tek tek ve topluca tereddütler yaşayarak geçiyor benim ömrüm. Bu çok iyi bildiğim, adeta ustası olduğum bir şey! Çoktan emekliliğim gelmiş olmalıydı aslında, bu çok uzun sürmüş tereddüt mesailerinden. 
"İnsan hayatta en az bir şeyi çok iyi yapmalı!" derdi babam. Benimki işte bu, bütün bu dört dörtlük tereddütler. İnsan değil de bir kelebek olsaydım, her halde biterdi sayılı saatlerim; tükenirdi, açık kalmış bir pencereden içeriye girsem mi girmesem mi, diye düşünürken. Her neyse, kelebek değilim zaten! Yoksunum, kelebek olmaya yetecek bütün o uçarı renklerden. 

..........

"Hep uzaklara bakıyorsun." dedi kadın.
"Öyle mi, farkında değilim." dedi adam.
"Hiç farkında olmuyorsun." dedi kadın.
"Neyin?" diye sordu adam.
Sustu ve sonra sonsuza kadar hep bu suskunluğu yaşadı kadın. 

..........

Hayır, adamın neyin farkında olmadığına dair en ufak bir fikri olmaması değildi kanatlarını kıran. Bunu artık kendisinin de hatırlamıyor olmasıydı.

Gökhan Özcan / İzdiham Dergisi - Sayı 24

Kediler Güzel Uyanır / Yekta Kopan

"Meğer her ayrılık, sevdiğin bir şairin intiharı gibiymiş. Beden kendini sonsuza gömüyor, sadece dizeler ve duygular kalıyor geriye..."

"Meğer her ayrılık cesur bir bedelmiş.."

"Bir şeye, bir zamana, birine adanamamak, içimde bir uçurum gibi büyüyordu.."

"Seni özlediğimi düşündükçe, gücünü yitirmiş bir derebeyi gibi yalnız hissediyorum kendimi.."

"Zaten dilimizin ucundaki sözleri bakışlarımıza dökmek istediğimizde yaşlanmadık mı?.."

"Neden bu kadar çok soru var hayatımızda? Neden en mutlu olunabilecek anlarda bile, geçmişten çaldığımız bir meşalenin geleceğimizi yakmasına izin veriyoruz? Neden yalnızlığımızı kelimelerle büyütebilmek için bu kadar hastalıklı bir hayat yaşıyoruz? ...

"İnsan en kolay kendinden utanıyor; o yüzden, sevmem aynaları.."

"Günün özetini yapıyorlar kendilerine, bir özet kısalığında yaşanmış olduğunu düşünmeden.."

"İçimde uzun bir cümle var, oturup yazsam sayfalar dolduracak bir cümle.. Uzun zamandır zihnimin, adresini bir tek benim bildiğim bir sokağında oturan, komşularıyla didişmekten, mahallelinin belası olmaktan hoşlanan bir cümle.. Eşyasız evinde bir aşağı, bir yukarı doğru yürüyor.. Arada pencerelerden dışarı bakıyor. Önünü görebilmek için, elinin tersiyle dağıtıyor sigarasının dumanını. Sokağın başında konserve kutusunu tekmeleyerek çifte kale maç yapan, attığı gole kendi dilinde sevinemeyen çocukları izliyor. 
İçimde ölü bir yazar var. Yazdığı kitapların bir satırını bile okumayan, artık istese de okuyamayacak olan, sağ elinin işaret parmağı, sigara sarısından mürekkep moruna dönmüş, tırnakları hala uzayan, cümleleri kederli bir yazar... Arada bir düşlerime geliyor. Ne yazdığımı soruyor.anlattıklarımı dinlemeden gidiyor..."

"Bu kadar gevezeyken hayat, uykusuz gecelerimin zor bulunur rüyalarına sinen fısıltılardan fazlasını istemiyorum.. Ruhum kalemini çoktan kırdı.."

Yekta Kopan / Kediler Güzel Uyanır

Yara Var Dikiş Tutmaz / Gökhan Özcan



Hayat nimeti, açık unutulmuş bir musluğun suyu akıttığı gibi boşa harcayalım diye verilmedi bize. İmtihanımızın belki de en zor sorusu kendimizi ve insanları ne ile meşgul ettiğimizle ilgili olacak!

Saatine bakarak “Aklıma bir şey gelmiyor!” dedi sıkıntıyla biri. “Belki de sen yanlış durakta bekliyorsun!” dedi diğeri gülümseyerek.

Gerçek fikrin laf kalabalığına ihtiyacı olmaz. Dikkatle bakılırsa; sözünü durmadan çoğaltma çabası içinde olanların, bulabildikleri her şeyle bariz fikirsizliklerinin üstünü örtme telaşına düştükleri rahatlıkla görülebilir.

Dünyada bu kadar boş söz nasıl birikti diye merak edenlere daha kötü bir haber: Boş sözü şımartan boş zihinlerdir!

Günde yüzlerce kez görüldüğü üzere, boş söz ancak konuşma balonlarını şişirmeye yarıyor.

“Çok yavaş yürüyorsun!” dedi tavşan. “Hızlı yürüyünce kulakların mı uzuyor?” dedi kaplumbağa.

Zihinlerimizin yeni icatlara ihtiyacı yok, o yeni icatların velvelesinden yakayı kurtarıp yeniden kendi hakikatine dönmeye ihtiyacı var. Zihinsel olarak uzun zamandır hepimiz gurbette yaşıyoruz. Bunu unutur ve gurbetliğe bir alışırsak; ne içimizde bizi canlı tutacak bir hasretlik ateşi tutuşur, ne o hasreti kanatacak bir sıla, bir öz vatan kalır! Mahrumiyetin aşılmaz bir mahkumiyete dönüşmesidir bu; yavaşça söner ve külleniriz.

Bir hakikati dile getirmeyen her söz, insanın hakikatle arasındaki yeni bir perde!

Esasen dile getirecek bir tek hakikati bile olmayanlar; laf üstüne laf üreterek, derûnunda nice hakikatler barındırmakta olan sükûneti kundaklıyor.

Başkalarının kelimeleriyle konuşan kişi, başkalarının fikirlerine gönüllü çığırtkanlık yaptığının farkında mısın?

“Karşımızda bizi kavramlarla çembere almış ve tüm dünyayı kavramlarla şekillendiren bir güruh var. Acımasız bir güruh. Toplarından tanklarından daha tehlikeli kavramlarını salıyorlar üzerimize. Bazen 'zaten bizim olan' kavramları iğdiş edip sokuşturuyorlar aramıza, bazen tümüyle yeni kelimeler, kavramlar icat ediyorlar zihinleri ifsat için. Aslolan ayık olmak. Farkında olmak. Müslümanca düşünme gayretinde olmak” diye yazmış sevgili kardeşim Ertuğrul Fındık, yeni çıkan kitabı 'Gâvurca Türkçe Sözlük'te. Esasen bu mesele mühimdir, ve birçok yaramızın da sebeb-i iltihabıdır.

Fikirler kurusıkı olunca, insan onca konuşup tartışmadan sadra şifa olacak tek bir yara almadan çıkıyor.

Her acı haberle vurulduğunu sanan ve vücudunda uzun uzun yarasını arayan insanlar da var.

“Nereniz ağrıyor?” diye sordu doktor. “Benimki insanlık ağrısı doktor, ağrımayan yerim yok!” dedi hasta.

“Üzerimden güneş doğup aşıyor/ Eriyip kar gibi bahtım üşüyor/ Gönül tandırında bir aş pişiyor/ Yanan ciğer midir, yürek mi bilmem” diyor Aşık Seyranî, rahmet olsun.

İçinde aşk ateşi yanmayanın can evi üşümez mi?

“Yara öyle bir yara ki” dedi meczup, “istediğin kadar dikiş at, o yine kanar!”

Gökhan Özcan

Can Kuşu / Gökhan Özcan



Rakamların, mesailerin, kitlesel tüketim ayinlerinin, nefisleri ele geçiren ihtirasların, zihinleri düğümleyen klişe yumaklarının esiri olmamak için bu kara düzenle uyumsuz bütün cümlelere sımsıkı sarılıyorum. Çünkü şimdiki zaman paçalarımı sarmış, büyük bir güçle beni içine çekmeye çalışıyor. Ben başka bir yere ait kalmak için direniyorum ama şimdiki zamanın da beni rahat bırakmaya niyeti yok. Onun elindeki oyuncaklardan bazıları, yavaş yavaş hoşuma gitmeye başlıyor, farkındayım bunun. Bunun için can havliyle sıkıyorum ellerimi. Avuçlarım çözülmedikçe, biliyorum ki hayattayım!

Bu zamanın insanının “Nasılsın?” diye sorana “Yuvarlanıp gidiyoruz!” diye cevap vermesi boşuna değil!

Sakatlanmış bir düşünme hali, hiç düşünmeme halinden bile daha kötü, daha zararlı ve daha feci bir arıza insan için.

Madem ki hep ısrarla yanlış cevapları veriyorsun, bil ki hayat senin için çoktan seçmeli değil!

Çok konuştuk ve farkında olmasak da çok yorulduk. İnanın sözlerimiz bile yoruldu bizden. Bir süre hiç konuşmayıp sadece kendi sessizliğimizi dinleyebilsek keşke! Ne güzel olur. Bir araya geldiğimizde oturup uzun uzun sessiz ve sözsüz bir muhabbet tuttururuz. Bu gerçek bir devrim olur. Sözün hakkını yeniden verebilmek, anlamları yeniden keşfedebilmek için böyle uzun bir mola vermeye ihtiyacımız var. Yeniden birikmeye, biraz hayat, insan, aşk, şevk, derinlik ve hikmet toplamaya... Coşkuyla enginlere akmak için yeniden yataklarını dolduran ırmaklar olmaya ihtiyacımız var. Sonra gerektiğine inanırsak yeniden başlarız konuşmaya.

Sürekli bağırarak konuşan insanlar seslerini kendilerine duyurmaya çalışıyor en çok!

“Her şeyi kopuk kopuk yaşıyoruz” diye dert yandı biri. “Çünkü her şeyi birbirine bağlayan şeyi kaybettik” dedi diğeri.

“Ne zaman ki kutsal gözden kaybolup, inanmayanların kalbinin pasla kaplanması gibi, üzeri kirle kaplandıysa, işte o zaman, insaî olan her ne varsa bir bir yok oldu. Sonunda yıkılmaya mahkum bir kabukla kalakaldık. Bu manzarada 'yitip giden' şeyse Tanrı değil, Tanrı'nın hatırlanmasıdır.” diyor Gai Eaton (Hasan Abdulhakim) Tanrı'yı Hatırlamak isimli engin kitabında, rahmet olsun.

Zikrini bir an dahi yitirmemek için kalp gözünü hiç kırpmayan insanlar da var.

“Ta'n eyleyip niçin eli kınarım/ Yâd elinden giryan olup yanarım/ Pervaneyim, dost şem'ine dönerim/ Gam değildir, ko meskenim yâr olsun” diyor Aşık Gevherî, rahmet olsun.

Daha küçük bir çocukken dünyanın ötesinde ne olduğunu merak etmeye ve düşünmeye başladığımıza göre, alemin gözle görünür olandan ibaret olduğunu sanmak elbette sadece at gözlüğü takmakla mümkündür. İnsanın düşünerek ulaşabildiği bütün somut sınırlar nasıl hayata dahilse; akledebildiği, tasavvur edebildiği, hayaline ve havsalasına sığdırabildiği bütün soyut sınırlar da aynı şekilde hayata ve varlığa dahildir.

“Senin yürüyerek gidemediğin yere” dedi meczup, “can kuşun uçarak gider”

Gökhan Özcan 

Ağacın Dalı Olmak / Gökhan Özcan



Pazartesi sıkıntılıydı. Salı rahat ve neredeyse huzurlu... Çarşamba nereden geldiğini hiç bilmediğim bir keder bulutu dolaştı durdu üstümde. Perşembe nasıldı hatırlamıyorum, boşa geçmiş bir gün olmalı... Cuma her zamanki gibi dolu dolu... Cumartesi sulu sepken sevinçler ve Pazar her zamanki gibi hayal kırıklığı... Bazen, günlerin gelirken yanlarında duygularını da beraber getirdiği gibi bir hisse kapılıyorum. Sabah olduğunda gözlerini o günün duygusuna açıyor, gün boyu bir daha o duygunun dalgalarında oradan oraya sürüklenip durmaktan bir daha kurtulamıyor sanki insan!

“Ben nasıl biriyim sence?” diye sordu sağda oturan sessizliği bozarak, “Fit görünüyorsun!” dedi solda oturan.

Yeni edebiyatın eserlerinde hiç tasvir yok neredeyse... Sadece mekanların, şehirlerin, havanın, suyun, çevrenin değil; insana dair hallerin de tasviri yok. Bizim tanımaya, görmeye, dikkat göstermeye, anlamak için mesai harcamaya ne vaktimiz, ne tahammülümüz var çünkü. Laf ebeliği ve imgesel performanslar... Şimdiki zamanın kalem cambazları olarak bizler, hayatlarımızı eski genişliğine geri döndüremediğimiz için, böyle sallantılı bir ipin üstünde yürümeye mahkûm ediyoruz kalemimizi!

“Neden hep hüzünlüsün?” diye sordu biri. “Galiba başka bir şey olamadığım için” dedi diğeri.

“Hüznün bütün yaprakları bir ağaca bağlıdır” demiş Mohsen Namjoo, İzdiham-17'deki röportajında Ahmet Can'a.

“Artık hiçbir şey için hiç kimse ile yarışmayacağım” dedi kaplumbağa koşmaya hazırlanan tavşana, “en iyisinin her şeyi ağırdan almak olduğunu anladım sonunda!”

Dövme yaptırmanın iyi bir şey olduğuna inanıyor olsaydı, muhtemel ki tam kalbinin üstüne “Buraya çöp dökmek yasaktır!” ibaresini yazdıracaktı.

Keşke evimizde biriken çöpleri poşetlere doldurup atabildiğimiz gibi içimizde biriken fazlalıkları da kendimizden uzak bir yerlere göndermenin yolunu bulabilseydik!

“Nasılsın?” diye sordu buruşuk paket kağıdı. “Bugün çok gerginim!” dedi ambalaj lastiği.

'Bir baltaya sap olmak' zorlamasının altında maksatlı bir endüstriyel yalan var: Aslolan bir ağacın dalı olmak değil mi?

Bir de şunu düşünün: Rüzgarda ters döndüğü için mevsimin bütün yağmurlarını kaçıran bir şemsiye ne hisseder?

Korkma sağanaklardan, ıslanmak yağmurla bütünleşmektir.

Ne zaman gökyüzünde süzülen bir göçmen kuş sürüsü görse, “Ömür boyu içinde hep bir gitme isteğiyle yaşayıp da gidecek hiçbir yeri olmamak nasıl bir şey?” diye geçirirdi içinden beyaz saçlı adam.

“Zahm-ı aşka gelip merhem sarmağa/ Ferhad olup bir gün bağrın yarmağa/ Kudretin yoğ ise Beyt'e varmağa/ Gönül Beytullah'tır ziyaret eyle” diyor Aşık Seyranî.

Ne mutlu kendine gelmek için gidenlere!

Kendini gönül rahatlığıyla damarlarında deveran eden kanın akışına bırakan insanlar da var.

“Bir suskun sözsüzce söyler, bir suskun sessizce dinler” dedi meczup, “ne düşer bundan sana!”

Gökhan Özcan